Burcu Geroğlu
Tüm Yazıları
Buğday Tanesi Kadar Cesurum
Ana Sayfa Tüm Yazılar Buğday Tanesi Kadar Cesurum

Dışarıda olağanüstü bir hareketlilik var. Duvarların içinde alınan muazzam önlemler olağan ve şaşırtıcı değildi elbette fakat yüksek duvarların ardında alınan önlemler herkes için bir ilkti. Sokaklar, yollar bir telaşla kontrol altında tutuluyordu.  Nisan ayının sonları… Toprak uyanmış, kuşlar cıvıldıyor. Bursa heybetli yeşile bürünmüş.  Kısa bir süre sonra meyve ağaçlarının kokusu yüksek duvarları aşıp hücre hücre […]

Dışarıda olağanüstü bir hareketlilik var. Duvarların içinde alınan muazzam önlemler olağan ve şaşırtıcı değildi elbette fakat yüksek duvarların ardında alınan önlemler herkes için bir ilkti. Sokaklar, yollar bir telaşla kontrol altında tutuluyordu. 

Nisan ayının sonları… Toprak uyanmış, kuşlar cıvıldıyor. Bursa heybetli yeşile bürünmüş.  Kısa bir süre sonra meyve ağaçlarının kokusu yüksek duvarları aşıp hücre hücre gezecekti sanki. 

Hep öyle değil miydi?  Dışarıdaki hayat ancak bu yolla kontrolsüz girebilirdi içeriye. Rüzgâr tutulamazdı ve şehir rüzgârla konuşmaktaydı..

Uzun zamandır kimse bu denli merak içinde olmamıştı.  Mahkûmlar alınan önlemlerden tedirgin, olup biteni anlamaya çalışıyordu. Haber odur ki; Bursa işçileri 1 Mayıs öncesi cezaevini kuşatarak seslerini içeri duyurmaya çalışacaklardı. Engellenmek istenen buydu. 

İşçiler nasırlı elleri, kurumayan alın terleri, tükenmek bilmeyen inatlarıyla engel tanımadan  duvarların ötesine akın akın gelmişlerdi.

1 Mayıs’tan birkaç gün önce başlayan eylemler, gün geçtikçe daha da kalabalığa ulaşmıştı. İşçi sınıfı var gücüyle bağırsa da kalın duvarları aşamıyordu. Seslerini duyurmak istedikleri kişi; kendileri için emek veren ve bu uğurda ömrünü heba etmekten korkmayan yürekli bir şairdi.

Duvarların içindeki şair hastalanmış, birkaç gün önce göğsünde hissettiği müthiş bir sancıyla uyanmış, sabahı zor etmişti. Genç yaşında kalp krizi geçiren şair hapishanenin revirinde, özel bir odada tutuluyordu. Ne sesleri duyması mümkündü ne de dışarıda neler olduğunu anlaması. Ara ara genç gardiyanların aralarında konuşması şairin yüreğine merak salsa da olup bitenden habersizdi.

Nisanın son günü dışarıdaki olaylar sırasında yaralanan iki delikanlı tedavi için hapishanenin revirine getirilmişti. Biri ufak tefek sıyrıklarla kavgadan çıkarken diğerinin durumu daha ağırdı.  Durumu hafif olan gencin tedavisi tamamlandıktan sonra hemen koğuşa gönderildi. Kafasına ağır darbe aldığı için durumu kritik olan diğer genç ise revirde kontrol altında tutulmalıydı.

Şair, revire getirilen yaralıların seslerini duyup meraklansa da sorularını cevaplayacak birini bulamadı. Güvenlik nedeniyle hiç kapatılmayan ışıklara rağmen gözlerini yumdu ve düşüncelerle uykuya daldı..

El ayak çekilmiş ve ortalık sakinlemiş gün boyu yorulan hapishane görevlileri de rahat bir nefes almıştı. Artık gecenin ürkütücü sessizliği, ışıkları kapanmayan oda ve koridorlarda bile kendini hissettiriyordu. Saat gece yarısını biraz geçmişti, şairin kaldığı odanın kapısı birden açıldı. Ömrü boyunca tedirgin uykularla kalbini yoran şair hemen yatağından fırladı. Daha önce yüzünü hiç görmediği, tanımadığı gizemli bir yabancı kendisini odanın içine atar atmaz kapıyı kapattı ve şaire bakmaya başladı. Şair; karşısında duran 15-16 yaşlarında, beyaz tenli, kahverengi gözlü, kederli, kocaman ellere sahip, kafası sarılı olsa da güzel ve umutla gülümseyen gence “Ne istiyorsun?” dedi. Genç, heyecanla birkaç adım şaire doğru yürüdü ve “Nâzım abi ben buraya senin için geldim. Yarın 1 Mayıs. Arkadaşlar sana bir hediye gönderdiler.” diyerek işçi tulumunun içinden çıkardığı karanfili  Nâzım Hikmet’e uzattı.

Anlaşıldı ki; duvarların ötesinde seslerini Nâzım Hikmet’e ulaştırmak isteyen işçiler böyle bir çözüm düşünmüşlerdi. Nâzım Hikmet’i ziyaret etmenin madem imkânı yok biz de dövüşerek içeri gireriz demişlerdi.  Plana göre kararlaştırdıkları iki kişi dövüşecek, sonra birbirlerinden şikâyetçi olup hapishaneye girecek ve Nâzım’ı görme imkânı doğacaktı. Muazzam işleyen planın tek kusuru ise gençlerin coşup kavganın dozunu ayarlayamamış olmalarıydı. Yaralı genç anlattıkları bitince Nâzım Hikmet’in masmavi gözlerine hayranlıkla dalıp gitmişti. Nâzım, bir gece yarısı odasına davetsiz girip kendisine karanfil uzatan gencin hikâyesini şaşkınlıkla dinlemişti. İlerleyen yıllarda bir radyo programında “En güzel hatıram” diyecekti bu unutulmayacak anı için.

Bir dünya şairinin en güzel hatırasındadır işçinin elleri, gözleri, gülüşü. Ve yine Nâzım “Ömrümde aldığım en büyük hediye” der kendisine uzatılan karanfil için. 

Karanfil; mevsimi yakalamış, tomurcuk olmuş, kırmızını cesaretten almış, güzel kokmuş, nice badireden, engelden geçip gelmiştir şairin avuçlarına. Bedel ödenmeden, alın teri dökmeden, kanamadan bir karanfil bile zordu şaire. 

O gün Nâzım’a karanfil götüren cesur ruh, bugün haksızlık, adaletsizlik, hukuksuzluk karşısında durmaya devam ediyor. Duvarlar aynı duvarlar, sesler aynı sesler…

“Ne mutlu bana ne mutlu

Akarsu gibi umutlu

Ve buğday tanesi

Kadar Cesurum”

Yazarın Diğer Yazıları
Çocukluğun Başkenti

Dışarıda kar… Ufukta derin bir boşluk var ve o boşluğu hayallerle doldurduğum yaşlardayım. Yırtıcı kuşlar tarafından yaralanmış, henüz uçmayı öğrenmiş minik bir serçe yavrusu avuçlarımda. Şaşkın’la da iyi arkadaşlık kurdular fakat onun yuvası okulum ile evimin arasındaki o ağaçlı yolda bir yerlerde. İyileştiğinde bahara kalmadan yuvasına uğurlayacağımızı söylemişti annem. Buna en çok Şaşkın üzülecek, demiştim […]

Devamını Oku
Gündüz Yıldızları

Gündüz yıldızları eskisi kadar çok görünmüyorlar. Zaman zaman gördüğümde ise çocukluğuma açılan bir pencere gibi, tatlı bir tebessümle umudu hatırlatmaya devam ediyorlar. Kimi tek renkli bu yıldızların. Kimi rengârenk. Kimi küçük, kimi bir insan boyu kadar büyük. Hep ama hep sonsuz gökyüzünün sonuna varmanın hayali ile havalanırlar. Hayalleri kuyruklarında taşırlar. Biraz rüzgâr varsa ve gökyüzü […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku