Şükrü Erbaş
Tüm Yazıları
Hayal beşiğimizde büyüttüğümüz dil
Ana Sayfa Tüm Yazılar Hayal beşiğimizde büyüttüğümüz dil

Eğer insan nesneler, olaylar, olgular; bunlardan doğan düşünce ve duygular arasında ilişkiler kurmasaydı, birisini diğeri ile anlamaya ve anlatmaya çalışmasaydı, insanın kendisi de dahil, hemen her şey, tek katmanlı, tek anlamlı, yoksul, sığ, çürüten, yıkıcı bir hayatı yaşar ve dünyaya gelmeden de ölürdü. Oysa taşların hayatı da dahil, canlı-cansız hiçbir varlığın hayatı yalnızca kendinden oluşamaz. […]

Eğer insan nesneler, olaylar, olgular; bunlardan doğan düşünce ve duygular arasında ilişkiler kurmasaydı, birisini diğeri ile anlamaya ve anlatmaya çalışmasaydı, insanın kendisi de dahil, hemen her şey, tek katmanlı, tek anlamlı, yoksul, sığ, çürüten, yıkıcı bir hayatı yaşar ve dünyaya gelmeden de ölürdü. Oysa taşların hayatı da dahil, canlı-cansız hiçbir varlığın hayatı yalnızca kendinden oluşamaz. Dünya, birbiri içinden doğan, birbirini biçimleyen, var eden, sonsuz çeşitlilikte hayatlardan, bu hayatların yarattığı ruhsal büyüklükten ve karmaşadan oluşur. 

İnsan, içine doğduğu bu sonsuzlukla da yetinmemiş, tutup onlar arasında ilişkiler kurarak, birisinin varlığını ötekinin varlığıyla değerli kılarak, güzelleştirerek, yücelterek anlatmanın yolunu aramıştır. Bunu bazen bir acıyı, şiddeti, kötülüğü, değersizleştirmek ve hayatın dışına itmek için de yapmıştır kuşkusuz. Ne diyordu Valéry, “hiçbir şeye benzemeyen yoktur.” Böyle bir ilişkilendirmede, yaratıcılıkta temel tutum, hayal hanemizin bütün gücüyle, iyiliği de kötülüğü de en etkili biçimde söylemektir.  

Şiirsel imge, bir söz sanatı değildir! İnsan ruhunun ve bu ruhun oturduğu gerçekliğin, göremediğimiz bütün katmanlarını tek tek açan bir varoluş büyüsüdür. Kendi anlamı da dahil, dünyanın insan tarafından yeniden var edilmesidir. Aklın, kalbin ve dilin, el ele verip tanrılar katına çıkmasıdır. Yaratıcılığın manifestosudur bir anlamda. Değiştiremediği bu dünyaya dayanabilmek için insanın sözcüklerle çektiği başka bir dünya fotoğrafıdır. Hayal beşiğimizde büyüttüğümüz şiirdir imge. Eğer insan imgeyi yaratmasaydı, sanıyorum konuşmayı, zamanı, yerleri, gökleri, aşkı ve umudu bilmeyecekti.  

*

Bir düzyazı şiirle hep birlikte soluk alalım: 

Taşları Isıra Isıra

Biliyor musun -dedi- şiir yazan herkes kendi yalnızlığı içine sehpasını kurup, kendini, harflere bağlı bir ipe çeker durur. Bu sehpada şiirini kuranlar kendinden sonra yazılan şiirlerde de şiir yazan büyücülerdir, yaşama tutkunlarıdır. Bütün kurucu şairlerin, çok erken yaşlarda insanı, zamanı ve toplumu iskeletine kadar gördüklerine inanırım ben. Kurdukları sehpayı parmak izine çevirdiklerini düşünürüm. Sehpadan hüzünle inmek de var. Çok büyük sayıda insan inip dünyaya karışır. Yine de biz bu hüzünlü inişi de bir sessiz, dilsiz şiir sayabiliriz. Değil mi ki hayal kuran herkes şiir yazar, soru soran herkes şiir yazar, içine bakan herkes şiir yazar, çocuklarla konuşan herkes şiir yazar… 

Rüya görmeseydik, başka bir hayat istemeseydik

hepimiz ertesi gün topluca ölürdük! 

Bir de 

seni sevmeseydim eğer taşları ısıra ısıra yaşardım!

Yazarın Diğer Yazıları
Hayal beşiğimizde büyüttüğümüz dil

Eğer insan nesneler, olaylar, olgular; bunlardan doğan düşünce ve duygular arasında ilişkiler kurmasaydı, birisini diğeri ile anlamaya ve anlatmaya çalışmasaydı, insanın kendisi de dahil, hemen her şey, tek katmanlı, tek anlamlı, yoksul, sığ, çürüten, yıkıcı bir hayatı yaşar ve dünyaya gelmeden de ölürdü. Oysa taşların hayatı da dahil, canlı-cansız hiçbir varlığın hayatı yalnızca kendinden oluşamaz. […]

Devamını Oku
Üç Çarmıhta Dünyayı Sevmek

Hele şükür! İnsan yüzünün zulmünden kurtuldum, yalnız kendi kendimden çekeceğim artık.  CHARLES BAUDELAIRE * İnsan bu, yalan seli, yalan toprağı, yalan tozu, yalan külü, yalan mayası geleceğin… LEYLA ERBİL * Cehennem başkalarıdır.  JEAN-PAUL SARTRE * Yıllardır her okuduğumda, her aklıma geldiğinde gözlerimin dolduğu üç yakıcı söz. Üç yıkıcı söz, belki daha doğru. Kişiliksiz bir ‘insanları […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Eylül gelince Ankara gençleşir

Kızılay, Cebeci, Beşevler, Bahçelievler, Emek, Balgat, 100. Yıl, oradan Eskişehir yolu ve oradan da Hacettepe, ODTÜ, Bilkent hattının bir temmuz-ağustosta, bir de eylülün sonlarına doğru tepeden fotoğrafını çekmek mümkün olsa keşke. Benim gözümde, tepeden değil belki ama yerden çekilmiş çok fazla görüntüsü var bu hattın. Biraz anlatmam gerekirse, temmuz-ağustosta her yer bomboş, trafik hep rahat, […]

Devamını Oku
Ankara’da güz, edebiyat ve zaman

UYANAN ŞEHİR “Son kuşlar da geçiyor / Biten bir sevda gibi / Uyanıyor Ankara…” Murat Yetkin’in şiirinden Eftal Küçük’ün bestelediği ve Çağdaş Türkü’nün seslendirdiği bu şarkı, şehre yabancı olanlarda bile bir “Ankara” duygusu yaratıyor. Hele mevsim sonbaharsa, tanıdık bir şehrin bildik bir havası etrafınızı sarıyor. Şarkının dizelerindeki gibi “Uyanıyor Ankara”: Günün ilk ışıklarıyla insanlar sokaklara […]

Devamını Oku