“Ankara benim aziz kentim.” der Metin Altıok. Çok özlediği sanat çevrelerine, dostlarına, alıştığı yaşam biçimine hasret, sürgün yaşadığı günlerde Ankara’yı anlattığı bir yazının ilk cümlesidir. İlk gençliğidir Metin Altıok’un Ankara. İlk kurduğu evdir. Benimse çocukluğum. Doğup büyüdüğüm kent ve ilk evim. Hep anılarımda yaşamaya hasret bırakıldığım babamla kurulu bağımdır. Yıllar sonra milletvekili seçildiğim zaman yeniden […]
“Ankara benim aziz kentim.” der Metin Altıok. Çok özlediği sanat çevrelerine, dostlarına, alıştığı yaşam biçimine hasret, sürgün yaşadığı günlerde Ankara’yı anlattığı bir yazının ilk cümlesidir. İlk gençliğidir Metin Altıok’un Ankara. İlk kurduğu evdir. Benimse çocukluğum. Doğup büyüdüğüm kent ve ilk evim. Hep anılarımda yaşamaya hasret bırakıldığım babamla kurulu bağımdır. Yıllar sonra milletvekili seçildiğim zaman yeniden yaşamak üzere döndüğümde içimde özlemle karışık buruk bir heyecanla yeniden buluştuğum, izini sürdüğüm çocukluğumla birlikte yeniden dolaştığım, sokaklarda anılarla buluştuğum kent…
Ankara; aydınlanmanın başkenti, kültür ve sanatın beşiğidir. Yakın zamanda sevgili Eren Aysan’la birlikte hazırladığımız Bir Dem Ankara kitabımızla; belleğin kültürel dönüşüm ve aydınlanma için önemli bir taşıyıcı unsur olmasının bilinciyle çocukluğumuzun Ankara’sını hatırladığımız bir yolculuğa çıktık. O yıllara edebiyatçı ve devrimci anne babaların çocukları olarak, onların gözünden tanıklık etmiştik. Sivas Katliamı’nda babalarımızı yitirdikten sonra -bizi ayrılmaz bir kardeşlik bağıyla bir araya getiren büyük acının da etkisiyle- yakın tarihe yansıyan gerilemeyi deneyimlemiş iki genç kadın olarak fikir alışverişlerine damga vuran buluşma mekânlarının izinde çok yönlü bir araştırmaya dönüştü anılar. Bir kent belleği olarak adlandırabileceğimiz bu çalışma sırasında geçmişin izlerini taşıyan birçok masaya konuk olmuş gibiydik. Yetişemediğimiz dönemlerin sofralarına özendik. Kaybolan mekânları özledik. Edip Cansever diyor ya “masa da masaymış ha” diye. İşte öyle, hem çevresinde oturanlarıyla hem anılarıyla, edebiyata yansıyan boyutuyla birden fazla döneme tanıklık eden o masalar!
Ankara ev buluşmaları, misafirlikleriyle de özdeşti. Belki biraz zamanın ruhu diyeceksiniz ama bir gelenekti Ankara’da ev buluşmaları. Komşuluk, akrabalık gibiydi ilişkiler. Hemen her gece çalan kapı açıldığında evimiz/evler dolup taşardı. Entelektüel buluşmalar uzun saatler süren sohbetlere, birbirini tetikleyen ilham veren tartışmalara, birlikte yazılanlara, planlananlara uzanan bir kültürel alış veriş sunardı. Özellikle bugünlerde yeri dolmaz şekilde yokluğunu hissettiğimiz yayınlar, edebiyat, sanat ve düşün dergileri bu buluşmalarda filizlenir, yayın kurulu oluşuverirdi. Ah o masalar işte…
Doğduğum ilk evimizi pek hatırlamıyorum. Bahçelievler’de olduğunu biliyorum. Yüksek tavanlı birbirine açılan büyük salonlardan oluşuyordu. O zamanın evleri ortada bir hol ve birbirine açılan büyük odalarıyla hatırımda. Babamın yemek odasını çalışma odasına bağlayan kapısız ahşap çerçeveli geçişe astığı bir salıncağım vardı. Onu pekâlâ hatırlıyorum…
Cancan ilk arkadaşlarımdan. Annemin Kız Lisesi’nden arkadaşı Gülsüm Teyze’yle babamın İzmir Karşıyaka’dan arkadaşı Bekir Harputlu’nun kızı Can. Kıbrıs çıkarması sırasında o zamanlar defter ve kitaplarımızı kapladığımız kırmızı ve lacivert renkli kap kâğıtlarını, pencereleri ve avizeleri kaplamakta kullanıyorduk. Işık dışarıdan görünmesin diye önlem amaçlı bu kaplama nedeniyle loş sofrada yenen yemeğin ardından odalarımızda oyun oynadığımız güzel zamanlar… Babam o yıllarda daha çok ressamlığıyla tanınıyordu. Şimdilerde pek bilinmeyen bu yönü oldukça ileri yaşta yayımlanana kadar kimseyle paylaşmadığı Gezgin kitabıyla birlikte biraz gölgede kaldı. Babamın da önceliği artık hep şiirdi. Bekir Amca şiir yazıyordu. Onun ilk kitabı (belki de tek) 1962’de İzmir’de dedemin matbaasında basılmış. Kâmuran Harputlu müstear adıyla yayımlanan Baba isimli bu şiir kitabının kapağında ve içeride babamın desenleri var. Bu kitabı yıllar sonra sevgili Murathan Mungan bir müzayedede bulup benim için almış. Aldığım en güzel armağanlardan biri…
Elbette en sevgili ve kadim dostum, en eski arkadaşım Fazıl. Ahmet ve Gürgün Say, annemle babamın yakın dostları. Babam Ahmet ağabeyi gerçek bir ağabey gibi severdi. Fazıl ele avuca sığmaz inanılmaz haşarı bir çocuktu. Aramız bir yaş. O zamanlar benim kavrayamadığım bir deha. Yaramazlığı, enerjisinden ve zekâsından. Onlar bize geldi mi ben de kudururdum onunla. Koşmaca, saklambaç oyunları kahkahalarımız, bağırışlarımız bizimkileri zorlasa da şiirler okunurdu. Babamın desenleri, annemin edebiyat eleştiri yazıları, Fazıl’ın piyano dersleri. Capcanlı hatıralarla dolu iki ev, iki aileydik. Bestekâr Sokak’ta oturduğumuz yıllarda evimiz bir çatı katıydı. Beste apartmanı. Ön ve arkada camekân kaplı teraslar. Salonda bir şömine. Hemen apartmanın yanında yüksek bir salkım söğüt. Dalları camekânın üzerine saçılır. Bir sefer, Fazıl nasıl yaptıysa beni de ikna etmiş ve biz çatıda oynuyoruz. Bizimkilerin telaşı ve bizi indirmek için dil dökerek çağırışları hâlâ hatırımızda. Oysa ben aslında oldukça usluydum…
Annem ve babam için Nusret Hızır, Mehmet Ali Aybar ve Ruhi Su esin kaynağı. Aile kadar yakın isimler. Onlarla buluştuğumuzda bazen beni bırakacak kimse olmadığında saatlerce sessizce oturup dinliyorum.
O yıllar, 80 öncesi evlere baskınlar düzenleniyor. Kitaplar yasaklı ve tehlikeli! Bir gün polis Ahmet ağabeylerin kapısına dayanıyor. Bir ihbar olmalı. Kitaplar Fazıl’ın piyanosuna gizlenmiş. Polis 4-5 yaşlarındaki Fazıl’ın piyanoyu çalabileceğine pek inanmıyor. Çal bakalım deyince Fazıl’ın kitapların yüklendiği tellere aldırış etmeden çaldığı “atonal” eser Allah’tan yeterince ikna edici. Kahkahalarla anlatıldı eşe dosta günlerce bu öykü.
Babamın en sevgili dostu Sinan ve Gülsen Fişek çifti, gitmeli gelmeli buluşmaların baş kahramanları benim için. Ortak dostlardan ressam Fahir Aksoy da o yıllar hayatımızda. Babamla ortak bir sergi de açmışlardı. İstanbul’dan gelip giden Tomris ve Turgut Uyar da bazen bizde, bazen Fişeklerde kalırlardı. İşte o zaman küçük Turgut da geldiğinden benim yine en mutlu günlerim olurdu. Turgut’la her zaman çok iyi anlaşırdık. Okuma yazma bilmediğimiz zamanlarda bile peçetelere yazılar yazdığımızı düşünür, resimler yapardık. Büyüklerle birlikte dil oyunlarına meraklıydık. Onlarla ilişkimiz farklıydı. Biz eşit yurttaştık. Sözümüze değer verilir, fikrimiz sorulurdu. Sinanların evinde duvarda Fahir ağabey’in, alnının ortasında sanki kurşun yarası gibi yuvarlak bir havuç dilimi olan, bir portre resmi asılıydı. Ya da acaba ben mi onu havuca benzetiyordum? Fahir Aksoy’un naif büyüklere özenip “Rakılar içerler, resimler asarlardı” dizelerinden oluşan ilk şiirim (!) sanırım o günlerin Ankara’sına, o masaların ortamına ışık tutar. Ama çocuk aklımla karıştırdığım şeyler de olduğundan bu havuç sorgulanmalı derim.
Oruç ve Zeynep Aruoba da sık gidip geldiklerimizden. Oğulları Borağan benden hayli küçüktü. İşte İoanna Kuçuradi, Oruç ve Zeynep, Bilge Karasu bir başka çevre. O buluşmalarda felsefe tartışmaları daha yoğun. Ondan olsa gerek o yemeği de mantık yemeği sanıyordum…
Özdemir ve Ülker İnce, Nezihe Meriç ve Salim amca (Şengil) bir başka grup. En güzel masaları hazırlayan hep Nezim. Masaya diğer güzelliklerin yanına, yaşama sevincinin yanına ‘bakır kâseye çiçekleri koyan’ da o. Bana Cincibir lâkabını koyanlar da bu dörtlü. Hiç susmayıp gazoz köpüğü gibi bıcırdadığım içinmiş. Bilmeyen için söyleyeyim Cincibir: o yıllarda Ege Bölgesi’nde üretilen bir gazoz markasıydı. Şen günler, buruk günler… Babamı, annemin çevirdiği Marksizm ve Gerilla Savaşı’na da dil bilmediği halde -annem hamileyken- çevirmen olarak yazdırmışlar. Babamın başı bu kitaptan ötürü belaya girmedi ama Manisa’da dedem kahvede bu kitabı arkadaşlarına gösterdiği için üç ay hapis yatmış.
Gitmeyi en sevdiğim evlerden biri Sevda Şenerlerdi. Sevda teyzem yıllar içinde gittiği her yerden bir murano cam ağırlığı alırmış. Rengârenk her birinin içi cam üfleme kabarcıklarla, farklı şekillerle, motiflerle dolu bir dolu cam küre koleksiyonunu hiç sıkılmadan izlerdim.
Bir sabah salonun kapalı kapısının ardından bir adamın yüksek sesli anlamsız sesler çıkararak bağırışlarıyla uyandığımda yüzümdeki korkuyu gören annem açıklıyor. Ben yattıktan sonra yatılı misafir gelmiş. Salondan gelen ses, akşam konser verecek olan Ruhi Su’nun sesini açmak için yaptığı ses egzersizleriymiş. Ruhi ağabey geldiğinde bazen herkes bize gelir sabahlara kadar türküler çalınıp söylenirdi. Babamın da sesi çok güzeldi. Bazı türkülere eşlik ederdi. Zülfü Livaneli’yle de benzer toplantılarda gecenin sonu türkülere çıkardı.
Bestekâr Sokak’taki evimizi çok severdim. Metin Eloğlu İstanbul’dan bize kalmaya geldiği bir sefer yemek odasının duvarına iki güvercin deseni çizmişti. Onun kavisli dans eder gibi kıvrılan, uçuşan çizgilerinin yanına sonraki yıllarda babam da bu kez bir güvercin boyamıştı. O evden taşındığımızda geride yok olup giden sanat eserleri olarak kaldılar.
Babam annemle ayrılıp Ankara’dan gittikten sonra annemle beş yıl daha oturduk Bestekâr Sokak’taki evde. Hemen alt sokağımızda Tunus’ta Bilge ağabey oturuyordu. Her gün birlikteydik. Annemin en yakın dostu, can arkadaşıydı. Benim için yeri dolmaz bir “bilge.”
Sıtkı Erinç ve balerin eşi Sema abla, Çevirmen Tözün ve Fred Stark, Sumer Atak, Ayhan ve Selçuk Baran’la sık görüşülürdü. Bilge ağabey ve annemi o zaman öğrencileri ya da edebiyat dünyasında yetenekli gençler çok sık ziyaret eder, onlarla vakit geçirmek için gözlerinin içine bakarlardı. Murathan Mungan, Naim Dilmener, Yıldırım Türker, Ankara yıllarında yakın dostluklarıyla sık görüştüğümüz dostlar arasındaydı. Sessiz film oyunları, metin tartışmaları, çok keyifli sohbetlerle hatırladığım yeri dolmaz ev buluşmaları.
Ankara… Sokaklarında atkestanesi topladığım, her köşesinde anılarımla zamana ve hoyratlığa direnen “aziz kentim” benim.
“Ankara benim aziz kentim.” der Metin Altıok. Çok özlediği sanat çevrelerine, dostlarına, alıştığı yaşam biçimine hasret, sürgün yaşadığı günlerde Ankara’yı anlattığı bir yazının ilk cümlesidir. İlk gençliğidir Metin Altıok’un Ankara. İlk kurduğu evdir. Benimse çocukluğum. Doğup büyüdüğüm kent ve ilk evim. Hep anılarımda yaşamaya hasret bırakıldığım babamla kurulu bağımdır. Yıllar sonra milletvekili seçildiğim zaman yeniden […]
Devamını Oku
Çocukların yurdu yoktur… Tüm dünya çocuklarındır. Ama dünya zalimleri ve delileri, en büyük kötülüğü çocuklara yapıyor… Hele şu yakın zamanlara, Gazze’ye, Tahran’a baksanıza!.. Yemek ve su kuyruğunda açlık, susuzluk içinde çocuk fotoğrafları gelip geçiyor önümüzden… Ya da okula atılan bombalar… Paramparça olan kız çocukları… Yaralı ya da cansız bedenler.. Kahredici, hem de çokkk. * […]
Devamını Oku
Bu şehirde çocuk olmak; sabah okul yolunda yanaklarına vuran ayazı, öğle vakti kaldırım taşlarından yükselen sıcaklığı, akşamüstü göğü saran puslu turuncu vedayı iyi bilmektir. Havasında, gökyüzünde, anıların ve saklı kalmış çocukluk hikâyelerinin peşine düşmek bu yüzden mümkündür. Bir şairin baktığı göğe baktığını, bir tarih sayfasında sözü geçen rüzgârların sana da dokunduğunu bilirsin. Şehrin kendisi gibi […]
Devamını Oku