Türkiye Cumhuriyeti ‘Köşk’ten yönetiliyordu, şimdi başka yerden yönetiliyor! “İtibardan tasarruf olmaz”dı, eh Türkiye gibi büyük bir devlete de eski, küçücük ‘Köşk’ten yönetilmek yakışmazdı elbette! Cumhuriyet’in kurucuları, ‘yoksul ve onurlu’ bir ülkenin, mekânlardan çok, düşüncelerde, tavırlarda, duruşlarda yönetileceğine inandıkları için köşktür, konaktır, saraydır pek önemsememiş olmalılar! Sonuçta sultanlık, imparatorluk değil, genç bir cumhuriyetin yönetimidir sözkonusu olan. […]
Türkiye Cumhuriyeti ‘Köşk’ten yönetiliyordu, şimdi başka yerden yönetiliyor!
“İtibardan tasarruf olmaz”dı, eh Türkiye gibi büyük bir devlete de eski, küçücük ‘Köşk’ten yönetilmek yakışmazdı elbette! Cumhuriyet’in kurucuları, ‘yoksul ve onurlu’ bir ülkenin, mekânlardan çok, düşüncelerde, tavırlarda, duruşlarda yönetileceğine inandıkları için köşktür, konaktır, saraydır pek önemsememiş olmalılar! Sonuçta sultanlık, imparatorluk değil, genç bir cumhuriyetin yönetimidir sözkonusu olan.
Kimse de yadırgamamış, öyle ya yadırganacak ne var ki bunda, Ankara’nın en yüksek tepesinden, memleketi de kuşbakışı gören bir yerden, Çankaya’dan yönetiliyordu ülke. ‘Sevgi Yönetimi’ diye bir şey var ve o zamanları, zorlu koşulları düşününce, bunların ancak böyle bir yönetimle aşılmış olduğunu anlıyor insan.
Köşk yok ama sahiplerinin düşünceleri, 100 yıldır yaşıyor, giderek yaygınlaşıyor, Çankaya’nın anılarda kalmayacağı, yeniden orada yaşanacağı coşkusu özellikle gençler tarafından paylaşılıyor. Çok yaşayın ve yaşatın gençler!
Çankaya Köşkü kuşkusuz bugün dünden daha çok heyecan veriyor. Laik Türkiye Cumhuriyeti’nden asla vazgeçmeyeceğimizin bir simge-anıtı olarak bekliyor.
Anadolu bozkırında yükselen sayısız tepeden biriyken, Cumhuriyet hükümetinin Ankara’yı başkent ve Çankaya’yı da yüksek rakımlı tepe olarak seçmesinden bu yana, Çankaya çağdaşlıkla anılır olmuştur. Parkları, bahçeleri, yapıları, sokakları, kültür yaşamının mekanları, elçilik binaları ve hiç kuşkusuz, bugünkü sistemden dolayı önemi azalsa da, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş senedinin harcı olan TBMM binasıyla da yıkılmaz bir inancı temsil eder.
Köşk üzerinde bunca durmamın nedeni hiç kuşkusuz temsil ettiği zihniyetin sadeliğidir. Sivil oluşudur. Batı’yı ve Asya’yı Anadolu’da buluşturan bir yapı oluşudur. Büyüklenmemesi, ilk konuğunun kişiliğiyle bütünleşmesidir. Ne şatafat taşır ne kibir, öyle ya “Bu devirde kimse şah değil, padişah değil”dir.?
1930-33 arası Avusturya’nın Ankara Büyükelçisi olan Norbert Von Bischoff’un Ankara ve özelinde de Çankaya üstüne yazdıkları yabancı bir gözün tanıklığı bakımından ilk olmasının yanı sıra çok değerlidir: “Türkiye’nin mimarı, evi Cumhuriyet’in toprağına oturtmakta, ulusun çimentosu ile inşa etmekte, iki büyük temel olarak laikliği ve devletçiliği öngörmektedir.”
Falih Rıfkı Atay’a göre ‘uzaktan gölgesi vuran’ bir ‘kapsayıcı’ tepedir Çankaya. Kapsayıcılığı deyince herhalde akla ilk ‘Çankaya Sofraları’ gelir. Köşk’te kalan son Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de sürdürdüğü bir gelenek.
Atatürk’ün memleketin edipleri, fikir insanları, hocaları, tarihçileri, dilcilerini ağırlayan Çankaya sofralarından, Füsun Akatlı’nın etkileyici kitabının adıyla Kültürsüzlüğümüzün Kışı’na gelmek. Çankaya ve Köşk duruyor elbette, “Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.” diyenin düşlerini, düşüncelerini paylaştığı bir mekân olarak yeniden kapılarını açacaktır. Daha da önemlisi tıpkı Anıtkabir’in herhangi bir ziyaret yeri olmadığı gibi, Çankaya deyince akla gelen ilk şeyin de Köşk’ten önce, Kurucu lideri hatırlatması ve laik Türkiye Cumhuriyeti’yle özdeşlemiş olmasıdır.
Ankara Kalesi gibi Çankaya da bir kale. Ankara’nın ‘şahsında’ diyelim, Türkiye’nin, Cumhuriyet’in kalesi. O kalenin eteklerinden başlayarak yayılan şeyse, kimsesizlerin kimsesi olan Cumhuriyet’in ve halkın evi olan Çankaya’nın üzerinde uzun zamandır dolaşan kara bulutların, ‘Bağımsızlık ve özgürlük benim karakterimdir’ diyen bir düşüncenin iyimserliğiyle dağılacak olmasının umudu.
Çankaya şiir olurken yine onun ilk sakiniyle anılacak, Faruk Nafiz Çamlıbel “Çankaya” şiirinde, “Şeref rüyalarına dalan yeşil Çankaya/Nasıl kanatlarını sakladın o kartalın” diye soracaktır. Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sının merkezinde de tümüyle O vardır. O küçük kır evi gibi köşkün ruhunu taşıyan bir şehri nasıl başkent yaptıysa, bir şehri kurmaya Çankaya’dan başladıysa, Türkiye’yi kurmaya da aynı sevgi, özen ve dikkatle başlayacaktır. Bunun kent modeli Ankara, onun da kalbi Çankaya’dır.
Çankaya, burcunda güneşli gülümsemesiyle iyimserliğin kalesi.
Bozkırın başkenti, edebiyatın da başkenti mi? Cemal Süreya’ya bakılırsa, onun ‘Başkentim’ diye bir yakını gibi sevgiyle, aşkla seslendiği de anımsanırsa, Can Yücel’in “Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi” babası Hasan Âli Yücel’e yazdığı “Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim” şiirindeki “daha başka tür aşklar, geniş sevdalar” dizesinin Ankara’yı sevme duygusunu büyüten bir dize olarak yerini […]
Devamını Oku
Yalnızca dört yıl belediye başkanlığını yapmış o zamanlar büyükşehir olmayan Ankara’nın. Yaşım tuttuğu için aklımda ama, Ankara’nın ‘unutulmayanlar’ı arasında da hatırlı bir yeri var kanımca. Soyadının da hatırlı bir ağırlığı var; Vedat Dalokay, adı ve soyadıyla tam olarak biliniyor da, Dalokay deyince belediye başkanı olmanın da ötesinde bir yerde anıt anısı kuruluyor, duruyor. Dalokay: Çok […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku