Ayşen Şahin
Tüm Yazıları
Hayal Kurma Atölyesi: Bize Gülen Ankara
Ana Sayfa Tüm Yazılar Hayal Kurma Atölyesi: Bize Gülen Ankara

Hayat insanı hep şaşırtıyor. İnsan kendini şaşırtıyor. Yeni yaş almadan gelecek ahkâmı kesmemek gerek, insan önündeki on yılda neye dönüşeceğini zamanı gelmeden bilemiyor. İnsana doydum, hayata doydum sandığım bir evreden sonra kendimi kurstan kursa sekerken buldum. Nereden çıktı bu yaşam sevgisi bilemiyorum. Yaşamı sevmek mi, yoksa ömür boşa geçiyor kaygısı mı onu da bilemiyorum. Terapiste […]

Hayat insanı hep şaşırtıyor. İnsan kendini şaşırtıyor. Yeni yaş almadan gelecek ahkâmı kesmemek gerek, insan önündeki on yılda neye dönüşeceğini zamanı gelmeden bilemiyor. İnsana doydum, hayata doydum sandığım bir evreden sonra kendimi kurstan kursa sekerken buldum. Nereden çıktı bu yaşam sevgisi bilemiyorum. Yaşamı sevmek mi, yoksa ömür boşa geçiyor kaygısı mı onu da bilemiyorum. Terapiste vereceğim parayı kursa veriyorum. Gidiyorum, meziyet ediniyorum, çok da kendimi masaya yatırmıyorum.

Bu sıralar seramik yapıyorum. Sanki çamurla bir kendimi yoğuruyorum. Bazen pişerken çatlıyorlar, eserlerimi kendime benzetiyorum. Hamdım, piştim, çatlıyorum.

Her kurstan yeni tanıdıklar ediniyorum. Arkadaş demek istemiyorum; kurs bitiyor, yenisi başlıyor. Öyle tanıdığımla kalıyorum. Ömür iyi ilerledi. Yeni insan tanımaya ayıracağım vakte kıyamıyorum. 

Seramik meşakkatli iş, molamız bol oluyor. Kahve, çay ücretsiz. Arka bahçede sohbet ediyoruz. Kadınların bir araya geldiğinde konuştukları şeyler hakkında büyük yanılgı var. Saç rengi, diyet planları ve çocuklardan konuşmuyoruz. Bazen film, tiyatro, kitap, bienal gibi sanata, edebiyata, bazen hayattan öğrendiklerimize, bazen komik anılara, bazen gözümüzü dolduran anlara dair konuşuyoruz.

Bazen de ortaya atılan bir “Ya şöyle olsaydı…” cümlesiyle başlayan kendi içimizde el emeği göz nuru felsefe seansları… Bütün kursiyerler kadın. Erkekler bu kişisel gelişim ve meziyet edinme konularında pek istekli değiller sanırım. Ya da doğdukları günden bu yana övülmeye alıştıklarından her meziyete sahip olduklarını düşünüyor da olabilirler. 

Kadınların hiçbiri diğerine benzemiyor. Genç ve bohem olan var, döpiyesle gelen beyaz yakalı var, emekli olan var, mezuna kalmış vakit öldürmeye gelen ergen var, 40 çocuğa laf anlatmaktan hep sesi kısık gezen ilkokul öğretmeni var, bir de devlette çalışıyorum diye kestirip atan biri var. Bir gizem, bir geçiştirme halleri. Gelmediği günler arkasından konuşuyoruz; kimi diyor istihbaratçı bu, kimi diyor çok mühim birilerinin danışmanı. 

Bir konu ne zaman çetrefilleşse bunun son yorumu hep Ankaralı oluyor.  Seramik çamurunun ithalat maliyetini konuşurken de “Ben bunu Ankara’ya ileteceğim” diyor, üçüncü nesil kahve olayının neden bu kadar tuttuğuna dair tezlerimizin de sonu “Bu konuyu Ankara’ya da bir danışayım” diye bitiyor. Geçenlerde Edgar Allan Poe’nun 13 yaşındaki kuzeniyle evlenmesini bugünün koşullarıyla değerlendirirken, edebiyatın Annabel Lee’siz kalması ihtimali gibi kritik bir yere varmıştık ki bu yine dedi; “Ankara bu konuya nasıl yaklaşacak, merak ediyorum.” 

Devletin işi gücü yok, bugünün koşullarıyla bakınca Poe pedofil mi sayılır, yoksa insan ömrünün ortalama 45 sene olduğu 1800’ler için durum farklı mı değerlendirilmelidir onu mu tartışacak?

Bırak buna da devlet yaklaşım geliştirmeyiversin. Şurada, ortada konuşmanın ya tutukluluğa ya da sosyal linçe sebep olacağı konularda laf edecek üç beş kişi bir araya gelmişiz, ufkumuz açılmış, fikrimiz ferahlamış, laklak yapıyoruz. Ankara lütfen girmesin konuya, istirham ederiz, rica ederiz, teessüf ederiz yani.

Müsteşar mıdır, maslahatgüzar mıdır, danışman mıdır, kimdir bu insan? Sürekli bir “Bilirse Ankara bilir, çözerse Ankara çözer.” havaları.

Birinin seramik tabağın kenarına uydurmaya çalıştığı arı üzerinden benekli sırtlanların, katil balina orkaların ve dünyanın devamını sağlayan bal arılarının anaerkil olduğu doğada nasıl olup da patriyarkanın hükümdar olabildiğine dair sohbete girdiğimiz gün bu yine demez mi, “Ankara’nın çok ilgisini çekecek bu konu.”

Öğretmen olan patlayıverdi: “Ankara’nın çok da umurundaydık sanki!”

Yooo öyle deme, dedi bizimki; “Ankara böyle ilginç konuları çok sever.”

Hep bir ağızdan başladık itiraza, ortam rabarba.

“Bir dakika, bir dakika, bir yanlış anlaşılma var.” dedi bu. 

Koca bir kahkaha attı ve dedi ki: “Ankara benim canım. Aşklarımın en büyüğü, kalbimin başkenti diye Ankara onun lakabı. Bildiğim hiçbir erkeğe benzemez o. Dinlemeyi sever, sözlerimi önemser. Onunla her şey konuşulur, en güzel onunla konuşulur. Kaç sene geçerse geçsin konuşurken hâlâ saçımı kulağımın arkasına atar, arada yüzümü ellerinin arasına alır da anlatır. Neye meyledersem meyledeyim o da hevesimin arkasında durur. Dans kursu derim eşliyse o da gelir, resim yapmaya kalkarım her tuvalimi çerçeveletir. Koroya girerim, her konserimde en öndedir. Sesim açılsın diye bitki karışımları hazırlamak onun işidir. Evi o çekip çevirir, çok güzel yemek yapar. İki günde bir süpürge tutar. Seyahatleri planlar, konser, tiyatro biletlerini o ayarlar. Hayatın sel kudretinde akışında, çığ gibi dertler arasında, ortalık yangın yeriyken beni hayatta tutar. 

Hani derler ya devlet gibi adamdır, o yüzden adı benim için Ankara’dır.” 

Donduk kaldık. “Hani sen devlette çalışıyorum deyip sürekli Ankara deyince biz seni istihbaratçı sandık.” dememle bir sessizlik oldu.

Yine koca bir kahkaha attı. “Bir kamu kuruluşunda temizlik görevlisiyim ben, elalem burun kıvırıyor diye devletteyim deyip geçiştiriyorum ayol. Yüksek lisans diplomalı çaycıyım anlayacağınız, paspas da yapıyorum her sabah. Bak bu muhabbeti anlatınca Ankara çok gülecek.”

Hayat, şaşırtıyor insanı. Dinleyince insan insanı çok şaşırtıyor.

Aşkın başkenti Ankara’nın bize içten gülmesi ihtimali, öyle mi?

Yazarın Diğer Yazıları
Hayal Kurma Atölyesi: Bize Gülen Ankara

Hayat insanı hep şaşırtıyor. İnsan kendini şaşırtıyor. Yeni yaş almadan gelecek ahkâmı kesmemek gerek, insan önündeki on yılda neye dönüşeceğini zamanı gelmeden bilemiyor. İnsana doydum, hayata doydum sandığım bir evreden sonra kendimi kurstan kursa sekerken buldum. Nereden çıktı bu yaşam sevgisi bilemiyorum. Yaşamı sevmek mi, yoksa ömür boşa geçiyor kaygısı mı onu da bilemiyorum. Terapiste […]

Devamını Oku
Hayal Kurma Atölyesi: Uzakta Bir Köy

Geçmiş zamanda bir gün, henüz 20 yaşında bir kadını öğretmen atamışlar bir dağ köyüne. Okul yokmuş ama öğretmenin iyi yetiştiğine inanç tammış. O zamanlar eğitim çok önemli şeymiş; hava gibi, su gibi. Köylü toplanmış, okul için en uygun yer seçilmiş, kil karılmış, kalıplara dökülmüş, kütükler kesilmiş, biçimli taşlar dağlardan toplanmış, inşaata başlanmış, beyaz kireçle içi […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku