Murat Meriç
Tüm Yazıları
İki Topluluk, Bir Dönem
Ana Sayfa Tüm Yazılar İki Topluluk, Bir Dönem

Ankara, müzisyenlerin sevdiği şehir. Sadece müzisyenler değil, tiyatrocular da sever çünkü şahane bir dinleyici/izleyici vardır. Haldun Dormen’den Gülriz Sururi’ye anılarını yazanlar Ankara turnelerinin farklı olduğunu söyler ve asıl sınavın Ankara izleyicisi karşısında verildiğini sözlerine ekler. Konserlerde de bu değişmez: Ankara konseri iyi geçmişse tamamdır. Alaturkadan alafrangaya pek çok önemli müzisyenin Ankara kökenli oluşu tesadüf değil. […]

Ankara, müzisyenlerin sevdiği şehir. Sadece müzisyenler değil, tiyatrocular da sever çünkü şahane bir dinleyici/izleyici vardır. Haldun Dormen’den Gülriz Sururi’ye anılarını yazanlar Ankara turnelerinin farklı olduğunu söyler ve asıl sınavın Ankara izleyicisi karşısında verildiğini sözlerine ekler. Konserlerde de bu değişmez: Ankara konseri iyi geçmişse tamamdır.

Alaturkadan alafrangaya pek çok önemli müzisyenin Ankara kökenli oluşu tesadüf değil. Yolu Ankara’dan geçen, Ankara’da yetişen ve burada büyüyen isimleri saymaya kalksak sayfalar yetmez. İyisi mi, benim için özel bir yerde olan iki topluluğu anlatmaya çalışayım… İkisini de Ankara’da tanıdım, sevdim. Bu da tesadüf değil bence. 

1988 yılının 12 Eylül günü Ankara’da üniversiteye kaydımı yaptırdım. Hayalim kimya mühendisi olmaktı, çok isteyerek ve severek girmiştim ama Ankara beni yoldan çıkarttı. Keşfettiğim ilk yer, Kızılay’ın göbeğinde, bugünkü Çankaya Belediyesi’nin yerinde olan SSK İşhanı. Kasaplar, av ve balıkçılık malzemesi satan dükkânlar arasında Ada Müzik’in büyük bir mağazası vardı. Henüz barlar açılmamıştı; bugünün AVM’leri ile dünün pasajları arasında gidip gelen bir yapıya sahipti ve içerisi bana hep şaşırtıcı gelirdi. İlk kasetlerimi aldığım yer, oradaki Ada Müzik -ki döneminin en özel firmasıydı, hikâyesini ayrıca yazmak isterim. Sadece şunu söyleyeyim: İstanbul merkezli bir piyasada tutunmayı başaran, tutunmakla kalmayıp bir dönemin en şahane ürünlerini bize sunan bir firmaydı. “Çölde bir vaha” tanımını her koşulda hak ediyor.

Bildiğim sanatçıların ve toplulukların kasetlerini zaten alıyordum ama kapağını beğendiklerimi ve oradaki abilerin (Serhat ve Ahmet) bana önerdiklerini almaya ayrıca özen gösteriyordum. Koleksiyonuma giren ilk Yeni Türkü kaseti oradan mesela: “Dünyanın Kapıları”. İzzet Öz programı Süpervizyon’da dinlediğim bir şarkının (“Resim”) peşine takılmış, İzmit’te niyeyse bulamadığım kasete nihayet Ankara’da ulaşmıştım. Baktım, programın yayın tarihi 12 Ocak 1988. Demek ki sekiz ay sonra kavuşmuşum. İyi ki almışım çünkü o kaset sayesinde Yeni Türkü dışında pek çok şeyle tanıştım: “Sesler Yüzler Sokaklar” şarkısı beni Murathan Mungan ve Tomris Uyar’a, “Yeşil Şarkı” Can Yücel’e, “Konuğum Ol” ise Ahmet Telli’ye götürdü. O dönemler (internetin olmadığı dönemler de diyebiliriz) kaset/plak dinlemek tedrisat gibiydi. Bilmediklerimizi öğrenir, peşlerine düşerdik. Ada Müzik dışında ikinci sığınma noktam Konur Sokak’taki Dost Kitabevi’ydi -ki kütüphanemin büyük bölümünü, en azından yeni kitapları, oradan aldıklarımla oluşturdum. Hâlâ oradan alıyorum, tuhaf ama güzel bir alışkanlık.

Yeni Türkü albümünü sevince öncesinde çıkardıklarını da merak etmiştim. Bir şahane buluşma daha: Eski kasetleri Dost’ta bulmuştum çünkü onlar basmıştı. Bugün artık ortalıkta dolanmayan “Film Müzikleri” ve İstanbul işi “Çekirdek Resitali”, hâlâ koleksiyonumun en değerli kasetleri. Bir de imzalı “Yeşilmişik” var. İzlediğim ilk konserlerinde kulise sızmış, imzalatmıştım.

1989 yılının 22 Aralık günü, Yeni Türkü’yü dinlediğim tarih. Konser Atatürk Spor Salonu’ndaydı, “Yeşilmişik” yeni çıkmıştı. Gidecek arkadaş bulamamıştım, “yalnızım” diyordum ama tribünlerin yukarısında bir yerde sevdiğim şarkılarına eşlik ederken aslında hiç de yalnız olmadığımı anlamıştım. Ankara konserlerinin güzelliği burada zaten: Tek başınıza gitseniz de çoksunuzdur, herkes bir şekilde tanıdıktır. Tanımasanız bile şarkılara hep birlikte eşlik ederken öyle hissedersiniz.

Yeni Türkü, Ankaralı bir topluluk. Ankara Fen Lisesi’nde temeli atıldı; Derya Köroğlu’nun ODTÜ, Selim Atakan’ın Hacettepe yıllarında Bahçelievler’de yeşerdi ve sonradan Şinasi Sahnesi’ne dönüşecek Çağdaş Sahne’de ilk konserlerini verdi. İlk albümleri “Buğdayın Türküsü”nü, onları tanıdığımız “Akdeniz Akdeniz”i ve “Günebakan”ı Ankara’da yaptı; “Dünyanın Kapıları”yla İstanbul’a taşındı. 

Ekip, İstanbul’a giderken, çekirdek kadroda yer alan Eftal Küçük ve onlara albümlerde eşlik eden Dede lakaplı Erkan Oban Ankara’da kaldı. Küçük ve Oban, o yıllarda tanıştıkları Tolga Çandar’ı yanlarına alarak Çağdaş Türkü’yü kurdu. Kuruluş hikâyesini de ileride yazma sözü vereyim çünkü (tanıklarından dinlediğim kadarıyla) roman gibi.

Çağdaş Türkü’yü ikinci albümleriyle tanıdım. Kapağını sevdiğim “Delikanlıya”, arşivime giren ilk kasetleri. Hepi topu iki kaset var zaten. İlk albüm “Bekle Beni”yi hemen sonrasında almış, küçücük ama benim için dev külliyatı hızla tamamlamıştım. Dev, çünkü sonrasında vazgeçemediğim beş şairi onlar sayesinde tanıdım: Yaşar Miraç, Ahmet Erhan, Adnan Yücel, Haydar Ergülen ve Behçet Aysan. Bilhassa Ahmet Erhan imzalı “Kenar Mahallede Bir Pazar Günü”, sonradan başka bir alanda tanışacağımız Murat Yetkin’in yazdığı “Uyanıyor Ankara” ve Haydar Ergülen’in “Yarın Gece”si yıllarca dinlediğim/dinleyeceğim şarkılar. İkinci albümde de Ahmet Telli şiirinden bestelenen “Ordayım Şimdi”yi ve ekipçe yazılan “Yolculuk”u ayrı bir yere koyarım. Ekip demişken şu ana kadar adını anmadığım Bahadır Suda’yı da ekleyeyim, Çağdaş Türkü kadrosu tamamlansın.

Yeni Türkü ve Çağdaş Türkü, iki kardeş topluluk. Aslında ikisi bir bütün çünkü memleketin bir dönemini anlamak için onların yaptıklarına bakmak şart. Karanlık bir dönemi (Mozaik’ten Bulutsuzluk Özlemi’ne uzanan İstanbullu dönemdaşlarıyla) aydınlatan iki büyük ekip. Memleket müzik tarihine silinmez harflerle yazılmışlarsa, bundan.

Yazarın Diğer Yazıları
Ankara’dan Yeni Bir Ses: Helikon Derneği

1988 yılında üniversite okumak için Ankara’ya geldim ve kendimi müzik âlemlerinin ortasında buldum. Öyle bar bar dolaştığımı düşünmeyin; yaşım tutmadığı için oralara giremiyordum. Pek bir şey de yoktu zaten o tarihlerde… Olanın peşindeydim. İlk hedef, TRT 3’te dinlediğim klasik müzik konserlerini canlı dinlemekti. Bu yüzden ilk öğrendiğim yer Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın (CSO) salonu oldu. İlk […]

Devamını Oku
Müziğin de Başkenti Ankara

Ankara için “müziğin başkenti” tanımını elbette kullanabiliriz ama hemen akla gelen bir soru, olayı biraz karıştırabilir: Onu bu mertebeye oturtan ne? Cevabı da hemen belirir ama farklı kanallardan farklı önerileri önümüze koyarak… Klasik müziğin can damarı konservatuvar; alaturkayı ve halk müziğini besleyen radyo; pop bahsinde belirleyici olan televizyon, bu payeyi kazanmada önemli. Bunlar resmî kurumlar… […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Evvelimiz Ahirimiz Direniş

Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor.  Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]

Devamını Oku
Yeni Şehir’de Hep Yeniden

Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]

Devamını Oku