Hande Çiğdemoğlu
Tüm Yazıları
Hadi Sen Git
Ana Sayfa Tüm Yazılar Hadi Sen Git

Güneş daha batmamıştı. Niyetine bile girmemişti. Sıcak, alaz alaz kadının yüzüne vuruyor, başındaki şapkanın siperliği gözlerinin kamaşmasını engellemiyordu. Oturduğu tabureden hışımla kalktı kadın; sırtına yapışmış çiçekli elbisesinin yakasını çekiştirdi. Kendi kendine söylendi. “Kiralayamadın şu belediyenin tezgâhlarından bir tane. Ne güzel, yeri yurdu belli. Tepesinde mis gibi tentesi…” “Bir şey mi dedin Neriman Teyze?” Neriman yanındaki […]

Güneş daha batmamıştı. Niyetine bile girmemişti. Sıcak, alaz alaz kadının yüzüne vuruyor, başındaki şapkanın siperliği gözlerinin kamaşmasını engellemiyordu. Oturduğu tabureden hışımla kalktı kadın; sırtına yapışmış çiçekli elbisesinin yakasını çekiştirdi. Kendi kendine söylendi. “Kiralayamadın şu belediyenin tezgâhlarından bir tane. Ne güzel, yeri yurdu belli. Tepesinde mis gibi tentesi…”

“Bir şey mi dedin Neriman Teyze?”

Neriman yanındaki çocuğa baktı. Marketten satmak için aldığı su şişelerini yerdeki kartonun üzerine diziyordu. Sular şimdiden ısınmış, çocuğun kavruk yüzü şıpır şıpır terlemişti.

“Yok çocuğum, bugün erken açtık tezgâhı. Kendime kızıyorum.”

Çocuk kafasını sallayıp taburesine oturdu. Cebinden çıkardığı futbolcu kartlarına dalmıştı bile. Neriman seslendi.

“Sen niye erken geldin bugün? Baksana senin sular şimdiden kör imamın abdest suyuna döndü.”

“Annem evden kovaladı. Misafir mi gelecekmiş ne. Aslında bizimkilerle topa gidecektim ama babam görür diye korktum.”

Kadın, şapkasını çıkarıp alnındaki teri mendiliyle sildi. 

“Şurdan bir su versene, ben şişemi almayı unutmuşum.”

Çocuk kartları cebine koyup ayaklandı. Şişeleri eliyle yokladı; kendince en soğuk olanı seçti. Kadın çoktan parayı çocuğa uzatmıştı.

“Ayıp ettin Neriman Teyze, senden para mı alacağım?”

“Niye almayacakmışsın hergele. Ben müşteri değil miyim?”

Çocuk kıvırcık saçlarını eliyle karıştırdı. Kalın dudakları muzipçe kıvrıldı.

“Değilsin tabii. Hem yaşlısın, hem de tezgâhındakileri hiç satamıyorsun.” 

Çocuk kadının çakır gözlerinden çıkan şimşekleri görünce çark etti. Sesini yumuşatarak, “Hem zabıta gelene kadar burada, sonra ilerideki ağacın altında, gece de dondurmacının yanında denkleşiyoruz; komşu sayılırız değil mi Neriman Teyze?” dedi.

Kadının yüzü, oğlanın mahcupluğunda yumuşadı. 

“Komşu sayılırız tabii. Ama benim siftahım uğurludur. Sen al bakayım şu parayı; bak gör gün batmadan ikinci partiyi satarsın. Dediğim çıkarsa bana bir top kaymaklı dondurma ısmarlarsın.” 

“Ya çıkmazsa?”

“O zaman ben sana ısmarlarım.”

Acemi tüccarın kafası karışmıştı. Çelimsiz kolunu uzattı, kadının koynundan çıkan terli kâğıt parayı  alıp bel çantasına attı.

Kadın suyun yarısını bir dikişte içti. Havalandırdığı eteklerini alıp tezgâhının başına döndü, taburesine oturdu. Sahiden hiç müşterisi yoktu. Bütün kış televizyon karşısında iplere boncuk dizmiş, makromeler, anahtarlıklar yapmıştı. Belediyenin el sanatları kurs ilanı bu kış da buzdolabının üstünde eskimişti. Kadın mavili yeşilli bilekliklerden birini eline aldı, evirdi çevirdi, söylenerek yerine attı. “İyi ki tezgâh kiralamamışım, bunlar orada da satılmazdı. Ödeyeceğim kira da cabası.” 

Müşterisiz geçen zaman yavaş yavaş aktı; ikindi akşama vurdu. Artık güneş, kızıl bir top gibi denize düşmüştü. Taşların, kaldırımların, kumun ve denizin içine işleyen sıcak, usul usul çekiliyordu. Sahil yolu, yürüyenler, koşanlar, bisiklet sürenlerle çabucak doldu. Neriman her akşam olduğu gibi kalabalığın arasından görebildiğince gurubu izlemeye koyuldu. Gözlerini kısıp hızla batan güneşe baktı. Alev alev bir çağrı. Koştun koştun, baktın baktın, gördün gördün! Bir anlık ertelemeye tahammülü olmayan tav, gözünü ayırırsan kaçardı. Mesela bir müşteri almayacağı bilekliklere bakar gibi yaparsa, karşılaşan iki grup gereksiz bir sohbete tam Neriman’ın manzarasının önünde başlarsa her şeyi kaçırırdı. Ortalığı önce bir pembelik kaplar, turuncular sarılarla dolanır nihayetinde griye dönerdi. Sonra, sonrası lacivert, bazen de siyah. Simsiyah bir gece.

Çocuk haklıydı. Onun tahmininden de yaşlı üstelik yalnız, beceriksiz bir yaşlıydı. İtiraz, ısrar nedir bilmeden kim nereye çekerse oraya giden yıllarını düşündü. Okuyamadığı okulları, yapamadığı işleri, aşksız kurduğu yuvayı, doğmamış çocukları ve erken gidişleri. Şimdi yavan bir lokmayı çiğneyip duruyordu. Neyi isterdi? Neyi iyi yapardı? Ne olmazsa ayaklarının üstünde tepinirdi? Bunların cevabı okunaksız ve silik bir yazı gibiydi şimdi. Peki, ya her şeye sil baştan başlasaydı. Aşkı erteler miydi mesela? Önündeki tuvale bu kez kendi renklerini sürer miydi? Tadını bilmediği sulara korkusuzca dalar mıydı? 

Güneş renklerini de alıp hızla battı. Çocuk kimin elinde dondurma görürse ona doğru gür bir sesle bağırıyordu. “Suu, su alır mısınız? Suu…” O sırada arkadaşları geldi. Ellerinde yumurtalanmış eski bir top, tişörtleri terden sırtlarına yapışmış.

Çocuk heyecanla ayağa kalktı.

“Ne yapıyorsunuz oğlum burada?”

Kolunun altında top olan yanıtladı. “Karşı mahalle maç yapalım dedi, adamımız eksik. Seni almaya geldik.” Çocuk, eliyle dizinin dibindekileri gösterip omuz silkti. İçlerinden kısa boylu olan söze girdi. “Ama sen olmazsan maçı kazanamayız. Büyük iddiaya girdik.” Çocuk bir anlığına düşündü, “Yok.” dedi, “Başka maça gelirim.”

Çocuk başka maçın o maç olmayacağını bilmiyordu. Neriman biliyordu. Belini tutarak tabureden kalktı. Çocuğun omuzundan sıkıca kavradı. 

“Hadi sen git, ben burdayım. Suları senin yerine satarım. Ama maç bitince oyalanmadan gel.” dedi.

Çocuğun itiraz edeceğini biliyordu. Buna fırsat vermeden omzunu daha da sıktı. 

“Hadi! Komşu değil miyiz?” 

Çocuk neşeyle başını salladı. Güneşten kalan son turuncu ışık, çocuğun yüzünü bir tuval gibi boyamıştı.

Yazarın Diğer Yazıları
Hadi Sen Git

Güneş daha batmamıştı. Niyetine bile girmemişti. Sıcak, alaz alaz kadının yüzüne vuruyor, başındaki şapkanın siperliği gözlerinin kamaşmasını engellemiyordu. Oturduğu tabureden hışımla kalktı kadın; sırtına yapışmış çiçekli elbisesinin yakasını çekiştirdi. Kendi kendine söylendi. “Kiralayamadın şu belediyenin tezgâhlarından bir tane. Ne güzel, yeri yurdu belli. Tepesinde mis gibi tentesi…” “Bir şey mi dedin Neriman Teyze?” Neriman yanındaki […]

Devamını Oku
Bir Şarkıya Eşlik Eder Gibi ‘Livaneli Edebiyatı’

Zülfü Livaneli sanatını müzik, sinema, edebiyat olarak bölümlendirmek, herhangi bir eserini tek bir çerçevede ele almak çok zor. Çünkü onun sanatı, bireysel bir dışavurum meselesi değil müzikle, sözle ve edebiyatla kurulan bir düşünce dünyasından oluşuyor. Livaneli’nin yarım asrı geçen sanat yolculuğunda zamanlar, nesiller ötesi güçlü bir özellik var. Bu, tıpkı müziği gibi edebiyatında da öne […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara’da Nerede Serinleyebileceğini Bilen Bir “Yaz”ar

Virginia Woolf, yazabilmek için insana kendine ait bir oda gerektiğini söyler ya hani, bana da Ankara’da yaz gerekir yazabilmek için. Veya James Baldwin’i analım, o da der ya hani, insanın evi doğduğu yer değil kendini eksik hissetmediği yerdir, diye; işte benim için de o yer Ankara’dır, kendimi eksik hissetmemenin mevsimi de hep yazdır. İlk kitabımı […]

Devamını Oku
Çalışma

Bizi çalışmak yaşattı Yaşam akıp giderken Bir gurur mesaisi “Uyanıyor Ankara, günün ilk saatleri.” Çağdaş Türkü’nün bu şarkısı ve üniversiteli hayatlarımızı işçi sınıfının bir günüyle birleştiren sözleri, bize heyecan veriyordu. Günün ilk saatlerinde uyanamayacak kadar haytaydık o zaman. Devamsızlık tehdidi olan sabah sekiz derslerine şiş gözlerle gider, sıralarda uyuklarken bir sonraki eylemin planlarını yapardık.  Ancak […]

Devamını Oku