Eren Aysan
Tüm Yazıları
Evler… Evler…
Ana Sayfa Tüm Yazılar Evler… Evler…

Gülten Akın’ın “Evler” şiirinde dediği, “Odaları şarkı tutan ev/ biri mistik biri güncel biri öyle eski/ pancursuz, yeşile gizli, çekilmiş yarışmalardan, melâli hüzünden ayıran ev/ işte o ev”di bizim ev de… Bestekâr Sokak’ta giriş katında mini minicik, iki odalı bir daire. Orası çocukluğumun sıcacık anılarının geçtiği, bir zamanlar hayatımın cennet olduğunu sandığım yegâne yerdir. Bugünün huzursuzluğundan kaçmak adına […]

Gülten Akın’ın “Evler” şiirinde dediği, “Odaları şarkı tutan ev/ biri mistik biri güncel biri öyle eski/ pancursuz, yeşile gizli, çekilmiş yarışmalardan, melâli hüzünden ayıran ev/ işte o ev”di bizim ev de… Bestekâr Sokak’ta giriş katında mini minicik, iki odalı bir daire. Orası çocukluğumun sıcacık anılarının geçtiği, bir zamanlar hayatımın cennet olduğunu sandığım yegâne yerdir.

Bugünün huzursuzluğundan kaçmak adına eskiye sığınmak küçük hazlar verir. Gelecekten, hatta şimdiden korkmak daha mâsum dönemlere yönlendirir bizleri. Geriye tutunulacak tek dal, “bir zamanlar” deyişi kalır, kimi zaman. Smokinli, viskili, purolu adamların süzdüğü pırıltılı, görkemli, ince cigaralı kadınlar, imkânsız tesadüfler, güzel müziklerle bezeli danslar, büyük aşklar, ille de mutlu sonlar iyileştiricidir. Öte yandan geçmiş her zaman keyifle yâdedilecek bir alan değildir. Yitip giden insanların yerlerini dolduramıyorsanız büyük bir boşluk kalır geriye. Ölüm kusursuzdur. Yalnızca bedenin yok oluşu değildir yaşanan. Kişinin o âna kadar biriktirdiği deneyim, birikim, duygu ve düşünce de toprak altına gider. Bu nedenle de telafisi imkânsız bir organ yok olur: Zihin! 

Bugün, eziyet çekmiş bir kuşağın ardından gülümseyerek bakamayız geçmişe. Hele bugün onların izinde gidenlerin yaşadığı onca sıkıntı varken. Edebiyata bağlananlar ıstırapla kıvranırken. Sözün anlamını yitirdiği bir evrende hâlâ sözle üretimde bulunmaya çabalarken. Söze ölümüne inanırken… 

Belki günün birinde bahar gelir memleketime. Ben de o zaman isyânımdan vazgeçer, o olağanüstü günlerin yelesinden tutarım. Kim bilir? Bu yazı baharın yazısı olsun o yüzden. Umudun, geçmişle gelecek arasındaki köprüde kurulacak güzel dünya düşlerinin yazısı. Çocukluğumdan kalan baharın  yazısı. 

Çocukluğumuzu düşündüğümüzde kendimizi en eski anımızı bulmak adına yoklarız. Bazen bir renk, bir görüntü, bir ışık bize yardımcı olur, hâreler açar. Bazen de anlatılanlar çocukluk anılarına biçim verir.  Sonradan dinlediğimiz hikâyeleri zihnimizdeki o görüntüye oturtmaya çalışırız. Çoğunlukla da dinlediklerimiz bizde kalan derinliklerimizde saklı duran görüntülerle birleşir. Oysa benim anım pir-u pak. Etkisiz, etkileşimsiz. En eski çocukluk anımda Haydar Abi (Ergülen) var. Artık İstanbul’a gidecek. Ankara’daki macerası tamamlanmış. Yeni bir hayata doğru yelken açmanın zamanı gelmiş. Evde inanılmaz bir hüzün… Babam ve Haydar Abi sokağa bakan pencerenin önünde bir masanın kenarına sığışmış, çay içiyor. Kapının eşiğinde bir valiz duruyor. Babam dostunu bir daha uzun süre göremeyeceğini düşünüyor olmalı. Ne olursa olsun hayat öyle tozunu dumana katarak savurur ki bir şeyleri geçen yıllar alıp götürür. Daha daha sonra pek çok şeyi… bir yaprak gibi savurur. Haydar Abi ise daha ürkek. Eskişehir ve Ankara’dan sonra yaşamında üçüncü bir şehrin kapısı açılacak. Belirsizlik ne olursa olsun can sıkıcıdır. Yine Haydar Abi ile babamların ortak dostları Funda Abla’nın da İstanbul’a gidişini hatırlıyorum. Birlikte geçirdiğimiz o son akşamı. Funda Abla’nın üzerinde kot bir tulum var. İçine beyaz boğazlı bir kazak giymiş. Grip. Sürekli silmekten burnu kıpkırmızı olmuş.  Yine evde tarif edilmesi zor bir ölüm sessizliği var. Bense ağlamamaya çalışıyorum. Çok sevdiklerimin gitmelerinden nefret ederim. O yüzden o yaşlarda kimse bizden gitmesin diye ayakkabılarını saklardım. Neden hâlâ Funda Abla’nın ayakkabılarını saklamadım diye hayıflanırım. İşte bu iki ayrılık bende Mikis Theodorakis’in “To Treno” şarkısıyla bütünleşir: “Tren birazdan kalkacak/ Yolculuk Katherina’ya…” diye başlayan… o muhteşem şarkı… aradan bin yıl geçse de gözlerimden yaşların süzülmesine engel olamam. Çünkü Yunan cuntasında olduğu gibi 80 Darbesi’nde de eziyet çeken bir kuşağın zorunlu terk edişleri bu hatıralarda saklıdır.

Zihin kendini Leyla Erbil’in Zihin Kuşları kitabında olduğu gibi oradan oraya savurur. Annemin yokluğunda Can Yücel ve Ahmet Erhan’ın evde geç saatte çorba yapmaya kalkıp sızmalarının ardından dumanla uyandığım o meşum gece de çocukluğumdaki unutulmaz anlardandır. Çığlık çığlığa uyanıp ev halkına ayar verdiğimi hatırlıyorum. Pavese mi demişti? “Günleri değil anları hatırlarız!” diye. Can Yücel’in günlerce herkese, “Behçet’in kızı canımıza….” diye bu hikâyeyi anlatması ise işin eğlencesidir.  

Bir zaman sonra… Bestekâr Sokak’ta oturduğumuz evden ayrılma zamanı gelip çatmış. Refik Belendir Sokak’ta bu defa eski evimizin neredeyse üç katı genişliğindeki bir eve taşındığımız günlerden de söz etmek gerek. Eşyalar salonun büyüklüğünden havaymış gibi görünüyor. Koltuklar, sandalyeler ve masa minicik kalakalmış. Kocaman koridorda ise incecik kırmızı halı hemen dikkati çekiyor. Bir tebeşirle ucuna yuvarlak çiziyorum. Sonra sizi yan yana diziyorum. Halıda kasıla kasıla yürüyüp çemberin ucuna gelince Ressam Paşa gibi bağırıyorum:

“Merhaba asker?” 

“Nasılsın asker? 

“Sağ ol!”

