Murat Meriç
Tüm Yazıları
Ankara Neşesi: eski45likler
Ana Sayfa Tüm Yazılar Ankara Neşesi: eski45likler

Ankara benim öğrencilik yıllarımda neşeli bir şehirdi. Öncesinin de neşeli olduğunu yaşayanlar anlatıyor. Gazinolar, müzikli mekânlar, Gençlik Parkı ve sokak buluşmaları, bu neşenin yaşandığı yerler ve taşıyıcıları. Önce gazinolar kapandı, sonra müzikli mekânlar şekil değiştirdi ve Gençlik Parkı neşesiz, yapay bir yere dönüştü. Yeşil neonlar, plastik palmiyeler ve her yeri kaplayan beton bu güzelim parkın […]

Ankara benim öğrencilik yıllarımda neşeli bir şehirdi. Öncesinin de neşeli olduğunu yaşayanlar anlatıyor. Gazinolar, müzikli mekânlar, Gençlik Parkı ve sokak buluşmaları, bu neşenin yaşandığı yerler ve taşıyıcıları. Önce gazinolar kapandı, sonra müzikli mekânlar şekil değiştirdi ve Gençlik Parkı neşesiz, yapay bir yere dönüştü. Yeşil neonlar, plastik palmiyeler ve her yeri kaplayan beton bu güzelim parkın sonunu getirdi. Çocukluğumda içeriye jetonla girilirdi ve herkes çok eğlenirdi. Üniversite yıllarımda jetonlar kalktı, kapılar açıldı ama eğlence baki kaldı. 

Gençlik Parkı bana büyülü bir yer gibi gelirdi. Dibini asla göremediğimiz havuzun üzerinde deniz bisikleti ve sandalla romantik geziler yapar, Şişman’ın dondurmasını yer, çay bahçelerinde semaverle çay içer, lunaparktaki oyuncaklara biner, traktör fabrikasına yardım olsun diye bozuk para düşürmeye çalışırdık. Bu sonuncusunu ancak yaşayanlar anlar; bilen bilmeyene anlatır muhakkak… Yazın o çay bahçeleri güzelleşir ve Hakkı Bulut, Müslüm Gürses, Oğuz Yılmaz gibi isimler orada halkla buluşurdu. Bir gazoz parasına onları dinler, ara ara efkârlansak da çok eğlenirdik. Gazoz parasına çünkü çay bahçelerinde içki satılmazdı. İçmek isteyenler biraz daha fazla para vererek gar tarafındaki kapalı gazinoya gider, orada Muazzez Abacı’dan Nuray Hafiftaş’a uzanan sanatçılarca oluşturulmuş büyük kadroları dinlerdi. Ucundan yetiştim, bunları yaşadım. Bu yüzden kendimi hep şanslı hissederim.

Ankara Garı artık bir katliamla anılıyor ama içindeki lokanta bir dönemin önemli buluşma noktalarından biriydi. Ulus’taki gazinolar da öyle. Yakın dönemde garda içki yasaklandı, lokanta kapandı, Ulus’taki gazinolar pavyonlara dönüştü ve başka türlü bir eğlence ortamı oluştu. Hiç gitmediğim, bilmediğim ama hep merak ettiğim bu eğlence tarzı “Ankara pavyon geceleri” adıyla memlekete de yayıldı. Bir dönem burada çalan şarkıların olduğu kasetler ortamı salmış, yok satmıştı. 

Neşe kişiden kişiye değişen bir kavram elbette. Neşeli buluşmalar deyince benim aklıma arkadaşlarımla Gençlik Parkı’nda toplanmak ya da Atatürk Orman Çiftliği’ne gitmek gibi aktiveler geliyor. Barlarda eğlenirdik, evet ama asıl neşemiz o sohbetlerde yükselen kahkahalarda gizli. Bu yüzden Engürü Kahvesi’nde oturmayı ya da Buluş’ta King oynamayı severdik. Bu yüzden barda geçirdiğimiz gecelerin sonunda ilk otobüsü İzmir Caddesi’ndeki üst geçidin ayağının dibindeki sabahçı kahvesinde beklerdik. Ev buluşmalarından söz etmiyorum bile. Ankara o zaman (yani ’80’li yılların sonundan 2000’li yılların ortasına uzanan dönemde) neşeli bir şehirdi. 

Sonra neşe birden gitti. Hayır, “neşemizi çaldılar” demeyeceğim ama Ankara dönüştü. Zaten griydi, o grilik kendini iyiden iyiye hissettirir oldu. Neşe, sokaklardan evlere çekildi. Yok olmadı ama görünmez oldu. Bugün Ankara artık neşeli bir şehir değil gibi görünse de aslında insanları neşeli. Ankara neşesi, her an ortamı sarabilecek şekilde ortaya çıkacağı günü bekliyor. 

Bir dönem Ankara neşesini yaratan aktörlerden biriydim; bu beni mutlu ediyor. 1999 yılının 31 Ocak gecesi başlayan DJ’lik hayatımda en eğlendiğim yer her zaman Ankara oldu. O gün bir küçük parti yapmak üzere Gölge’deki buluşmaya giderken hayatımın değişeceğini bilmiyordum.

Hikâyeyi özetlemeye çalışayım: O yıllarda Ankara merkezine yayın yapan ve çok dinlenen Radyo Arkadaş’ta Alper Fidaner’le yaptığımız bir program vardı: Çıtır Çıtır. Cuma geceleri saat 23.00 olduğunda başlar, gidebildiğimiz yere kadar giderdik. Plak çalardık ve çok eğlenirdik. Dinleyici de eğlenirdi. Programı birinci yılında sonlandırdığımızda hem bizim hayatımızda hem de dinleyicilerin hayatında bir boşluk oldu. Onu, bir buluşmayla taçlandırmaya karar verdik. 31 Ocak 1999’da Gölge’de buluştuk; bu buluşmayı Dost Kitabevi’nin önüne astığımız bir küçük afişle duyurduk. Küçük bir buluşma olacağını düşünüyorduk ama kulaktan kulağa yayıldığı için çok insan geldi ve yine çok eğlendik. Ankara’da hatırladığım en neşeli gecelerden biriydi bu ve katkımla oluştuğu için mutluydum. 

Sonra o partiye de gelen bir arkadaşımız, Hatice, bir bar açtığından söz etti ve bu buluşmayı orada tekrarlayıp tekrarlamayacağımızı sordu. Bir seferliğine kabul ettik ve iş yapmayan gün olan salıyı istedik. Bu kez kulaktan kulağa biz duyurduk. Elbette yine çok kalabalık oldu, çok eğlendik. Hatice bunu bir rutine dönüştürmek istediğinde karşı çıktık, “olmaz” dedik ama ısrar etti, denedik. İyi ki denemişiz çünkü sonrasında hayatımızın yönü değişti. Bir döneme damgasını vuran eski45likler hadisesi Fikrim’de böyle doğdu. Tam da böyle yazıyorduk: Bitişik, küçük harfli. Alper bunu bir logo haline getirmişti, her yerde aynı şeyi kullanır olmuştuk. 

Fikrim’de başlayan, Kapı 7 ve Dummy’de süren bu eğlence Alper’le yaşadığımız bir anlaşmazlık sonucu ayrılmamızın ardından ikiye bölündü, Nefes’ten EskiYeni’ye uzandı. Birlikte İstanbul’da çok çaldık; ayrıldıktan sonra o Bursa’dan İzmir’e bir sürü yere uzandı, ben Artvin’den Diyarbakır’a memleketin neredeyse her yerinde plakları döndürdüm ve eski45likler’i Berlin’den Viyana’ya, Venedik’ten Paris’e pek çok Avrupa şehrine götürdüm. Sadece küçük mekânlarda çalmıyorduk elbette… Saklıkent’teki konserlerden önce ve sonra insanları eğlendirme görevi de bizimdi. Seksendört, Pilli Bebek ve Kurtalan Ekspres eşliğinde Cem Karaca’nın sahne aldığı muhteşem açılış konserini unutmamız mümkün değil. Göksel’den Ajda Pekkan’a uzanan pek çok isimle orada, o sahnede yan yana geldik. 

eski45likler, hayatımız boyunca yaptığımız en güzel şeylerden biri. Salıları orada insanların deli gibi eğlendiğini, ertesi gün işe gidemeyenler olunca kimi işyerlerinin tatil gününü cumartesiden çarşambaya aldığını biliyoruz. Bu bizi mutlu ediyor. Tam bu noktada yazık ki “ediyordu” demek durumundayım çünkü ortağım Alper Fidaner geçtiğimiz yıl aramızdan ayrıldı. Ankara neşesini yaratan en önemli figürlerden biriydi. Son döneminde Alerta’da yaptığı geceleri unutmamız mümkün değil. 

1999 yılının 31 Ocak günü Gölge’deki partiyi bitirip eve döndüğümde televizyondan Barış Manço’nun ölüm haberini aldım. O günden sonra bütün programlarıma bir Barış Manço şarkısıyla başladım. Yıllar sonra, 2003 yılında yine Alper’le TRT için Kırkbeşlik adlı programı yaptığımızda da açılışı Barış Manço’yla yapmıştık. Uğur gibi, totem gibi bir şey. 

Efkârlanmayayım, neşeli ortamlara döneyim… “Ankara neşesi” dendiğinde aklıma eski45likler’in gelmesi şaşırtıcı değil çünkü yaşadığım dönemin en neşeli aktivitesi oydu. SSK İşhanı içinde salı günleri oluşan bu neşe sonrasında pek çok yere taşındı ama aslında hep Ankara’da kaldı. Her şey bir yana, ODTÜ şenliklerinde stadyumda çaldığımızda hep çok eğleniyorduk. Artık şenlikler de yok. Var ama eskisi gibi değil. Şüphesiz bunu bir son olarak kabul etmeyeceğiz çünkü Ankara neşesi (az önce de söylediğim gibi) varlığını sürdürüyor. 

Şöyle bitireyim: Ankara eskiden neşeli bir şehirdi. Bugün o neşe ortama hâkim değil belki ama bu, yeniden o neşeli günlere dönmeyeceğimiz anlamına gelmiyor. Elbet bir gün dönülecek, elbet bir gün her şey sahiden çok güzel olacak. 

Yazarın Diğer Yazıları
Ankara Neşesi: eski45likler

Ankara benim öğrencilik yıllarımda neşeli bir şehirdi. Öncesinin de neşeli olduğunu yaşayanlar anlatıyor. Gazinolar, müzikli mekânlar, Gençlik Parkı ve sokak buluşmaları, bu neşenin yaşandığı yerler ve taşıyıcıları. Önce gazinolar kapandı, sonra müzikli mekânlar şekil değiştirdi ve Gençlik Parkı neşesiz, yapay bir yere dönüştü. Yeşil neonlar, plastik palmiyeler ve her yeri kaplayan beton bu güzelim parkın […]

Devamını Oku
Ankara’dan Yeni Bir Ses: Helikon Derneği

1988 yılında üniversite okumak için Ankara’ya geldim ve kendimi müzik âlemlerinin ortasında buldum. Öyle bar bar dolaştığımı düşünmeyin; yaşım tutmadığı için oralara giremiyordum. Pek bir şey de yoktu zaten o tarihlerde… Olanın peşindeydim. İlk hedef, TRT 3’te dinlediğim klasik müzik konserlerini canlı dinlemekti. Bu yüzden ilk öğrendiğim yer Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın (CSO) salonu oldu. İlk […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara’da Çocuk Olmak

Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]

Devamını Oku
Ankaram = Anadolum…

Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]

Devamını Oku