Güneş daha batmamıştı. Niyetine bile girmemişti. Sıcak, alaz alaz kadının yüzüne vuruyor, başındaki şapkanın siperliği gözlerinin kamaşmasını engellemiyordu. Oturduğu tabureden hışımla kalktı kadın; sırtına yapışmış çiçekli elbisesinin yakasını çekiştirdi. Kendi kendine söylendi. “Kiralayamadın şu belediyenin tezgâhlarından bir tane. Ne güzel, yeri yurdu belli. Tepesinde mis gibi tentesi…” “Bir şey mi dedin Neriman Teyze?” Neriman yanındaki […]
Güneş daha batmamıştı. Niyetine bile girmemişti. Sıcak, alaz alaz kadının yüzüne vuruyor, başındaki şapkanın siperliği gözlerinin kamaşmasını engellemiyordu. Oturduğu tabureden hışımla kalktı kadın; sırtına yapışmış çiçekli elbisesinin yakasını çekiştirdi. Kendi kendine söylendi. “Kiralayamadın şu belediyenin tezgâhlarından bir tane. Ne güzel, yeri yurdu belli. Tepesinde mis gibi tentesi…”
“Bir şey mi dedin Neriman Teyze?”
Neriman yanındaki çocuğa baktı. Marketten satmak için aldığı su şişelerini yerdeki kartonun üzerine diziyordu. Sular şimdiden ısınmış, çocuğun kavruk yüzü şıpır şıpır terlemişti.
“Yok çocuğum, bugün erken açtık tezgâhı. Kendime kızıyorum.”
Çocuk kafasını sallayıp taburesine oturdu. Cebinden çıkardığı futbolcu kartlarına dalmıştı bile. Neriman seslendi.
“Sen niye erken geldin bugün? Baksana senin sular şimdiden kör imamın abdest suyuna döndü.”
“Annem evden kovaladı. Misafir mi gelecekmiş ne. Aslında bizimkilerle topa gidecektim ama babam görür diye korktum.”
Kadın, şapkasını çıkarıp alnındaki teri mendiliyle sildi.
“Şurdan bir su versene, ben şişemi almayı unutmuşum.”
Çocuk kartları cebine koyup ayaklandı. Şişeleri eliyle yokladı; kendince en soğuk olanı seçti. Kadın çoktan parayı çocuğa uzatmıştı.
“Ayıp ettin Neriman Teyze, senden para mı alacağım?”
“Niye almayacakmışsın hergele. Ben müşteri değil miyim?”
Çocuk kıvırcık saçlarını eliyle karıştırdı. Kalın dudakları muzipçe kıvrıldı.
“Değilsin tabii. Hem yaşlısın, hem de tezgâhındakileri hiç satamıyorsun.”
Çocuk kadının çakır gözlerinden çıkan şimşekleri görünce çark etti. Sesini yumuşatarak, “Hem zabıta gelene kadar burada, sonra ilerideki ağacın altında, gece de dondurmacının yanında denkleşiyoruz; komşu sayılırız değil mi Neriman Teyze?” dedi.
Kadının yüzü, oğlanın mahcupluğunda yumuşadı.
“Komşu sayılırız tabii. Ama benim siftahım uğurludur. Sen al bakayım şu parayı; bak gör gün batmadan ikinci partiyi satarsın. Dediğim çıkarsa bana bir top kaymaklı dondurma ısmarlarsın.”
“Ya çıkmazsa?”
“O zaman ben sana ısmarlarım.”
Acemi tüccarın kafası karışmıştı. Çelimsiz kolunu uzattı, kadının koynundan çıkan terli kâğıt parayı alıp bel çantasına attı.
Kadın suyun yarısını bir dikişte içti. Havalandırdığı eteklerini alıp tezgâhının başına döndü, taburesine oturdu. Sahiden hiç müşterisi yoktu. Bütün kış televizyon karşısında iplere boncuk dizmiş, makromeler, anahtarlıklar yapmıştı. Belediyenin el sanatları kurs ilanı bu kış da buzdolabının üstünde eskimişti. Kadın mavili yeşilli bilekliklerden birini eline aldı, evirdi çevirdi, söylenerek yerine attı. “İyi ki tezgâh kiralamamışım, bunlar orada da satılmazdı. Ödeyeceğim kira da cabası.”
Müşterisiz geçen zaman yavaş yavaş aktı; ikindi akşama vurdu. Artık güneş, kızıl bir top gibi denize düşmüştü. Taşların, kaldırımların, kumun ve denizin içine işleyen sıcak, usul usul çekiliyordu. Sahil yolu, yürüyenler, koşanlar, bisiklet sürenlerle çabucak doldu. Neriman her akşam olduğu gibi kalabalığın arasından görebildiğince gurubu izlemeye koyuldu. Gözlerini kısıp hızla batan güneşe baktı. Alev alev bir çağrı. Koştun koştun, baktın baktın, gördün gördün! Bir anlık ertelemeye tahammülü olmayan tav, gözünü ayırırsan kaçardı. Mesela bir müşteri almayacağı bilekliklere bakar gibi yaparsa, karşılaşan iki grup gereksiz bir sohbete tam Neriman’ın manzarasının önünde başlarsa her şeyi kaçırırdı. Ortalığı önce bir pembelik kaplar, turuncular sarılarla dolanır nihayetinde griye dönerdi. Sonra, sonrası lacivert, bazen de siyah. Simsiyah bir gece.