Günlerce benimle dalga geçen bir Ahmet Erhan var çocukluğumda. Sorumluluklar ortak! Belki de bu nedenle her akşam ilkokulun kapısından Ahmet Erhan almaya geliyor beni. Dersin bitmesine on dakika kala pencereden bakıyorum. Karda ceketinin yakasını kaldırmış elinde somurduğu sigarayla bekliyor. Eve gidip birlikte ders çalışıyoruz. Sevgilisi Kıymet Abla daha sabırlı. Bir 29 Ekim ödevi: Atatürk’le ilgili bir şiir ezberlenecek. Hemen Melih Cevdet’in “Atatürk’ün Saati” şiirini bulup buluşturuyorlar. Bütün gün çalışıyoruz. Sonra sınıfta herkes tek tek ezberlediği şiirleri okuyor. Şiirler büyük alkış alıyor… 

Ahmet Erhan, Adnan Azar, Akif Kurtuluş kabilesi demek yerinde olur, evde çeşitli yerlerde hep varlar. Ali Cengizkan’ın Ankara Ankara Güzel Ankara kitabından taşıyorlar sanki. İnadına kocaman kahkahalar eşliğinde. Böylece, şairliğin, hele seksen sonrasında bir itirazbuluşması olduğu bir kere daha ortaya çıkıyor.  

Bir dönem çok sık bir araya geldiğimiz Cahit Amcalarla ( Külebi) ise neredeyse her cuma buluşuyoruz. Ama sanki onların evi hatıramda daha kanlı canlı…  

Giriş katında, salonu bir basamakla ikiye ayrılan evlerinde yaşarlardı. Eşi Süheyla Teyze, berjer koltukta neredeyse hiç sesini çıkarmadan otururdu. Sıkıca topuz yaptığı saçlarından bir tel bile düşmezdi yüzüne. Ara sıra dizlerine örttüğü kareli battaniyenin tüylerini bembeyaz elleriyle toplardı. Bir de kedileri sarmanı kucağına almak istediğinde dizine iki kez vururdu. Sarman, büyük bir itaatle kucağına atlardı. Bir süre yatardı orada. Miyavladığı anda Süheyla Teyze poposuna bir kere daha vururdu. Sarman, hoop inerdi kucaktan.  Süheyla Teyze, taş bebek kadar güzeldi. Öylece dalıp giderdim mavi gözlerine bakarken. Cahit Amca, “Hikâye” şiirini onun için yazdığını gizlemezdi: “Senin dudakların pembe / Ellerin beyaz / Al tut ellerimi bebek / Tut biraz!” 

Karı koca, iyi ev sahibiydi. Cahit Amca çok güzel yemekler yapardı. Hatta bir keresinde su böreği açtığını hatırlıyorum! Ama ben, büyük bir sabırla saatin on olmasını beklerdim. Aşağı yukarı o saatlerde bir kupa dondurmayı önüme koyarlardı! O yıllarda kışın dondurma satan pastaneler yok denecek kadar azdı, Ankara’da. Belli günlerde Divan Pastanesi’nde dondurma servis edilirdi, o kadar!  Cahit Amcaların evindeyse yurtdışından aldıkları dondurma yapma makinesi vardı.

Ortaokul yıllarımda Ankara’da Kardelen’in yerinde “Üç Çiçek” diye bir bar vardı. İşte Ulus’u orada alacalı bir hayal gibi hatırlıyorum. Daha sonra babam psikiyatri tezine çalışırken yazdıklarını bilgisayara aktaracak bir yardımcı belirdi: Ulus. Neredeyse altı ay aynı çatı altında yaşadık. Çocukluk işte, bir pembe diziye, “Hayat Ağacı”na dadanmıştım o zamanlar. Ulus’la birlikte göz ucuyla televizyona bakardık. Benim derdim dizinin şimdi pek sıradan gelen öyküsü, onun derdi dizide oynayan Sam’ın güzel bacakları. Annem Ulus’un dağınıklığına mı dayanamadı? Yoksa babamın tezinde epeyce yol alındı da ondan mı? Aklım ermiyor. Bir süre sonra kayboldu bizimki.

Babamın ölümünden sonra ise tutkun olduğum kişi Şükran Kurdakul’du. Onun her Ankara’ya gelişinden önce bende bayram havası esmeye başlardı: Şükran Amca’nın gelişine üç gün kaldı… Şükran Amca’nın gelişine bir gün kaldı… Şükran Amca’nın gelişine iki saat kaldı! Hele Pen Yazarlar Derneği’nin başkanı olduğu dönemde, Ankara’ya sıkça gelir, gelmeden önce de haber verirdi. O andan itibaren akşam yemeği için plan yapmaya başlardık. Çoğunlukla anneciğim mezeleri hazırlar, bir anda masayı donatırdı. Şükran Amca mutlaka yemekte balık üstüne özel bir söylev verir, tabağındakileri bitirdikten sonra, “Hadi, şu Japon’u koy da dinleyelim.” derdi. Japon kim mi? Theo Ysaye. Benim tesadüfen keşfettiğim, geçen yüzyıl başında yaşamış, klasik müzik bestecisi. Ne acayip, biz onu yıllarca Japon sandık oysa. Onun ‘şahane acemilikler’le örülü piyano konçertosunu dinlerken mırıldanırdı: “İşte şimdi keyfim yerine geldi.” Bir süre sonra ayaklanır, salonu adımlayarak yarınki gündemi düşünmeye başlardı. F tipi cezaevlerine karşı ölüm oruçlarının yaygınlaştığı zamanlar… acılarımızla acılar örtüşüyor. Yeni ölümlerle yaşadığımız kahpe sıkıntılar tekrarlanıyor adeta. Yazar örgütlerinin ortak ses vermesi zorunlu. Edebiyatçılar Derneği’nin o zamanki başkanı Şükrü Erbaş’ın çağrısına TYS’den Ataol Behramoğlu ve Pen Yazarlar Derneği’nden Şükran Kurdakul katılıyor. Bildiri hazırlanıyor. Şükran Amca’nın eşi bulunmaz mücadeleci ruhuna bir kere daha tanıklık ediyorum. Diyor ki, “Bu bildiri ne olursa olsun okunacak. Herkesin elinde en az bir kopyası olacak. Ben okumaya başlayacağım. Eğer polis beni alırsa, Ataol, sen devam edeceksin… seni de alırlarsa Şükrü, sen…” 

​İsmet Küntay’ın yazdığı bir oyunun adıdır “Evler… Evler…” Yıllar sonra adına verilen İsmet Küntay Tiyatro Ödülü’nü aldığım zaman da ilk aklıma o yapım geldi. Çünkü bizim evlerimiz sokağın sesi, isyanın izdüşümü, ölümüne dostluğa dair tarihin yazıldığı yerlerdi.

​O kadar canlı, sıcak ve tertemiz…

Yazarın Diğer Yazıları
Devrimin ve Tiyatronun Başkenti Ankara için Tarih Sayfasından Dört Anı…

Cumhuriyet’in ilk yılları… Mustafa Kemal Atatürk, savaştan yeni çıkmış bir ülkeyi ayağa kaldırmanın, onu bir ve güçlü kılmanın tek yolunun sanat olduğunu biliyor. Bu nedenle ilk önce müzik öğretmen okulu olan Musiki Muallim Mektebi’nin kurulması için talimat veriyor. Ama bir binaya ihtiyaç var. Cebeci’de Musiki Muallim Mektebi binasının yapımı için Şakirğanın Hanı ve çevresindeki binaların […]

Devamını Oku
Bir Çocuğun Gözünden Barış

1979, UNESCO tarafından çocuk yılı ilan edilmiş; dönemin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Dinçer, bu vesileyle her evdeki çocuğa kitap ulaştırmak istemişti. Böylece “1 Milyon Çocuk Kitabı” kampanyası başlatıldı. Evimize ulaşan kitaplardan biri de Nâzım Hikmet’in Sevdalı Bulut’uydu. Çok değil birkaç yıl sonra ilkokula bu kitabı götürdüğümü öğrenen annem telaşlanmıştı. Çünkü 80 Darbesi ağır etkisini göstermiş; […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku