İstanbul’da bir çocuk… Kız Kulesi’ne yüzüyor. Mutlu mesut, kurtulmuş. Çok kısa bir süre önce kaçmış yetimhaneden. Atlamış bir ticaret gemisine Hamburg Limanı’nda; Avrupa, Akdeniz ve nihayet Boğaz’dadır gemi. Çocuk görür Kız Kulesi’ni. Boğazın sularına bırakıverir kendini. Karl Detroit’tir adı. Kız Kulesi’dir onun için umudun adı. Yüzer küçük kulaçlarla, tırmanır kayalıklarına ve varır ışıklı bahçesine kulenin. […]
İstanbul’da bir çocuk… Kız Kulesi’ne yüzüyor. Mutlu mesut, kurtulmuş. Çok kısa bir süre önce kaçmış yetimhaneden. Atlamış bir ticaret gemisine Hamburg Limanı’nda; Avrupa, Akdeniz ve nihayet Boğaz’dadır gemi. Çocuk görür Kız Kulesi’ni. Boğazın sularına bırakıverir kendini. Karl Detroit’tir adı. Kız Kulesi’dir onun için umudun adı. Yüzer küçük kulaçlarla, tırmanır kayalıklarına ve varır ışıklı bahçesine kulenin. Kule ne büyük, oysa gemiden daha küçük görmüştür. Bir ses duyar çocuk. Kız Kulesi’nde insanlar, ellerinde fener geziyordur. Yüzleri sarılı, sesleri kısık. Lepra hastası insanlar, güzel İstanbul’un karantinasındalar. Karl korktu karantinadaki insanlardan. Karl sonraları Mehmet oldu, Ali oldu, Paşa oldu, Nâzım’ın büyük büyük babası oldu.
Onun hikâyesi başka bir yazının konusu fakat Kız Kulesi tam da hikâyemizin başladığı yerdi. Lepra; insanı yalnızlaştıran, uzaklaştıran ve her yeni güne nihai sonu bekleyerek uyandıran hastalıktı ve şehrin ulaşılması en zor ve en güzel yerinde lepra hastası insanlar karantinadaydı.
“Güvercinler gibi bağrışıyoruz adalet için. Ama kimse duymuyor bizi. Ve karanlıkta, ışığı bekliyoruz.” Karl, lepra karantinasına Kız Kulesi’ne yüzdükten yıllar sonra bir kuşun sesinden duyduk bu şiiri. Cesur, hayat dolu, güzel gülen, güzel uçan bir kuş… Girmiştir karanlığın inine. İnsanlar şaşkın, insanlar mutlu, insanlar umutlu onu görünce. Kuşun adı Furuğ… “Ev Karadır” isimli belgesel film için girmiştir lepra karantinasına. Ha Kız Kulesi denizin ortasında ha Baba Bağı Tebriz sokaklarında. İkisi de karanlıkta, ikisi de uzaktır dışarıdaki hayata…
Kar yağar, kapanır yollar. Orda bir köy var uzakta ve artık ulaşılmamakta. Gelecek bahara… Usulca otur, gidilmez şimdi oralara. Fakat dinler mi deli kız? Atlar atına, kafaya koymuştur yakın edecek uzakları aydınlığa. Türkan’dır adı. İnattır, aşktır, mücadele ve inançtır. Doktordur Türkan, illa gitmeli, yetişmeli uzaklara. Belki bir kardelendir kar altından güneşe uzanmak isteyen, belki bir hastadır Kız Kulesi’nin kaderini, yalnızlığını yaşamak istemeyen.
Türkan Saylan, bir büyük coğrafyada lepra ile benzeşen kaderi değiştiren kadındı. Türkan Saylan, kardelenlerle geleceği parlatan kadındı.
Karl Detroit Kız Kulesi’ne gerçekten yüzdü mü? Ne önemi var. Kız Kulesi’nin yalnızlığıdır esas olan.
Furuğ Ferruhzad, Baba Bağı Cüzzamlılar Evi’nde hiç korktu mu? Ne önemi var. Cesarettir ona o adımı attıran.
Türkan Saylan kapalı yolları atıyla aştı mı? Ne önemi var. Aydınlıktır verdiği mücadeleden bize miras kalan.
Yağmuru bekleyen çocuklar, suyun hikâyesini başka türlü yazar. Yağmur toprağa düşer, birikir, yolunu bulur, akar. Ama bir çocuğun hayalinde suyun yolu da hikâyesi de değişir. Belki akan su bir maceraya davettir. Belki de kusursuz bir planın başlangıcı… Mâlik yağmuru bekleyen bir çocuktu. Oysa 1920’lerin Çankaya’sında yağmur pek de beklenesi değildi. Çamur, insanı ayaklarından yakalayıp toprağın […]
Devamını Oku
Bir çocuğun eline bir kâğıt verildiğinde çocuk, kâğıdı katlar. Bir kanat çıkarır içinden, sonra bir baş, ince bir boyun, uçmaya hazır küçük bir gövde… Çocukluk budur. Dünyanın bize verdiği düz bir yüzeyden kuş yapabilme yeteneğidir. Sadako, hastane odasında kâğıtları katladı. Bir turna kuşu yapmalıydı. Hiroşima’ya bırakılan ölüm, yıllar sonra gelip küçücük bedenine yerleşmişti. Çok eski […]
Devamını Oku
Kızılay, Cebeci, Beşevler, Bahçelievler, Emek, Balgat, 100. Yıl, oradan Eskişehir yolu ve oradan da Hacettepe, ODTÜ, Bilkent hattının bir temmuz-ağustosta, bir de eylülün sonlarına doğru tepeden fotoğrafını çekmek mümkün olsa keşke. Benim gözümde, tepeden değil belki ama yerden çekilmiş çok fazla görüntüsü var bu hattın. Biraz anlatmam gerekirse, temmuz-ağustosta her yer bomboş, trafik hep rahat, […]
Devamını Oku
UYANAN ŞEHİR “Son kuşlar da geçiyor / Biten bir sevda gibi / Uyanıyor Ankara…” Murat Yetkin’in şiirinden Eftal Küçük’ün bestelediği ve Çağdaş Türkü’nün seslendirdiği bu şarkı, şehre yabancı olanlarda bile bir “Ankara” duygusu yaratıyor. Hele mevsim sonbaharsa, tanıdık bir şehrin bildik bir havası etrafınızı sarıyor. Şarkının dizelerindeki gibi “Uyanıyor Ankara”: Günün ilk ışıklarıyla insanlar sokaklara […]
Devamını Oku