Buraya başkent diyorlar, ben okuduğum şehir diyorum. Geleli iki seneyi geçti, hâlâ geceleri burnum tıkanıyor, sabah ayazı yüzümü yakıyor. Sevdiğim şeyler var ama alışamadıklarım daha fazla. Neden her cadde, her sokak, her köşe başı bu kadar ciddi, neden insanların yüzü selam verirsen sopa yiyeceğin gibi asık? Hem neden sabahın bu saatine ders koyuyorlar, neden 481 […]
Buraya başkent diyorlar, ben okuduğum şehir diyorum. Geleli iki seneyi geçti, hâlâ geceleri burnum tıkanıyor, sabah ayazı yüzümü yakıyor. Sevdiğim şeyler var ama alışamadıklarım daha fazla. Neden her cadde, her sokak, her köşe başı bu kadar ciddi, neden insanların yüzü selam verirsen sopa yiyeceğin gibi asık? Hem neden sabahın bu saatine ders koyuyorlar, neden 481 numaralı otobüste hep aynı şoför var? Bet suratlı herif. İlk karşılaşmamızda salak gibi “Günaydın abi.” dedim. Cevap ne oldu? “Ayakkabını bağla da geç!” Emir addedip hemen oracıkta eğilmeme mi yanayım, arkamda duran kızların kikirdemesine mi? Üstelik temiz çamaşır kalmadığından annemin koyduğu mavi donu giymiştim. Kızlar kesin ona gülmüştür. Altı üstü “günaydın” diyecekken beni rezil etti gıcık herif. Sana ne benim ayakkabımdan? Aklınca buranın patronu benim mesajı verecek.
O günden sonra bir daha selam vermedim ben de, bastım geçtim. Otobüse binen yüzlerce öğrenciden biriyim, farkında bile değildir. Ben de umursamıyorum. Yine de her sabah gördüğüm biriyle ahbap olmak, ne bileyim dizilerdeki gibi “Hayri Abi nasılsın?”, “İyiyim koçum sen nasılsın?” gibi bir ilişki, ortalığı ısıtırdı sanki. Şoförün adını, durakta camdan simit uzatan adamdan duydum. En başında öyle terslenmeseydi, varlığı benim için otobüsün mekanik bir parçasından farksız olacaktı. Şimdi ise koca otobüste ondan başka insan yokmuş gibi her yaptığı gözüme batıyor. Bunun psikolojide henüz öğrenmediğimiz bir karşılığı vardır kesin. “Okuduğunuz bölümü günlük hayatınıza uyarlayın, gözlem analiz yapın.” diyen hocalara da kuruluyorum. Her şeyi psikolojiyle ilişkilendiremem ki.
Sabahları donuyorum. Arkadaş, soğuğun da bir merhameti olmalı, böyle insanın ciğerini yakmamalı! Hayri Efendi üşümüyor galiba, hâlâ göbeğini geren kısa kollu beyaz gömleğini giyiyor. Saçlarının aksine siyah kalan kaşları, tüm dünyayla birlikte mevsimlere de isyan hâlinde. Aksi gibi hep de şoför mahallinin sağ çaprazında boş yer oluyor. Onca yolu ayakta gitmekten iyidir deyip oturuyorum. Çoğu kez kulaklığımı takıyorum, uykuya doymayan gözlerimi hareketli şarkılarla diriltmeye çalışıyorum. Ona bile karışıyor sanki Hayri. Camdan dışarı bakıyorum Hayko çalıyor, kafamı çevirince elektro gitarlar susuyor, yerine Ankaralı Coşkun elektro sazına vuruyor.
Neyse ki bindikten üç durak sonra sinirim yatışıyor. Genellikle kırmızıya takıldığımız o trafik ışıklarında, kaldırımı gökkuşağına çeviren o kızı görüyorum. Çiçekleri kovalara tasnif ediyor. Kırmızı, sarı, pembe… Kendi ise içlerinde bir mor menekşe. Bu saatte işbaşı yaptığına göre otobüsteki kızlarla aynı saatte kalkıyordur. Yalnız onlar gibi kıyafet kombinleme ya da yeni makyaj trendlerini deneme fırsatı yoktur eminim. Kampüs yerine mezata gidiyordur. Ne güzel kız diye düşünüyorum her defasında. Onu, tezgâhta görmek yerine kantinde karşılaşmayı isterdim. Ya da okul çıkışı Kızılay’da biraz yürümek, hafta sonu Tunalı’da takılmak. Neler anlatırdı merak ediyorum. Yüzündeki mahzun ifade, karakterine mi ait, yaşadığı hayata mı? Kırmızı ışık daha fazla yansa, ona âşık bile olabilirim. Çocukluğunu, babaannesiyle Türk filmi izleyerek geçiren her delikanlı bunu yaşayabilir. Neyse ki saniyeler içinde yeşil ışık yanıyor da ben kendi gerçekliğime devam ediyorum. İnene kadar otobüse, inince yaya gidilen ayaz mesafesine, kampüse varınca arkadaşlara, derse girince hocalara, ders çıkışı şehre, eve gidince makarna tenceresine, hafta sonu yeni mekânlara…
Yine diğerlerinden farksız bir 481 seferi. İçeridekiler saçma bir fıkırdanma, dışarıdakiler olağan bir koşturma içinde. Hayri Efendi ise yine tüm gıcıklığıyla vites atıyor. Benim heyheylerim tepemde. Bugün sınavım var ve ben akşam ev arkadaşımın PlayStation partisi yüzünden çalışamadım. Bunun “Hocam elektrikler kesikti” lafından bile demode bir bahane olduğunu kabul ederek telefona kaydettiğim ders notlarına göz gezdirmeye başlıyorum:
“Bilinçsiz çıkarsama, Almancası ’unbewusster schluss.’ Bilinçsiz sonuç da denilen algısal bir psikoloji terimi. Hermann von Helmholtz bulmuştur. İstemsiz, akıl öncesi ve refleks benzeri bir mekanizmayı tanımlar.”
Tekrar tekrar okuyorum ama kulağım Hayri Efendi’nin ağzıyla çıkardığı cık cık sesine takılıyor. Kulaklığımı takınca okuduğuma odaklanamıyorum, müzik olmayınca sabahın mahmur sessizliği içindeki “Hayri” seslerini duyuyorum. Notları bırakıp hınçla onu incelemeye başlıyorum. Kahvaltıda ne yedi acaba? Dişinin arasına bir şey girdiğine göre kavurmalı yumurta falan olabilir. Gerçi kavurmayı da kim kaybetmiş de Hayri bulacak? En azından ona kahvaltı hazırlayan bir karısı vardır. Kendi işini kendi görecek bir adama benzemiyor. Çocukları da vardır. Evde nasıl bir adam kim bilir? Baba köşesine oturup her şeye karışan, işler istediği gibi gitmezse hır gür çıkaran, ona dokunmayan ev sorunlarını ise yok sayan bir adam olmalı. Ona daha da gıcık oluyorum. Bildiği tek şey direksiyon sallamak, bir de bizim işimize karışmak. Yok ayakkabının bağı çözülmüş, yok çantanın fermuarı açık kalmış, yok sen şuraya otur, yok su iç! Lüzumsuz işler müdürü. Sen kendi işine baksana; git gel, kapıyı aç kapa, ışıkta dur geç…
Işıkta duruyor Hayri. İşte bizim çiçekli ışık. Telefonu montun cebine atıp başımı çeviriyorum. O da ne? Adamın biri çiçekçi kızın cılız kolundan tutup ileri geri ittiriyor. Kız iyice büzüşüyor, karşılık vermiyor. Adam, kızın bu haline daha da sinirleniyor, yerdeki çiçek kovalarını tekmeliyor. Sonra tekrar kızın üstüne yürüyor, bu kez vurmaya başlıyor. Kan beynime sıçrıyor. Benim tatlı Yeşilçam filmimde bu berbat şiddet sahnesinin ne işi var? Otobüste sesler yükseliyor. “Aa adama bak kızı dövüyor, Allah kahretsin seni, yazık kıza!” Herkes bir şeyler söylüyor ama kimse bir şey yapmıyor. Bir ara birinin ağzından “Polisi mi arasak?” lafını duyuyorum. Ben hepsinden beter haldeyim. Hiçbir şey düşünmeden, hiçbir şey söylemeden, hiçbir şey yapmadan olan biteni izliyorum. Karnımda koca bir yumruk, ağzımda acı bir tat.
“Kaptan yeşil yandı.” diye sesleniyor yolculardan biri. Arkadan gelen korna sesleri. Hayri’ye bakıyorum. Gözlerinde alevler. Bir anda el frenini çekip otomatik kapı düğmesine basıyor. Cüssesinden beklenmeyecek bir çeviklikle otobüsten inip yanlarına koşuyor.
“Bırak ulan kızı!”
Adam neye uğradığını şaşırıyor. “Sana ne be! Sen kimsin?”
Hayri adamın üstüne yürüyünce kız bir anda kendini kurtarıyor. Adam, boşa giden bir yumruk sallıyor Hayri’nin suratına. Bizimki bunu fırsat bilip adamın üstüne atlıyor, başlıyorlar boğuşmaya. Adam genç, kuvvetli, Hayri’yi yere yatırıp vuruyor da vuruyor. Kız, bir kenarda, iki eliyle başını avuçlamış, gözlerinde yaşlar. Çiçekler yerlerde. Sarı, kırmızı, pembe. Otobüste çığlıklar. Yerimden kıpırdayamıyorum. Hayri’nin kıza yaptığını yapamıyorum. Bir otobüs insan, bir şehir dolusu insan yapamıyoruz. Herkes sadece izliyor. Adamın cebindeki bıçağı görünce kalbim daha da hızla atıyor. Hayri pes etmezse yerinden çıkacak. Hayri, güç bela sesleniyor: “Kızım kaç!”
Bir karabasanda gibiyim. Bağıracağım sesim çıkmıyor, koşacağım ayaklarım kıpırdamıyor. O sırada siren sesini duyuyorum. Serseri de duyuyor, iniyor Hayri’nin üstünden. Kaçmaya kalmadan polisler tepesine biniyor. Hayri’nin de tabii. Olan biteni anlatacak Hayri. Önce bir ağzını burnunu silsin de… Kızı gösteriyor ilkin, sonra parmağıyla otobüsü işaret ediyor. “Amirim çocuklar derse geç kalmasın, başka bir otobüse nakledin.”
Öyle böyle kampüse gidiyoruz. Yolda ne kızı ne Hayri’yi düşünüyorum. Aklımda olaydan az önce okuduğum “bilinçsiz çıkarsama” notları var. Oysa sınavda başka bir soru çıkacak. Klasik sınav, 30 puan. “Sosyal psikolojide alturizm nedir? Bir örnekle açıklayınız.”
Buraya başkent diyorlar, ben okuduğum şehir diyorum. Geleli iki seneyi geçti, hâlâ geceleri burnum tıkanıyor, sabah ayazı yüzümü yakıyor. Sevdiğim şeyler var ama alışamadıklarım daha fazla. Neden her cadde, her sokak, her köşe başı bu kadar ciddi, neden insanların yüzü selam verirsen sopa yiyeceğin gibi asık? Hem neden sabahın bu saatine ders koyuyorlar, neden 481 […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku