Dışarıda kar… Ufukta derin bir boşluk var ve o boşluğu hayallerle doldurduğum yaşlardayım. Yırtıcı kuşlar tarafından yaralanmış, henüz uçmayı öğrenmiş minik bir serçe yavrusu avuçlarımda. Şaşkın’la da iyi arkadaşlık kurdular fakat onun yuvası okulum ile evimin arasındaki o ağaçlı yolda bir yerlerde. İyileştiğinde bahara kalmadan yuvasına uğurlayacağımızı söylemişti annem. Buna en çok Şaşkın üzülecek, demiştim […]
Dışarıda kar… Ufukta derin bir boşluk var ve o boşluğu hayallerle doldurduğum yaşlardayım. Yırtıcı kuşlar tarafından yaralanmış, henüz uçmayı öğrenmiş minik bir serçe yavrusu avuçlarımda. Şaşkın’la da iyi arkadaşlık kurdular fakat onun yuvası okulum ile evimin arasındaki o ağaçlı yolda bir yerlerde. İyileştiğinde bahara kalmadan yuvasına uğurlayacağımızı söylemişti annem. Buna en çok Şaşkın üzülecek, demiştim içimden. Şaşkın; tüyleri daha çok yeşile çalan turkuaz renkli ve az konuşan muhabbet kuşumuz. Yaralı serçeyi bulduğumuzdan beri susmuyor. Hatta uyutmuyor.
O yılların Ankara’sında oturduğumuz yer biraz uzakta. Ankara’nın içinde bir yerlerdeyiz ama uzak işte Ankara’ya. Yolu uzak, karmaşası uzak, telaşı uzak. Yeni yerleşiyor insanlar buraya. Herkes “Yeni Ankara” diyor yaşadığımız yer hakkında. Uzak olunca şehrin grisine, trafiğine yeni oluyor işte sokaklar, caddeler, evler… Alışılagelmişin dışında bozkırın ortasında bir yeşil vahadayız sanki. Burası Eryaman; çeyrek asır öncesinin yalnız semti Eryaman.
Ben Eryaman’da çocuk, Hasan Âli Yücel İlköğretim Okulu’nda öğrenci oldum. İlk düşlerimi, hâlâ ışıl ışıl gözümün önünde parlayan çocukluk anılarımı, unutamadığım arkadaşlıklarımı bu şehirde yaşadım. Uzaktı Ankara fakat ben Ankara’ya ilk kez burada yakın oldum.
Geçtiğimiz günlerde Ankara’daydım yine. Yolu şaşırarak kayboldum. Tekrar doğru yola girmek için kaybolup kaybolup bir süre dolandım. O sırada Genel Yayın Yönetmeni’miz, Karanfil’i bu sayı “Ankara Neyin Başkenti” ana fikriyle hazırlayacağımızı anlatıyordu bana. Ne yalan söyleyeyim, her türlü bilinmezlik beni biraz sinirlendirir ama bu kayıp bilinmezliği, beni çeyrek asır öncesine götürdü. İlk kaybolduğum günü anımsadım. Hayal meyal hatırladığım bu anı, tekrar şehirde kaybolduğumda ansızın tüm perdelerini kaldırdı. Her ayrıntısını hatırladım. İşte bu noktada da sinir, yerini mutluluğa ve tatlı bir tebessüme bıraktı. Ankara işte böyledir; unutturmaz yaşadıklarımızı, unutturmaz yaşamak istediklerimizi… Ben çeyrek asır öncesine ansızın gerçekleşen bu yolculuğun tadını çıkarırken kulağımda bir ses yankılanıp duruyordu “Orada mısın? Dinliyor musun beni?”
“Ankara Neyin Başkenti?” sorusuna verdiğim ilk yanıt “Çocukluğun Başkenti” oldu çünkü bu şehirde çocuk olmak kişisel değildir; bir bütünün, akıp giden zamanın ve amaçların parçası olmakla ilgilidir. Bu şehirde çocuk olmanın ciddi bir tarafı vardır. Birkaç şehirde çocuk olmuş biri olarak söylüyorum ki; Ankara, çocuk olmanın bile ciddi sorumlulukları olduğunu öğretir. Bu şehirde çocuk olmak geleceğe tutulan bir ışık olmakla ilgilidir. Bir tarihin süregelen çabasının en yeni ferdi olmakla, değerlerimizi taçlandırmakla ilgilidir. Sokaklarında, caddelerinde gezerken bugün alelade görünen her şeyin ödenmiş büyük bedelleri olduğunu bilerek büyümekle ilgilidir. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün seni hep izlediğini bilmekle ve sadece özel günlerde değil –zorlandığında da, umutsuzluğa kapıldığında da, düşlerine inanmak istediğinde de– ona her ihtiyaç duyduğunda koşarak yanına gidebilmekle ilgilidir. Ankara’da çocuk olmak; ulus olmakla, halk olmakla, medeni bir yurtla, aydınlık bir gelecekle, bitmeyen hayallerle, cesaretle, inatla ilgilidir.
Büyük bir emanetin vardır, o emanete sahip çıkmak için büyürsün. Büyük bir beklentisi vardır, o beklentileri karşılamak için yetişirsin, genç olursun. Bu şehir, çocuk olmanın önemini; ulusun tarihini değiştiren en kıymetli gününü tüm dünya çocuklarına bayram olarak hediye ederek göstermiştir. taşımayı başarmıştır. Bu şehir; ne yaşanırsa yaşansın, hangi zorluğun pençesinde olursa olsun yüzünü çocuklara dönmüş, umudunu çocuklarla büyütmüştür.
Ankara’da çocuk oldum ben… Hep 23 Nisan Bayram günleri sevincini bekledim. Gururla taşıdığım kostümlerimle Anadolu kültürünü yaşatırken de, ellerimde ponponlarla dans ederken de ve sınıfımızı süsleyeceğimiz o heyecanlı anları beklerken de çocuktum. Şimdi yetişkin düşlerimi serpiyorum aynı sokaklara, caddelere… Şimdi bir zamanların çocuklarıyla koşuyorum aydınlığın izinden, umudun peşinden. Şimdinin çocukları da düşler kurabilsin, o düşlerin izinden gidebilsin diye verilen mücadelenin bir parçası olmaktan duyduğum mutlulukla daha çok kaybolacağım ÇOCUKLUĞUN BAŞKENTİNDE…
Çocukken bir düş kurdum ve başkentimden o düşlerin peşinden gidebilme ilhamını aldım. Bugün ne zaman kar altında görsem bu şehri, ne zaman bozkırını geçip kalbine adım atsam, bu şehirde çocuk olmanın sorumluluğunu hatırlarım. Hatırlamak demişken… Unutmadan söyleyeyim; karlı bir öğle vakti bulduğum o serçe iyileşti. Şaşkın, peşinden uçmayı çok istedi ve bir keresinde de başardı. Geri gelmesi kısa sürdü. Bana hayaller kurduran o engin boşluk ve okul duvarımın önünde yükselen çınarlar büyük bir telaş yaratmıştı Şaşkın’da. Daha sonraları benim başımı yaslayıp başka diyarlarda kaybolduğum o cama bir daha yaklaşmadı. Bir de kaybolmam var tabii, onu da unutmadım. Bugün yolumu Kızılay’da kaybettim. Her anını bile hatırladığım o ilk kaybolma hikâyem Kızılay’da gerçekleşmişti. Bu tesadüf beni gülümsetse de o gün nasıl korktuğumu da hatırladım. Abim o kadar meraklıydı ve her şeyi soruyordu ki onun telaşına beni unutmuşlardı. Sahi halacım, anlatsana, beni nasıl kaybettin?
Dışarıda kar… Ufukta derin bir boşluk var ve o boşluğu hayallerle doldurduğum yaşlardayım. Yırtıcı kuşlar tarafından yaralanmış, henüz uçmayı öğrenmiş minik bir serçe yavrusu avuçlarımda. Şaşkın’la da iyi arkadaşlık kurdular fakat onun yuvası okulum ile evimin arasındaki o ağaçlı yolda bir yerlerde. İyileştiğinde bahara kalmadan yuvasına uğurlayacağımızı söylemişti annem. Buna en çok Şaşkın üzülecek, demiştim […]
Devamını Oku
Gündüz yıldızları eskisi kadar çok görünmüyorlar. Zaman zaman gördüğümde ise çocukluğuma açılan bir pencere gibi, tatlı bir tebessümle umudu hatırlatmaya devam ediyorlar. Kimi tek renkli bu yıldızların. Kimi rengârenk. Kimi küçük, kimi bir insan boyu kadar büyük. Hep ama hep sonsuz gökyüzünün sonuna varmanın hayali ile havalanırlar. Hayalleri kuyruklarında taşırlar. Biraz rüzgâr varsa ve gökyüzü […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku