1919 yılının 15 Mayıs günü Damat Ferit hükümetinin basın yayın müdürü Haydar Bey’in odasına giren Sabiha Sertel, ertesi gün okurlarına ulaşacak Büyük Mecmua’nın kontrol edilmiş yazılarını alacak. Haydar Bey, İngiliz işgal kuvvetleri adına sansür görevi yapıyor. “Gönderdiğiniz başyazı ve derginin bütün konuları milleti isyana çağıran yazılar. Ben buna nasıl müsaade edebilirim?” “Siz Türk değil misiniz, […]
1919 yılının 15 Mayıs günü Damat Ferit hükümetinin basın yayın müdürü Haydar Bey’in odasına giren Sabiha Sertel, ertesi gün okurlarına ulaşacak Büyük Mecmua’nın kontrol edilmiş yazılarını alacak. Haydar Bey, İngiliz işgal kuvvetleri adına sansür görevi yapıyor.
“Gönderdiğiniz başyazı ve derginin bütün konuları milleti isyana çağıran yazılar. Ben buna nasıl müsaade edebilirim?”
“Siz Türk değil misiniz, memleketin işgal altına girmesinden üzgün değil misiniz?”
“Bugün İzmir’e giren kuvvetler yarın Anadolu’ya girecekler. Hiçbir şey yapamayız. İngilizlerle hoş geçinmek hiç olmazsa saltanatı korumak zorundayız!”
İstanbul’da bu koşullarda dergi yöneticiliği yapan Sabiha Sertel, 1895 yılında Selanik’te doğmuştu. Selanik 1912’de Yunan ordusu tarafından alınınca ailesiyle İstanbul’a gelmişti. 1915’te de Mehmet Zekeriya Sertel ile evlenmişti. Şehzadebaşı’ndaki Suphi Paşa Konağı’nda kıyılan nikahta Sabiha Hanım’ın şahitliğini Dahiliye Nazırı Talat Paşa, Zekeriya Bey’in şahitliğini de (Cumhuriyet’ten sonra 1938’e kadar dışişleri bakanı olacak) Tevfik Rüştü Aras yapmıştı.
Zekeriya Sertel, İngilizler tarafından tutuklanınca, Büyük Mecmua’nın sorumluluğunu 24 yaşındaki Sabiha Hanım üstlenmişti. Derginin yazarları arasında bulunan Halide Edip Adıvar “Sen daha çocuksun.” deyince Sabiha Sertel, büyüğüne saygısını esirgemeden kararlı olduğunu şöyle ifade etmişti:
“Yavaş yavaş büyüyeceğim!”
Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçmesinin ardından İstanbul’da gazete çıkarma imkânı kalmayınca Halide Edip’in önerisiyle burs kazanıp eşiyle Amerika’ya gitti. Colombia Üniversitesi’nde sosyoloji öğrenimi gördü. Zekeriya Bey ise aynı üniversitede gazetecilik okudu.
Döndüklerinde Kurtuluş Savaşı kazanılmış bağımsız Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştu. Esaret bitmiş, işgalciler kovulmuştu. Artık “özgürlük” vardı. Sabiha Sertel de yeni dünyada öğrendiklerini yazılarına yansıtacaktı!
Türkiye’de feminist hareketin güçlendiği 1980’lerde yazılıp çizilebilen konuları Sabiha Sertel Cumhuriyet’in ilk yıllarında yazacak cesarete sahip bir kadın gazeteciydi. İki yazısından örnek vermek istiyorum. Ama en iyisi kendisi anlatsın:
“Bir gün gazetede şöyle bir haber okudum. Fatih yangın yerinde üç haftalık bir çocuk bulunmuştur. Adının Mehmet Seyda olduğu, bulanın çocuğu Darülaceze’ye bırakmasını rica ediyor.
Ertesi gün gazeteler ananın bulunduğunu yazdılar. Kadın dört çocuğu olduğunu, kocasının reji tütün fabrikasından atılan işçi olduğunu söylüyordu. ‘Beşinci çocuğum dünyaya geliyordu, bakacak takatim yoktu’ diye not yazıp bebeğin kundağına koymuş. Ben bu konuyu ele alıp ‘Bir fazla tabak sofrayı dağ gibi ezdi’ başlıklı bir fıkra yazdım. Eğer sendika işsiz bir işçiye yardım elini uzatmış, toplum koruyucu kanatlarını germiş olsaydı bu kadın çocuğunu yangın yerine bırakmazdı’ dedim.
Savcı dava açtı. Beni sınıflar arasına nifak sokmak için yazdığımı söyledi. Mahkeme günü avukatım yoktu. Avukat bu davayı benim kadar savunamazdı. Dedim ki:
‘Savcı oturmuş Makyavel mantığı ile Ankara’ya yaranmak için bir dilekçe yazmış. Söyledikleri delil değil kendi mantığına göre yorumdur. Hayal gücü ile yazmış savcı iddianamesini.’
Sonunda beraat ettim, ben kurtuldum. Ama çocuklarını yangın yerine atmak zorunda kalan analar kurtulamadılar!”
Dava konusu olan yazıyı Cumhuriyet gazetesinde 1924 yılında yazmıştı.
Resimli Ay dergisinde yazdığı “Ahlakta eşitlik isteriz” başlıklı yazısını ise 1929’da yayımlamıştı. Yazıya konu olan olay Anadolu’da Hacer adlı dul bir kadının sevgilisi Çakır Recep’i evine almasıyla başlıyor. Gençler, köyün namusunu kurtarmak adına evi basıp, Hacer’i âşığının kolları arasından alarak on sekiz yerinden bıçaklayarak nehre atıyorlar.
Sabiha Sertel konuya şöyle yaklaşıyor:
“Her cinayet kişiden evvel, toplumun eseridir. Hacer’i niçin öldürdüler sualinin cevabı şudur: Hacer’i köyün gençleri değil, toplumun kabul ettiği ahlaki değerler öldürdü. Toplum cinsi ahlak konusunda Hacer’i sorgular, Çakır Recep’ten hesap sormaz. Her zaman Hacer suçludur!
Bu anlayış, kadının şahsi bir mülk kabul edildiği, bir mal gibi pazarlarda satıldığı devirlerden kalmıştır. Kadını pazarda bir öküz satın alır gibi parasını verdikten sonra satıp alıp eve kapatan derebeyi, aşiret reisi ile Hacer’in köyündeki genç veya İstanbul’daki eli kalem tutan genç arasında hiçbir fark yoktur!”
Sabiha Sertel günümüzden yaklaşık yüz yıl önce kadın erkek eşitliği konusunda aynen şöyle yazabilmek yürekliliğini gösterebiliyordu:
“Dul bir kadın ile dul bir erkek arasında fiziki ihtiyaç itibarıyla hiçbir fark yoktur! Kadının bu hakkını toplum tartışma konusu bile yapamaz. Kadının cinsi ahlak sahasında en küçük müsavatsızlığı (eşitsizliği) fuhuş ile ifade edilir. Fuhuş toplum işleyişinin doğurduğu bir mekanizmadır. Bundan yalnız kadını sorumlu tutmak cinsi ahlak sahasında kadını inkâr etmektir!”
Sabiha Sertel’in o günlerde yazdıklarını bugün okuyunca ayağa kalkıp onu büyük saygıyla selamlamamız gerekiyor:
“Erken gelmiş abide bir feminist!”
Kaynakça:
Sabiha Sertel: Roman Gibi-Demokrasi Mücadelesinde bir kadın/Belge Yayınları 1986
Tuncay Birkan: Sabiha Sertel Yazıları- Görüyoruz Duyuyoruz/Metis Yayınları 2024
Korhan Atay: Serteller /İletişim Yayınları 2021
Kemal Sülker: Anılara Yolculuk/Yazko Yayınları 1983
Ankara’ya dışarıdan bakanlar, hele ki diğer şehirler bin bir renkli kaosundan gelenler ön yargıyla, Başkent’e hemen bir etiket yapıştırabilirler: -Gri şehir! Onlara göre burası sadece bürokrasinin, takım elbiselerin, asık suratlı binaların ve imzalanmayı bekleyen evrakların başkentidir. Denizi yoktur, martısı azdır, acelesi yoktur… Ama çok fena yanılırlar. Çünkü Ankara gri değil, “umut” rengidir. Taa 23 Nisan […]
Devamını Oku
Ankara, ülkenin tam ortasında bir başkent olmaktan ibaret değildir. Bu şehirde iyilik, yüksek sesle söylenmez; çoğu zaman yüzüne bakıp geçersiniz ama o siz yürürken omzunuza hafifçe dokunur. İç Anadolu’nun kuru rüzgârı gibi, görünmez ama hissedilir. Ankara’nın iyiliği de böyledir: “Sessiz, derin ve inatçı!” Bir şey daha vardır ki Ankara’yı Ankara yapan, yürüyüşler! Bunlar umudun peşinden […]
Devamını Oku
Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor. Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]
Devamını Oku
Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]
Devamını Oku