Özge Mumcu Aybars
Tüm Yazıları
Gidersen Bu Kent Yıkılır Mı?
Ana Sayfa Tüm Yazılar Gidersen Bu Kent Yıkılır Mı?

Geçtiğimiz ay kaybettiğimiz şair Ahmet Telli’den sonra, şiirlerini yeniden okudum. “Gidersen Yıkılır Bu Kent” şiiri, ilk bakışta bir ayrılık şiiri gibi. Bu şiirin asıl gücü, ayrılığı yalnızca iki insan arasındaki bir mesele olarak bırakmamasında yatıyor. Kent, kuşlar, fesleğenler, otobüs durakları, caddeler, yağmur ve ışıklar bir ayrılığın içinde. Bir insanın varlığı yaşadığı şehrin coğrafyasına dağılır; gidişi […]

Geçtiğimiz ay kaybettiğimiz şair Ahmet Telli’den sonra, şiirlerini yeniden okudum. “Gidersen Yıkılır Bu Kent” şiiri, ilk bakışta bir ayrılık şiiri gibi. Bu şiirin asıl gücü, ayrılığı yalnızca iki insan arasındaki bir mesele olarak bırakmamasında yatıyor. Kent, kuşlar, fesleğenler, otobüs durakları, caddeler, yağmur ve ışıklar bir ayrılığın içinde. Bir insanın varlığı yaşadığı şehrin coğrafyasına dağılır; gidişi ise yalnızca bir yokluk değil, bütün bu coğrafyanın anlam değiştirmesidir. Peki, bir insan giderse gerçekten yıkılır mı bir kent? Kent yıkılmaz ama kentin kültürel dokusu yıkılır.

Kentte sabah güneş yeniden doğar, otobüsler işe gitmeye hazır yolcuları almaya yine duraklara yanaşır. Trafik farklı arabalarla yine aynı caddelerde akar. Gece reklam panolarının ışıkları yanar, kahveler dolar, kuşlar akşam olduğunda kendilerine sığınacak bir yer bulur. Bir yerlerde birileri fesleğenleri sulamaya devam eder. Hayatın devam etme konusunda bir kararlılığı vardır. Büyük kayıplar yaşansa da gündelik hayat ritmi bozulmaz. 

Bir insanın gidişiyle, insanın belleğinde yaşayan bir kent ortadan kalkar. Aynı yere gidersin, o yoktur. Fesleğeni sularsın, o yoktur. Kentler sadece binalardan, yollardan ve meydanlardan oluşmaz ki. İnsanlar yaşadıkları yerlere anılar yükler. İnsan belleğinde bir sokak sadece sokak değildir; bir karşılaşmanın, bir bekleyişin ya da bir vedanın mekanı olabilir. Bir otobüs durağı, eve gidişin, bir park öpüşün, bir kahve kahkahanın, bir apartman önü kapının çalmasını beklemenin, bir bank, iki kişinin yağmur altında olduğu anıların bir sembolü haline gelir.

Resmi haritanın üzerinde görünmeyen, duygusal katmanlı bir kent kurulur. Bu kentin sokak isimlerini belediyeler belirse de, o sokakta beklenmiştir, diğerinde gülünmüştür, şurada son kez görülmüştür. Ahmet Telli’nin sevgilinin adını otobüs duraklarına yazması ve öpüşülen yerleri onun adıyla anması da tam olarak bunu anlatır. Sevilen insan, kentin içinde yaşar. Belki de gittiğinde tamamen kaybolmasın diye.

Zaman akar, insanlar gider, mekânlar değişir. Bir dükkan kapanır, bir ev kentsel dönüşüme girer, boş bir arsa apartmana dönüşür. Çocuklukta çok büyük görünen bir sokak yıllar sonra küçücük bir patika gibi gelir. Bazen aynı yere dönüldüğünde bellek ile bugün birbirini tutmaz. “Burada mıydı?” sorusu bu yüzden yalnızca mekana ilişkin olmaz. Geçmişin gerçekten yaşanmış mıdır?

Unutuluş yalnızca bir insanın yüzünün ya da sesinin silinmesi değildir. Bir zamanlar birlikte yaşanmış dünyanın tanıklarının giderek azalması. Geçmiş hiçbir zaman yalnızca tek kişinin belleğinde durmaz. Ailelerin, dostların, komşuların, birlikte yürünmüş insanların belleğinde zaman katmanlarına doğru bölünerek zihinde yaşar. Tanıklar azaldıkça bazı hikâyelerin dayanakları da kaybolur. Unutuluş, bazen bu ortak hafızanın çözülmesidir.

Kent ise bütün bunların karşısında ikili bir işleve sahiptir. Bir yandan sürekli değişerek eski izleri siler; diğer yandan hiç beklenmedik bir anda geçmişi geri getirir. Bir koku, bir yağmur, bir şarkının ilk birkaç notası ya da bir sokak köşesi yıllardır sessiz kalan bir anıyı yeniden bugüne taşıyabilir. Telli’nin fesleğenleri ve kuşları da belki de bu nedenle güçlü. Bellek çünkü küçük ama değerli ayrıntıları kendine saklar.

Ankara gibi sürekli dönüşen kentlerde bu duygu daha görünür hale gelir. Aynı caddenin altında farklı dönemlere ait başka caddeler, aynı mahallenin içinde başka hayatlar vardır. Artık olmayan evler, kapanmış dükkânlar, değişmiş meydanlar ve farklı kuşakların birbirinden habersiz anıları üst üste birikir. Herkes aynı şehirde yaşar ama herkesin kenti aynı değildir. Birinin beklediği durak, diğerinin yalnızca önünden geçtiği bir yerdir.

“Gidersen yıkılır bu kent” dizileri bir kişisel belleğin katmanlarını anlatır. Kent yıkılmaz. Kuşlar kaybolmaz, otobüsler duraklara uğrar, fesleğenleri belki başka biri sulayacaktır. Ama iki insanın birlikte kurduğu görünmez kent ortadan kalkar. Bazı sokaklar eski anlamını yitirir, bazı yollar kullanılmaz hale gelir, bazı sokaklara bir daha gidilmez.

Yine de unutulmak ile hiç yaşamamış olmak aynı şey değildir. Bellek, mekanın içinde iz bırakmanın başka yollarını bulur. Bir fotoğraf, bir cümle, bir sokak adı, bir koku ya da bir başkasının hatırlaması geçmişin küçük parçalarını taşımaya devam eder. Kent kalır, insanlar değişir. Ama her kuşak, yaşadığı şehrin içine kendinden görünmez bir katman bırakır.

Dünyamızdan Ahmet Telli geçti. Şiirinin kuvveti, nahif ve mahcup gülümsemesi ve belleğimize sinen dizeleriyle hayatımıza dokundu. Şiirleriyle, şehirlerin belleğinde yaşamaya devam edecek, fesleğen kokusunda ve kuş uçuşunda, geçtiği sokaklarda…

Yazarın Diğer Yazıları
Ankara’da sonbahar

Önce bir yaprak kıvrılarak düştü, sarılaşmıştı… Kuruyup ayağının altında hışırdamasına az zaman kalmıştı. Düşüncelerinden sıyrıldı. Yaz bitmişti, sarı yaprak gelecek kışın habercisiydi. Ah sonra, kaldırımlarda biriken, rüzgârla savrulan, yağmurla yere yapışan yapraklar olacak, toprağı örtecekti kışın, şanslıysak karı da görecekti… Günler kısalmaya, sabahın ışığı gecikmeye, akşam erkenden gelmeye başlamıştı. Gündemin kurşun ağırlığına havanın kararması da […]

Devamını Oku
Gidersen Bu Kent Yıkılır Mı?

Geçtiğimiz ay kaybettiğimiz şair Ahmet Telli’den sonra, şiirlerini yeniden okudum. “Gidersen Yıkılır Bu Kent” şiiri, ilk bakışta bir ayrılık şiiri gibi. Bu şiirin asıl gücü, ayrılığı yalnızca iki insan arasındaki bir mesele olarak bırakmamasında yatıyor. Kent, kuşlar, fesleğenler, otobüs durakları, caddeler, yağmur ve ışıklar bir ayrılığın içinde. Bir insanın varlığı yaşadığı şehrin coğrafyasına dağılır; gidişi […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Eylül gelince Ankara gençleşir

Kızılay, Cebeci, Beşevler, Bahçelievler, Emek, Balgat, 100. Yıl, oradan Eskişehir yolu ve oradan da Hacettepe, ODTÜ, Bilkent hattının bir temmuz-ağustosta, bir de eylülün sonlarına doğru tepeden fotoğrafını çekmek mümkün olsa keşke. Benim gözümde, tepeden değil belki ama yerden çekilmiş çok fazla görüntüsü var bu hattın. Biraz anlatmam gerekirse, temmuz-ağustosta her yer bomboş, trafik hep rahat, […]

Devamını Oku
Ankara’da güz, edebiyat ve zaman

UYANAN ŞEHİR “Son kuşlar da geçiyor / Biten bir sevda gibi / Uyanıyor Ankara…” Murat Yetkin’in şiirinden Eftal Küçük’ün bestelediği ve Çağdaş Türkü’nün seslendirdiği bu şarkı, şehre yabancı olanlarda bile bir “Ankara” duygusu yaratıyor. Hele mevsim sonbaharsa, tanıdık bir şehrin bildik bir havası etrafınızı sarıyor. Şarkının dizelerindeki gibi “Uyanıyor Ankara”: Günün ilk ışıklarıyla insanlar sokaklara […]

Devamını Oku