ODTÜ’nün bizim yetmişli yıllarda “idari ilimler binası” dediğimiz yapısının ağır anılarımla yoğrulmuş koridorlarında dolaşmayı hep sevmişimdir. Hemen biraz ilerisindeki mimarlık binasından ayrı bir “hukuku”, “iktisadı” vardır. İkisi de bilge yapılardır benim için. Mimarlığın önündeki havuzdaki balıklar, öğrenciliğimde geceleri kaldığım yurttan çıkıp önlerinde ağladığımda gözyaşlarımı yutmuş olabilirler. Mimarlık binası daha yaşlı, daha alımlı, daha karmaşık, daha […]
ODTÜ’nün bizim yetmişli yıllarda “idari ilimler binası” dediğimiz yapısının ağır anılarımla yoğrulmuş koridorlarında dolaşmayı hep sevmişimdir. Hemen biraz ilerisindeki mimarlık binasından ayrı bir “hukuku”, “iktisadı” vardır. İkisi de bilge yapılardır benim için. Mimarlığın önündeki havuzdaki balıklar, öğrenciliğimde geceleri kaldığım yurttan çıkıp önlerinde ağladığımda gözyaşlarımı yutmuş olabilirler. Mimarlık binası daha yaşlı, daha alımlı, daha karmaşık, daha derin gelir bana. İkisinin de önünde söyleştiğimiz, düş-düşünce resimleri çektirdiğimiz olmuştur. “İdari” binasının görkemi başka kaynaklardan da beslenir. Duyabilenler için yaşam orada mana açmaya başlar, bir başkalık bırakır. Birazdan çıkacağım Ankara’nın geleceği yolculuğu için bir tarih duyarım odalarında. Değerli dostum, hocam, Arif Payaslıoğlu, ince bıyığı, bıçkın bedeni, zekâ ışıyan gözleriyle gülümser bana. Beşiktaşlı Turgut adıyla İngilizce, Türkçe şiirler yazmıştır. Bozkırı keşfetmemi sağlayan rengarenk bir insandır. Bilirim, yürürken koridorlarında, birazdan karşıma Ergin Günçe çıkacaktır. İroninin, inceliklerin, ceylanların, ormanların, merakın, Türkiye’nin, Ankara’nın uslanmaz arayıcı çocuğudur Ergin Ağabey’im. Şairdi. Şiir olarak yaşadı. Seksenli yılların başında mimarlık binasında Max Weber üstüne yaptığım konuşmayı dinlemiş, “Sende bir Alaman (Alman) ruhu var.” demişti. (Herhalde Almanya’da doktora yapmadığımı öğrenince böyle söylemiş olabilir!)
Binadan çıkmak üzereyken köşedeki piyanodan gelen sese doğru yürüyorum. Kulağım pek alışık değil bu sese, yine de beni alıp götürüyor, düşündürüyor, sarsıyor. Kim var piyanonun başında, çaldığı nedir? Sokuluyorum. Çarpılıyorum birden: Adorno! Bu Adorno, resimlerinden tanıdığım. Tuşlara usta parmaklarıyla dokunuyor, kaşları çatık. “Sahte (Falsch) yaşam doğru yaşanmaz.” diyor. ”Yaşam yaşamıyor.” “Evet”, diyorum, “yaşam yaşamıyor. Yaşam yaralı, bozulmuş, çürümüş. Yaşamı ele geçirdiğini sanan düz kafalı, yaşam körü insanların yönetmeye kalktığı dünyaya isyanımız vardır.” Adorno’yla konuşmak istiyorum, birden onun yerinde bir öğrenci, “Misket”i, “Güvercin Uçuverdi”yi çalmaya başlıyor. Gerçekten de bir aralar bu binanın girişinde piyano vardı. Şimdi piyanonun olduğu yerde değerli hocam, bilge insan Oktay Türel’in adıyla anılan bir okuma salonu var.
Çıkıyorum Ankara’ya. Ankara’nın geleceğine doğru yürüyüşümün kalkış noktasını bildirmek için anlattım bunları. ODTÜ’den. Bozkırdaki gemiden. Güvercinler uçacak Ankara’nın geleceğine. Beşiktaşlı Turgut’tan, bozkırdan, Ergin Günçe’nin Türkiye Kadar Bir Çiçek’inden, Adorno’nun iflah olmaz delici eleştirilerinden gidiyorum, geleceğe. Doğrusu gitmiyorum o geliyor.
Güvercinler uçuverdi
Geleceği açıverdi
Varıverdik Ankara’ya
Işığını saçıverdi
Bir güvercin kanadında uçuverdik. Gelecekten Ankara’ya gelecek olanı beklediğimiz yerde durduk.
“Tamburi Cemil Bey çalıyor eski plakta” (Yahya Kemal, Kar Musikileri) duyuyorum. Adorno çalıyor bir hayali dünyada. Adorno’nun müziği Ankara caddelerinde geceleri direnmenin gücünü duyan insanların görebildiği düş lambalarını yakıyor. (Adorno, “beni insan acılarını unutturan, sahte umutlar sunan hayallerinde kullanma” diyor. “Kaygılanma, hayaller gerçeğe değecek” diyorum.) Gerilmiş, daralmış, sıkışmış ruhlarıyla düşlere işkence yapan, düş eziği insanlar, yönettiklerini sandıkları dünyada yitip gidecekler.
Tahayyül kudretini kaybetmiş bir Ankara’nın, şiirini, şairini, sanatçısını, düşçüsünü, düşüngenini bulamamış bir Ankara’nın geleceği yoktur, gideceği vardır.
Geleceğin Ankara’sında siyasal kurumlar özerk olacak. Kişilerin gündelik çıkarlarına bağlı olmayacak. Bu toprağın yüksek değerleriyle yaşayan özgür, özerk insanların gönül bahçelerinde yaşayacak Ankara. Emeğin hakkının verildiği, hakça bir düzenin muhabbetle yaşandığı can insanların kenti olacak. Meydanlarında çevresine toplanmış çocuklarla şakalaşan Atatürk’ün yaşadığı Ankara olacak.
ODTÜ’nün bizim yetmişli yıllarda “idari ilimler binası” dediğimiz yapısının ağır anılarımla yoğrulmuş koridorlarında dolaşmayı hep sevmişimdir. Hemen biraz ilerisindeki mimarlık binasından ayrı bir “hukuku”, “iktisadı” vardır. İkisi de bilge yapılardır benim için. Mimarlığın önündeki havuzdaki balıklar, öğrenciliğimde geceleri kaldığım yurttan çıkıp önlerinde ağladığımda gözyaşlarımı yutmuş olabilirler. Mimarlık binası daha yaşlı, daha alımlı, daha karmaşık, daha […]
Devamını Oku
Salâh Ağabey’ime (Salâh Birsel) bir vakitler sormuştum: “Salâh Abi, sen Boğaziçi Şıngır Mıngır diyorsun, ben de ‘Ankara tıngır mıngır’ dersem, ne dersin?” Bir şey demedi, elbette. Nedenini çok sonraları anladım. Salâh Bey Tarihi’nde yerim yoktu. Düşündüm. Ankara Sevinci için “Ankara takur tukur” desem olmaz, kuru olur çünkü; “Ankara tiril tiril” desem, resmi giysiler için uygun […]
Devamını Oku
DÜŞLER KENTİ ANKARA Öyle değil midir? Ankara’nın bir “düşler kenti” olduğunu 1987’den beri haykırırım, da herkes duyar mı, kimse duymaz mı? Kimisi duyar da duymazdan mı gelir? Bastığı toprağı ayağının altında kendi varlığı için anıt kaidesi ya da çöp zannedenler ayırt etmez, edemez zaten bunu. Bir de portal alanı çizmişim Ankara Ankara Güzel Ankara şiir […]
Devamını Oku
Ankara, her bir sokağında ayrı bir hikâyenin, her köşesinde farklı bir dönemin izini taşıyan bir şehir. Bu nedenle var olan binaları, parkları, sokakları, caddeleri ve mekânları da bizlere çok şey anlatabiliyor. Cumhuriyet modernizminin planlı başkenti olma mirasını omuzlarında taşıyan bu şehir, bu güçlü mirasla birlikte kendini yenileme potansiyelini de her zaman bağrında saklar. Bugünlerde Çankaya’nın […]
Devamını Oku