Çocuk haklıydı. Onun tahmininden de yaşlı üstelik yalnız, beceriksiz bir yaşlıydı. İtiraz, ısrar nedir bilmeden kim nereye çekerse oraya giden yıllarını düşündü. Okuyamadığı okulları, yapamadığı işleri, aşksız kurduğu yuvayı, doğmamış çocukları ve erken gidişleri. Şimdi yavan bir lokmayı çiğneyip duruyordu. Neyi isterdi? Neyi iyi yapardı? Ne olmazsa ayaklarının üstünde tepinirdi? Bunların cevabı okunaksız ve silik bir yazı gibiydi şimdi. Peki, ya her şeye sil baştan başlasaydı. Aşkı erteler miydi mesela? Önündeki tuvale bu kez kendi renklerini sürer miydi? Tadını bilmediği sulara korkusuzca dalar mıydı?
Güneş renklerini de alıp hızla battı. Çocuk kimin elinde dondurma görürse ona doğru gür bir sesle bağırıyordu. “Suu, su alır mısınız? Suu…” O sırada arkadaşları geldi. Ellerinde yumurtalanmış eski bir top, tişörtleri terden sırtlarına yapışmış.
Çocuk heyecanla ayağa kalktı.
“Ne yapıyorsunuz oğlum burada?”
Kolunun altında top olan yanıtladı. “Karşı mahalle maç yapalım dedi, adamımız eksik. Seni almaya geldik.” Çocuk, eliyle dizinin dibindekileri gösterip omuz silkti. İçlerinden kısa boylu olan söze girdi. “Ama sen olmazsan maçı kazanamayız. Büyük iddiaya girdik.” Çocuk bir anlığına düşündü, “Yok.” dedi, “Başka maça gelirim.”
Çocuk başka maçın o maç olmayacağını bilmiyordu. Neriman biliyordu. Belini tutarak tabureden kalktı. Çocuğun omuzundan sıkıca kavradı.
“Hadi sen git, ben burdayım. Suları senin yerine satarım. Ama maç bitince oyalanmadan gel.” dedi.
Çocuğun itiraz edeceğini biliyordu. Buna fırsat vermeden omzunu daha da sıktı.
“Hadi! Komşu değil miyiz?”
Çocuk neşeyle başını salladı. Güneşten kalan son turuncu ışık, çocuğun yüzünü bir tuval gibi boyamıştı.
Kulağım radyoda. Birazdan yarışma sonucunu açıklayacaklar. Kucağımdaki yumuşacık deri kaplı bordo defteri göğsüme bastırıyorum. Sağ alt köşesindeki turna kuşu ile kalbimin kanatları birleşiyor. Yine araya şarkı girdi. Ben sabırsızlandıkça süre uzuyor. Annemin gözüne batmadan bir an önce sonucu öğrensem iyi olacak. Ne de olsa dün gecenin paparası hâlâ taze. Annem cin gibidir; geç saat olmasına […]
Devamını Oku
Güneş daha batmamıştı. Niyetine bile girmemişti. Sıcak, alaz alaz kadının yüzüne vuruyor, başındaki şapkanın siperliği gözlerinin kamaşmasını engellemiyordu. Oturduğu tabureden hışımla kalktı kadın; sırtına yapışmış çiçekli elbisesinin yakasını çekiştirdi. Kendi kendine söylendi. “Kiralayamadın şu belediyenin tezgâhlarından bir tane. Ne güzel, yeri yurdu belli. Tepesinde mis gibi tentesi…” “Bir şey mi dedin Neriman Teyze?” Neriman yanındaki […]
Devamını Oku
Kızılay, Cebeci, Beşevler, Bahçelievler, Emek, Balgat, 100. Yıl, oradan Eskişehir yolu ve oradan da Hacettepe, ODTÜ, Bilkent hattının bir temmuz-ağustosta, bir de eylülün sonlarına doğru tepeden fotoğrafını çekmek mümkün olsa keşke. Benim gözümde, tepeden değil belki ama yerden çekilmiş çok fazla görüntüsü var bu hattın. Biraz anlatmam gerekirse, temmuz-ağustosta her yer bomboş, trafik hep rahat, […]
Devamını Oku
UYANAN ŞEHİR “Son kuşlar da geçiyor / Biten bir sevda gibi / Uyanıyor Ankara…” Murat Yetkin’in şiirinden Eftal Küçük’ün bestelediği ve Çağdaş Türkü’nün seslendirdiği bu şarkı, şehre yabancı olanlarda bile bir “Ankara” duygusu yaratıyor. Hele mevsim sonbaharsa, tanıdık bir şehrin bildik bir havası etrafınızı sarıyor. Şarkının dizelerindeki gibi “Uyanıyor Ankara”: Günün ilk ışıklarıyla insanlar sokaklara […]
Devamını Oku