Nebil Özgentürk
Tüm Yazıları
Gazeteciydi, Ankara’da… Memleket şiirleri, dört bir yanda! Ahmed Arif
Ana Sayfa Tüm Yazılar Gazeteciydi, Ankara’da… Memleket şiirleri, dört bir yanda! Ahmed Arif

1968’de Hasretinden Prangalar Eskittim’i yayımladı. Bir okur patlamasıydı ki nikâh davetiyesi yerine dahi kullanıldı kitap. Okunsa da para etmiyordu ne yazık ki, dönem yine korsan kitap dönemiydi! Ahmed Arif için Siverek, çocukluğu demekti… Çocukluk anıları demekti. Her ne kadar Diyarbakır’da doğmuşsa da alfabeyi söktüğü, ilkokulu okuduğu bir Anadolu diyarıydı… Siverek’in sokak aralarını hiç unutmadı… Sapanla […]

1968’de Hasretinden Prangalar Eskittim’i yayımladı. Bir okur patlamasıydı ki nikâh davetiyesi yerine dahi kullanıldı kitap. Okunsa da para etmiyordu ne yazık ki, dönem yine korsan kitap dönemiydi!

Ahmed Arif için Siverek, çocukluğu demekti… Çocukluk anıları demekti. Her ne kadar Diyarbakır’da doğmuşsa da alfabeyi söktüğü, ilkokulu okuduğu bir Anadolu diyarıydı… Siverek’in sokak aralarını hiç unutmadı… Sapanla köşe kapmaca oyunlarını da… Hiç kimse sapanı onun kadar iyi kullanamazdı. Dost meclislerinde yıllarca anlatıp durdu sapanının kudretini!.. Türkçe değil Arapça konuşuyor diye bir mahalle büyüğü sokak ortasında falakadan geçirilmişti de falakacı polisi, sapanla taş yağmuruna tutmuş, polis, kendini güç bela kurtarmış o da sırra kadem basmıştı. Ama bir o kadar da adı, yiğitliğiyle efsaneleşmişti…

Babası Hikmet Bey’in kaymakamlık yaptığı Siverek’i çok sevmiş, arkadaşlarını hiç unutmamıştı. Cumhuriyet törenlerinde tozu dumana katarak geçen atlı Kurtuluş Savaşı gazilerini de hep tebessümle hatırlardı Ahmed Arif…

Sonra… Siverek gerilerde kaldı Arif için, ilk gençlik yıllarında Afyon’a, Ankara’ya geçti… Şiire sevdalandı ama şiir ki hayatının baharı da oldu kâbusu da yıllar yıllı… Ne zaman bir şiir yazsa, karakolda buldu kendini, şubede, hapiste, işkencede… Polis sorguları hiç eksik olmadı, daha yazım aşamasındayken şiirleri polisin eline geçerdi kimi muhbir vatandaşların ihbarıyla… 40’lar, 50’ler acı ve hapislikle geçti Ahmed Arif için… Ama o dönemler ki kitaplar yasaklansa da şiirleri okumak yasaklanamıyordu, dilden dile gönülden gönüle gizlice de olsa ezberleniyordu Arif şiirleri…

Urfa’nın, Siverek’in, Diyarbakır’ın ve kokusunu sindirdiği o bölge insanlarının sıkıntıları da şiirine yansıdı başı belaya girme pahasına… Hiç unutulmadı mesela “33 kurşun” şiiri; Van’ın Özalp ilçesinde General Mustafa Muğlalı’nın emriyle kurşuna dizilen 33 kaçakçının hazin hikâyesi, onun şiiriyle on yıllara taşındı! Şiiri yazdığı dönemde polis yine ensesindeydi, sabaha kadar işkenceden geçti, sonunda halsiz bedenini boş bir arsaya attılar. Sabah çöpçüler bulduğunda köpekler başına üşüşmüş, öldüğünden emin olmayı bekliyorlardı.

Kısacası, ne zaman bir tutuklama furyası başlasa Ahmed Arif de ilk sıralarda yer alıyordu. Cezaevi cezaevi dolaşıp duruyordu… Diyarbakır’da, Urfa’da, Siverek’te mapus damlarında yattı. Bu yüzden ki felsefe eğitimini tamamlayamadı. 

1950’lerin sonunda  Ankara’ya yerleşmişti. 

Medeniyet, Öncü ve Halkçı gazetelerinde redaktör yani düzeltmen olarak çalıştı. Türkçesi mükemmel şaire yakışırcasına hem de. Acımasızca düzeltiyordu imla hatalarını, anlam bozukluklarını. Bu arada 1967 yılında Ankara’da tanıştığı Aynur Hanım’la evlendi, 1972 yılında oğlu Filinta dünyaya gelmişti. 

Sosyalist kimliğini sürdürmekten vazgeçmiyordu elbette. Dönemin Ankaralı, değerli röportaj gazetecisi Fikret Otyam’ın sayfalarında, şiirlerinden bölümler yayımlanınca Arif’in şöhreti arttı. 

Şiirlerinin toplandığı tek kitabı Hasretinden Prangalar Eskittim 1968’de yayımlanacaktı. Rekor üstüne rekor, ilgi üstüne ilgi yaşanacaktı; baskısıyla, dilden dile yayılmasıyla… 

Ahmet Kaya, Cem Karaca, Rahmi Saltuk, Zülfü Livaneli, Ankara’da yaşayan büyük şairimizin şiirlerinden besteler yapacaktı. 

Bir süre sonra gazeteciliği bıraktı. Ankara’yı terk etmedi. Sevdası gibi!

Dostlukları mı?..

Fazla görünmezdi usta zaten ortalıkta. Cemal Süreya, Canip Yıldırım, Cemalettin Ünlü, Nedret Gürcan, Muzaffer Erdost ve Adnan Binyazar gibi yine Ankara’yı mesken tutan edebiyatçı dostlarıyla dönemin sanatçı mekânlarında buluşmalar ve memleket sohbetleri, o kadar… 

Röportaj vermeyecekti hiç, gazete ya da dergilere demeç de… Ancak 1989’da şair ve gazeteci Refik Durbaş ile uzun, çok uzun bir sohbet yaptı yayımlanmak üzere. Ankara’da, evinde… 

Usta ve daha genç olan iki şair arasındaki söyleşi, önce Cumhuriyet gazetesinde yayımlandı, sonra kitaplaştı. 

*

Yoksulluk ve yoksunluksa sıradandı Ahmed Arif için. Düşünün ki bir okur patlaması yapan, hatta nikâh davetiyesi yerine dahi kullanılan Hasretinden Prangalar Eskittim kitabı, okunsa da para etmemişti ne yazık ki, dönem yine korsan kitap dönemiydi! 

Evini geçindiremiyordu…

Yeni doğan oğluna Filinta adını vermiş, gözü gibi korumaya büyütmeye çalışıyordu onu… Ama ne oldu? 

Öylesine sorun yumağı bir hayattı ki şiir yazmıyordu, yazsa bile kitaba dönüştürmüyordu. İlk kitabı eskidikçe değer kazanıyordu da yeni kitap hiç gelmedi bir türlü… Ve böylece geliri de kıttı!

Öyle ya…  

Rahmi Saltuk’un, şiirlerini müzikle destanlaştırmasına, sonrasında ise Ahmet Kaya’nın çokça şiirini milyonlara ulaştırmasına rağmen… Kaya ki sağcısıyla solcusuyla bütün bir toplumun belleğine kazımıştı Arif’in şiirlerini. Buna rağmen yüksek tevazulu Arif bunlardan mutlu oluyordu da siyah beyaz zamanlar, şiiri gelire dönüştürmüyordu bir türlü!

HAZİRANDA ÖLMEK ZOR!

Evet… 

Ahmed Arif, 2 Haziran 1991’de genç sayılacak bir yaşta bu dünyadan göçüp gitti, “Haziran’da ölmek zor!” diyordu dostları ama onun yaşamı da zordu ne yazık ki… Ve ölümünden sonra bakın neler oldu…

O tek kitabın şiirleri tek tek hafızalara kazınacak, şiir akşamlarının değişmezi olacaktı. Ahmed Arif’in adına müze kurulacaktı ki devlet eliyle bir anlamda heba edilmiş bir şaire devlet eliyle bir taçlanmaydı durum! 

Diyarbakır’daki müzenin bir anlamı vardı. 

Sözlü kültürü dilden dile aktaran dengbejlerin kayıtları, Kürt yazılı kültürünün öncüleri sayılabilecek yazarların, şairlerin kitapları ve fotoğrafları vardı.

Ahmed Arif Edebiyat Müze Kütüphanesi, hem Siverekli hem Diyarbakırlı ozanımıza ithafen 2011 yılında açılmıştı. 

Kütüphanedeki kitaplardan, yasakların kırılmasıyla yazılarını ve yayınlarını çoğaltan edebiyatçıların, dengbej kültürünü nasıl temel aldıklarını anlatan satırlar yansıyordu.

Bir de boylu boyunca “ANADOLUYUM BEN” dizeleri kaplıyordu bir duvarı…

*

Ölümünden çok sonra, Yurdum Benim Şahdamarım adıyla bir şiir kitabı da yayımlanacaktı! Daha çok yurt sevgisini anlatan şiirlerinden oluşuyordu bu kitap, oğlu Filinta’nın babasına hediyesiydi, gökyüzünden bakacaktı kitaba Arif!

Babasının onurunu hep taşıdığı gibi bazen de soyadından dolayı engellere uğrayan oğul Filinta Arif, bir tesadüf ki 20’nci yüzyılın büyük Rus edebiyat adamı, yitip giden ezilenlerin romancısı Tolstoy’un üçüncü kuşaktan torunu sayılan Natali’yle evlenecekti! Arif ve Tolstoy kanlarını bir DNA’da buluşturan çocuk hayaline girişeceklerdi bir masal tadında Filinta ve Natali…

Devlet adamları Ahmed Arif’in şiirlerini okuyacaktı meydanlarda! Ve 2012’nin Eylül ayının son günlerinde Siverek meydanlarında 30 bin kişi hep bir ağızdan Ahmed Arif’in “Anadolu” şiirini okuyacaktı… Aralarında, Ahmed Arif’in okul arkadaşlarının torunları da vardı, sapan çevirdiklerinin üçüncü kuşaktan akrabaları da… Şiir yazılmakla kalmamıştı! Anadolu bağrına basmıştı. 

Ahmed Arif mi? Yine gülümsüyordu gökyüzünden!

Yazarın Diğer Yazıları
Ankara’nın Şairi…

Aslında hangimizin yolu Ankara’dan geçmiyor ki?  Bedenen olmasa da ruhen Ankara’dan gelip geçiyoruz; kulağımızı Ankara’dan gelecek haberlere veriyoruz. Hayat yolculuğumuza 100 küsur yıldır Ankara karar veriyor.  Yasalar, hassasiyetler Ankara merkezde, Meclis’te oluşuyor ve  tüm yurda yayılıyor.  İçinden, işinden Ankara geçmeyen meselemiz yok. Bazen derdimizin, bazen de coşkumuzun kaynağı meseleler!.. Hele ki son yıllarda Ankara’ya gitmek, […]

Devamını Oku
Hem Düşünürür Hem Gülümsetirdi: Levent Kırca

Ah benim güzel abim, Levent Abi’m… Dostlarımın arasında en sevdiklerimdendi, en iyi anlaştıklarımdan biriydi… Zaman nasıl da hızla geçiyor! Ölümünün ardından 10 yıl geçmiş. Ve… Yaşasaydı şimdi, 75 yaşında olacaktı. 12 Ekim 2015’te kaybettik Levent Kırca’yı. Özlüyoruz, özlüyorum tabii ki… Çocuktum, Ankara’dan yayın yapan siyah beyaz ekrana adeta tutulmuştuk; karşısına geçmek için can atıyorduk. 1973, […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku