Ayça Örer
Tüm Yazıları
Ferman da Bayram da Öğrencilerindir
Ana Sayfa Tüm Yazılar Ferman da Bayram da Öğrencilerindir

Ankara’ya rengini veren neler var diye düşünsek, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ya da asıl bilinen ismiyle ‘Mülkiye’ ilk akla gelenlerden olur kuşkusuz. Okulun nev-i şahsına münhasır geleneği ‘İnek Bayramı’ysa, baskılara, engellemelere ve soruşturmalara rağmen, öğrencilerin ve Mülkiyelilerin nezdinde varlığını sürdürüyor.  Okulun hedefi sloganından belli:  “Önce Mülkiye, sonra Türkiye”. Genç Ankara filizlenirken, yalnızca bir şehir […]

Ankara’ya rengini veren neler var diye düşünsek, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ya da asıl bilinen ismiyle ‘Mülkiye’ ilk akla gelenlerden olur kuşkusuz. Okulun nev-i şahsına münhasır geleneği ‘İnek Bayramı’ysa, baskılara, engellemelere ve soruşturmalara rağmen, öğrencilerin ve Mülkiyelilerin nezdinde varlığını sürdürüyor. 

Okulun hedefi sloganından belli:  “Önce Mülkiye, sonra Türkiye”. Genç Ankara filizlenirken, yalnızca bir şehir değil, bir ülke kuruluyordu. Bu ülkenin dört bir yanına gidecek, öğrendiklerini götürecek, götürdüğünü uygulayacak kadrolar en önemli ihtiyaçtı. Cumhuriyetin ilk yıllarında yeni bir ülke yaratılırken, okullar, yollar ve kurumlar da yine bu taze umudu inşa etmenin bir yoluydu.

O güne kadar İstanbul’da bulunan Mülkiye, devletin merkezine bu inşa günlerinde geldi. Cebeci’nin bomboş yollarında şekillenen okul binası, Türkiye’nin yeni mülki amirlerini yetiştirmek için öğrencilerini bekliyordu. 

İstanbul’dan öğrenciler gelince, bu henüz çok şey vaat etmeyen şehirde yeni şeyler yaparak can sıkıntılarını gidermeye çalıştı. Adı sonra Kazgan olarak değişecek Kazan Dergisi’nin ve İnek Bayramı’nın temelleri de o günlerde atıldı. 1937-1938 yıllarında başlayan gelenek bugüne kadar uzandı ve tarihi tıpkı Mülkiye tarihi gibi baskılara ve yasaklara rağmen ilmek ilmek örüldü. 

Mülkiye’den 1955 yılında mezun olan Altan Öymen Mülkiyel belgeselinde bu geleneği şu sözlerle anlatıyor: 

“Osmanlıca bir ferman yazılır genellikle. ‘Duyduk ki tahsildar tayfası bizim hakkımızda ileri geri laflar edüp şöyle şöyle yaparmışsınız’ diye gider. ‘Eğer gelip de özür dilemezseniz size şöyle yaparız’ diye tırmanır. Fermanlar duvarlara asılır. Günün birinde harp etmek için randevulaşır iki taraf. İdarecilerle, maliyeciler. Siyasi şube, yani hariciyeciler kendi mesleklerinin de usulüne uygun olarak son ana kadar beklerler. İki ihtimal vardır, ya hangisi kuvvetliyse bir tarafa destek verirler ya da tarafsız hakem pozunda olup iki taraf da birbirini dövdükten sonra o dayak yemiş hallerinde daha sağlam kalırlar. Bu yatakhaneden getirtilen yastıklarla yapılan bir kavgadır. Yastıklar sert değildir, bir şey yapmaz.”

Bu “kavga”dan sonra asıl eğlence vakti gelir. Bir inek bulunur, süslenir, sınıfın en çalışkanına emanet edilir ve yürüyüş başlar. Diğer çalışkanlar ineğin sağında solunda yer alır, en az çalışan da ineği arkadan takip etmekle görevlendirilir. İnek Bayramı, toplumda önder ve sözü dinlenen kişi olarak görülen imam mizanseninin okuduğu “İnek duası” ile başlar. Ülkenin o günkü durumundan, fakültede yaşananlara hepsi bayramın konusudur. Duanın ardından, Cebeci Kampüsü’nden talebeler bir inek eşliğinde, kortej halinde yürür ve yürüyüş yine Siyasal Bilgiler Fakülte’sinde sonlanır. Bu etkinliğe bandolar, mızıkalar eşlik eder hatta bir de fener alayı yapılır. 

Öğrencilerin sene sonu stresini atmak için yaptığı bu yürüyüş, Türkiye’nin siyasal koşullarından etkilenir, her zaman olgunlukla karşılanmaz.

İnek Bayramı tarihinde de böyle kırılmalar var. Hicvin öne çıktığı bu öğrenci bayramı baskı ve sansürün yükseldiği zamanlardan nasibini alanlardan. Öğrenci eylemlerinin olduğu 1970’li yıllarda ve 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nden sonra yasaklanan bayram 2017 yılında da “dini değerlere hakaret edildiği” gerekçesiyle hedef gösterildi. Bayram 2017’den sonra da benzer nedenlerle gündeme geldi, soruşturmalar, bayram da “yargılandı.”

Aradan yıllar geçse de, baskılar sonuç vermiyor, öğrenciler bayramlarından vazgeçmiyor elbette. 

Bizim aile içinse İnek Bayramı hep bir efsane olarak kaldı. Sırf bu bayrama katılmak için Kamu Yönetimi’nden kaydını aldırmayan babam da, öğrenciliği Mülkiyeli’nin hareketli günlerine denk gelen Mahir Çayan’ın dönemdaşı amcam da bayramı hakkıyla yaşayamayanlardan. Ama aileye damgasını vuran hikaye dayım, Selim Örer’e ait. 

Bu yıl vefat eden dayım için bu hikaye, “kıl payı” kurtulduğu bir anıydı. Bu yazıyı yazarken baktım, Mülkiyeliler Birliği’nde yayınlanan ölüm ilanında 86 mezunu yazıyor. 

Okulda okurken 12 Eylül sonrası yaprak kımıldamayan günlere bir farklılık getirmek isteyen Mülkiye öğrencileri çareyi bir İnek Bayramı düzenleme girişiminde bulmuş. Ancak girişim fermanların yazılmasından öteye gidememiş, okul yönetimi bir yandan, polis bir yandan öğrencileri sıkıştırdıkça sıkıştırmış. 

Henüz cezaevlerinde tek tip elbise direnişlerinin sürdüğü, 12 Eylül’ün karanlığının dağılmadığı günler. Bir iki girişim ve aslında hiç de azımsanmayacak bir bildirinin sonunda, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin kapısından çıkan dayım tam “En azından bir ses çıkardık” demeye kalmadan, arkasına takılanları farketmiş. 

Tarih tekerrürden ibaret olduğu için, gençlere karşıt görüşlüler musallat olmuş. Dayım başlamış Cebeci’den Dikimevi’ne koşmaya. Koştukça kovalanmış, kovalandıkça koşmuş ve nihayet Abidinpaşa’daki eve varınca kapıyı yumruklayarak çalmış. Annem kapıyı açıp hızla kapatmayı başarmış. Arkadan gelenler kapıyı tekmeler, yumruklarla zorlasalar da içeri girememiş ama annem korkuyla salona geldiğinde dayımı da bulamamış. O hız ve heyecanla dayım çoktan apartmanın ikinci katında olan evden atlayıp kaçmış bile…

Sonrasında bir gün şöyle demişti: “O gün o kattan nasıl atladım hala bilmiyorum. Ama bacaklarım kırılsa yine bana verecekleri zarardan daha azı olurdu… Mülkiye’nin geleneğini kıramadılar üstelik.”

Evet, güçlü köklere sahip olunca, gelenekler kırılmıyor sahiden. 

Yazarın Diğer Yazıları
Başkentim Ankara

Ben çocukken, Ankara griydi. Sıhhiye Köprüsü’nün altından geçtiğimizde gözlerimi kapamak ister, o karmaşadan ölesiye korkardım. Babaannemin eline sıkı sıkı yapışarak Abdi İpekçi Parkı’na vardığımızda gördüğüm heykel, bu sefer korku yerine bir sakinlik verirdi bünyeme. Metin Yurdanur bu eseri yaparken ne düşünmüştü bilmiyorum ama bana uzanan bir yardım eliydi onlar.  Ankara’yı sevmeyen herkesin diline doladığı griden […]

Devamını Oku
Gençliğin Dinamosu Bir Semt: Bahçelievler

İki katlı evleri, caddeler kadar geniş sokaklarıyla Bahçelievler çocukluk rüyamızın ayrılmaz bir parçasıydı. Cumhuriyet Ankara’sının gözde semtlerinden olan mahallede bir zamanlar bakanlar oturuyor, sokaklarında atla gezinti yapan askerlere rastlanıyordu. Bugün belki o eski görkemi yok ama yine de hâlâ Ankara denince ilk akla düşenlerden. Mahalleye henüz Zürih Pastanesi gelmemişti ama Şişman Pastanesi hâlâ yerindeydi. Seda […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku