Ayça Örer
Tüm Yazıları
Gazinoda Bir Memur
Ana Sayfa Tüm Yazılar Gazinoda Bir Memur

Düttürü Dünya’nın vizyona girdiği 1988’de, sinemaya gitme alışkanlığının yavaş yavaş bittiği video günlerindeydik. Biz yine de sinemaya gittik. Müziklerini Tarık Amca’m (Tarık Öcal) yapmıştı ve film Ankara’da geçiyordu. Bu da onu beyaz perdeden izlemeye değer yapıyordu.  Ankaralı değilsek de Ankara’ya bağlı bir aileydik. Mesela babaannem, bütün ailesi ve kökleri İstanbul’da olsa da Ankara’nın rutubetsiz havasını […]

Düttürü Dünya’nın vizyona girdiği 1988’de, sinemaya gitme alışkanlığının yavaş yavaş bittiği video günlerindeydik. Biz yine de sinemaya gittik. Müziklerini Tarık Amca’m (Tarık Öcal) yapmıştı ve film Ankara’da geçiyordu. Bu da onu beyaz perdeden izlemeye değer yapıyordu. 

Ankaralı değilsek de Ankara’ya bağlı bir aileydik. Mesela babaannem, bütün ailesi ve kökleri İstanbul’da olsa da Ankara’nın rutubetsiz havasını görünce doğup büyüdüğü şehri unutmuş, “yazın sıcak olsa da nem yok” diyerek buraya methiyeler düzer olmuştu. Dedem zaten her şeyin en nizamisini sevdiğinden, Ankara’nın (en azından gözünün gördüğü) sokaklarının cetvel titizliğinde çizilmiş olmasından hoşlanır, her sabah Bahçelievler’den çıkıp Nokta Durağı’ndaki fırına yürüyerek gider gelir, her seferin sonunda da “Hava çok kirli, sokaklar kalabalık, bugün otobüs bozulmuş” diye havadis taşırdı.

Ankara o zaman da tevazunun başkentiydi. Haberler dışında pek fazla ortalarda olmazdı. Onu sinemada görmek büyük meseleydi. Hangi sinemaya gittiğimizi inan olsun hatırlamıyorum. Yazıyı yazarken baktım, o tarihlerde Arı Sineması kapanmış görünüyor. Demek ki başka yerde izlemişiz. O zaman çıkışta, Arı Pastanesi’nde profiterol de yememişimdir. Bu detayların hiçbiri bende yok ama şu his çok canlı: Yorgun Kemal Sunal yavaş yavaş Kale’nin yokuşlarından çıkıp şehri arkasında bıraktığında, ona bakıp “Babama ne çok benziyor” demiştim. 

Babama benzeyen Dütdüt Mehmet değildi aslında, haliydi. Bütün gece pavyonda çalmış, buna karşın kravatını çıkarmamıştı. Kravat aslında bürokrasiyle iç içe olsa da pavyonla ancak Ankara’da yan yana gelebilirdi. 

Babam Haluk’la Dütdüt Mehmet’i ayıran bir özellik vardı. Mehmet bir devlet dairesine en azından odacı statüsünden kapak atmaya çalışıyordu, babamsa zaten o dairenin içindeydi.

80’lerin Ankara’sında akşam inerken her şey yavaşlar, renkleri silikleşir, böylece Şato Yazar’ın, Saray’ın, İnci’nin ışıkları daha görünür olurdu. Babam ve arkadaşları, gri metal dolaplı sıkıcı işlerinden çıkar çıkmaz, kendilerini bu renklerin içine atarlardı. 

Tabii ki bir memurun müzisyenlik yapması olacak iş değildi ama babam, arkadaşı Potuk lakaplı Tunca, Mesut gibiler için asıl memur olmak tesadüftü. Babam Mülkiye sıralarında başladığı saz caz işlerine o kadar sarmıştı ki okulu boşlamış, boşlamasına “Zaten ortalık karışık” kılıfı bulmuş, okulun karışıklığından pek uzak durmadığı da gözaltına alındığında anlaşılınca kızılca kıyamet kopmuş, nihayet bir devlet dairesine sokulmuş, liseli olarak kalması daima başına kakılmış, o da bütün bunlara nazire yaparcasına ikinci hayatını, müzisyenliğini sakınmadan yaşamaya başlamıştı.  

Babam sayesinde çocukluk hayatımın kısmi küllisi gazino yazıhanelerinde geçti. 3 yaşıma geldiğimde pistlerde esmeye başlamış, insanların en mutlu günlerinde tanımadıkları bir çocuk olarak sahnelerde boy göstermiştim. Ne zaman ki Ankara troleybüslerinde Nurhan Damcıoğlu konserleri vermeye başladım, o zaman ailede ikinci bir Mülkiye vakasını kaldıramayacak olan dedem olaya el koydu ve sahne hayatım sona erdi. Babam ise Ankara’da çoktan küçük çaplı bir şöhrete kavuşmuştu. Saza da hâkimdi gitara da. Fantezi müziğe de ayak uydururdu, flamenkoya da. Ağzı laf yapardı; her zevke, her kesime uyardı. Gazino hayatı düğün hayatına döndüğünde de bu sayede popülerliğini korudu. 

Maltepe o zamanlar düğün salonlarının, şık lokallerin mekanıydı. 90’ların ortalarına doğru yaldızlar dökülmeye, düğün salonları eskisi kadar iş yapmamaya, bir kısmı revülere, pavyonlara dönüşmeye başladı. Akşam üzeri camları karartılmış minibüslerin içinden inenleri gözetlemek için soteye yatanlar, minibüsle pavyon arasındaki 100 metrelik yolu görmeye can atanlar türedi. Bu işlerin tadının kaçması o günlere denk gelir.

Devlet dairesinde çalışan bir memurun müzisyenliğe devamı hoş karşılanmıyordu elbette. 80’lerin tozu dumanı, doksanların hayhuyu arasında işgüzar amirlerin buna dikkat kesilecek hali yoktu ama ortalık durulur durulmaz ilk baktıkları yer orası oldu. Eşin dostun düğününde çaldıracak garanti bir tanıdık ihtiyacı azalınca hayatımız başka bir yere doğru itelendi ve memur müzisyenler giderek seyreldi. Şimdi sanmıyorum ki o günlerdeki gibi hayatını gururla taşıyan bir örneğine denk gelelim. 

Bazen sabaha kadar çalan, sabah da hiçbir şey olmamış gibi işinin başına dönen babam için zordu o günler. Bana dehşetli hikayeler anlatmaya bayılır, GMK bulvarında yürürken durduk yere bir dükkân gösterir “Bak burada sabah ben geçerken fareler vardı, çok pistir bakma böyle temiz durduğuna” derdi. Ben henüz gördüklerimi anlayacak yaşta değildim, fakat Düttürü Dünya’nın anlattığı dünyanın bizim Bahçelievler’deki dünyamızdan farklı olduğunu, babamın o dünyayla bizimkisi arasındaki incecik çizgide durduğunu, aslında ipini bir koparsa çat diye o yana düşeceğini seziyordum.

Yine de memurluk bir kapıydı. Garantiydi. Bütün kusurları örten halı gibiydi, saçak altına süpürülünce olan biten yok oluyordu. Gece yüzüne kezzap atılan solistler, karısı kaçan çalgıcılar, çocuğu evde sobadan ölen bekçiler, ispirtoya alışmış âşıklar… Onlar garantisizdi, sigortasızdı. 

Bir gün babam TRT’ye çıktı. Arkada gitarıyla görünce, utançla sevinç arasında gittim geldim. Demek ki benim çocukluk dünyamda utandırılıyordu müzisyenler. Sonra sorunca, “Beğendin mi, arkadaşlarına söyledin mi?” deyince kısa bir sessizlik oldu aramızda. 

Yıllar sonra büyüyüp Ankara Kalesi’ne beraber tırmandığımız bir günde Düttürü Dünya’nın yokuşlarını izledik beraberce. Babam artık emekliydi, sağda solda çalması nadirdi. Ara ara arkadaşlarına konserler verir, biz de “Benim babam da çalar” diye övünürdük. 

Öldüğünde gitarla afili bir fotoğrafını buldum. Kravatsızdı. “Demek ki memurlukla müzisyenlik yan yana gelmiyormuş” diye düşündüm.

Yok, o değildi aslında yan yana yakışıksız bulduğum. Ne olduğunu anlatırım bir gün.

Yazarın Diğer Yazıları
Başkentim Ankara

Ben çocukken, Ankara griydi. Sıhhiye Köprüsü’nün altından geçtiğimizde gözlerimi kapamak ister, o karmaşadan ölesiye korkardım. Babaannemin eline sıkı sıkı yapışarak Abdi İpekçi Parkı’na vardığımızda gördüğüm heykel, bu sefer korku yerine bir sakinlik verirdi bünyeme. Metin Yurdanur bu eseri yaparken ne düşünmüştü bilmiyorum ama bana uzanan bir yardım eliydi onlar.  Ankara’yı sevmeyen herkesin diline doladığı griden […]

Devamını Oku
Gençliğin Dinamosu Bir Semt: Bahçelievler

İki katlı evleri, caddeler kadar geniş sokaklarıyla Bahçelievler çocukluk rüyamızın ayrılmaz bir parçasıydı. Cumhuriyet Ankara’sının gözde semtlerinden olan mahallede bir zamanlar bakanlar oturuyor, sokaklarında atla gezinti yapan askerlere rastlanıyordu. Bugün belki o eski görkemi yok ama yine de hâlâ Ankara denince ilk akla düşenlerden. Mahalleye henüz Zürih Pastanesi gelmemişti ama Şişman Pastanesi hâlâ yerindeydi. Seda […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku