1973 yılı. Aylardan Ağustos. Günlerden Pazar. Bezdirici bir sıcak var dışarıda ve babam arabayı kaybetti. Emek Mahallesi’nde, gölgesi yol boyu uzanmış bir ağacın altındaydık. Burası babamın arabayı her zaman park ettiği yerde. Şimdi arabaya değil ondan kalan boşluğa bakıyorduk. Babamın yüzünde hiçbir panik ifadesi yoktu. Dün gece arkadaşlarıyla yemeğe gitmişti. Böyle gecelerde mutlaka geç gelirdi. […]
1973 yılı. Aylardan Ağustos. Günlerden Pazar. Bezdirici bir sıcak var dışarıda ve babam arabayı kaybetti. Emek Mahallesi’nde, gölgesi yol boyu uzanmış bir ağacın altındaydık. Burası babamın arabayı her zaman park ettiği yerde. Şimdi arabaya değil ondan kalan boşluğa bakıyorduk.
Babamın yüzünde hiçbir panik ifadesi yoktu. Dün gece arkadaşlarıyla yemeğe gitmişti. Böyle gecelerde mutlaka geç gelirdi. Annem de ben de bu duruma alışmıştık. Babam çok iyi araba sürerdi. Ama bu sabah durum farklıydı çünkü geçtiğimiz yaz aldığı, motorunun sesiyle tüm mahalleyi inleten 1969 model beyaz renkli Buick ortalarda yoktu
“İlk Merkez Lokantası’nda yemek yemiştik.” dedi. Sadri Alışık’ı andıran mahcup bir gülümsemeyle. “Sakın annen duymasın.” diye de ekledi. Bana örnek olması gerektiğinin, yaptığı yanlışın farkındaydı ama olan olmuştu bir kere. Arkadaşlarını da arayamazmış çünkü eşleri duyar ve haber çok hızlı yayılabilirmiş. Bu sırrı birlikte çözmemiş gerekiyormuş. Yoldan bir taksi çevirip, Merkez Lokantası’na gittik hemen.
Merkez Lokantası, Atatürk Orman Çiftliği’nin içinde, yeşilliklerin arasındaydı. Boş masalardan birine oturmamı isteyip şef garsonla konuşmaya gitti. Uzaktan onları izliyordum merakla. Kısa bir süre sonra babam, bu sefer endişeli bir yüz ifadesiyle karşıma oturdu. Etrafta bizim arabanın tarifine uyan bir araba yokmuş. Üstelik acıkmaya başlamıştık. Dün sanki masadan hiç kalkmamış gibi sofra kurdurtmaya karar verdi. Çiftlik Kebabı, buz gibi ayran ve Tekel birası söyledi. Dün gece arabayı meçhule doğru kaybetmiş gibi değildi babam. Nasıl yapıyor bilmiyordum ama sakindi, tedirginliği hiç yoktu. Arabayı bir şekilde bulacağından emindi.
Yemekten sonra hafızası biraz yerine geliyor gibiydi. İstanbul’dan gelen müteahhit Vural Bey’in içkiye biraz zaafı varmış. Neyse. Bunları da duymamış ol. Hiç konuşmadan dinliyordum onu. Her daim şık elbiseler giyer, tıraşını olur, Sadri Alışık bıyıklarını dikkatle düzeltirdi. “Çer, çöp” der ve bir şekilde tüm sorunları çözerdi. Ciddiydi, yerli yersiz şakalara gülmezdi ama onun kadar eğlenmesini ve yaşamayı bilen başka birini görmemiştim.
Kalkarken birden durdu “Gençlik Park” dedi, suyun kaldırma kuvvetini bulan Arşimet gibiydi. Hatırlamıştı sanki; “Buradan çıktığımızda oraya gitmiştik.”
Gençlik Parkı’na geldiğimizde dün gece oturdukları havuz manzaralı lokantaya gittik doğrudan. Girişteki varilin üzerinde pelikan vardı. Dev kanatlarını açmıştı. Onu sevmeye çalışan, ilgi gösteren iki çocuğu gagaladı. Çocuklar ağlayarak oradan uzaklaştı.
Havuzun içinde sandallarıyla gezen, köpüklü bir bira gibi fokurdayan fıskiyenin yanından geçip serinleyenler vardı. Köprüde buluşup havuzu arkalarına alıp fotoğraf çektirenler, şehrin tam göbeğinde gürültüyü, sıcaklığı, egzoz dumanını kesen ağaç gölgesine kurulup pazarın tadını çıkaranlar vardı. Babam arabayı yanlışlıkla kaybettiği için günüm hiç beklemediğim şekilde güzel geçiyordu.
Babam yine şef garsonlardan biriyle konuşuyordu. Sonra tıpkı Merkez Lokantası’nda olduğu gibi babam yanıma geldi, boş masalardan birine oturmamı söyledi. Garsonlar vardiya değiştirmişler. Burada yokmuşlar. Telefonla arayıp, arabanın akıbetini soracaklarmış şimdi.
Saatine baktı. Altıya geliyordu neredeyse. “Rakı içilir şimdi” dedi. Koca arabanın kaybolacak hali yokmuş ya, buralardan bir yerden çıkarmış. Bir el hareketiyle masayı donattı hemen. Balık ürünleri, benim için kola, meyve tabağı, çerez geldi. Babam çaktırmadan, servis yapan garson çocuğun geniş cepli önlüğüne biraz para koydu. Bunun önemli bir adap olduğunu, her şeyin kuralına göre yapılması gerektiğini söyledi bana. Rakıyı usta bir kimyager gibi suyla karıştırdı. Havuza doğru daldı gitti. Çocuklar kahkahalarla masaların arasında koşturuyor, bir kedi gölgenin serinliğinde uyuyor. Gümüş semaverde çaylarını içenler…
Sonra dün gecenin kopuk sahneleri birden ortaya çıkmaya başladı. Merkez Lokantası’ndan sonra Vural Bey, tutturmuş Zeki Müren’i izleyeceğim diye. Şanslarına o gün de konseri varmış. Kalkıp buraya gelmişler. Masa donatılmış, şarkılar, türküler gece boyu. Vural Bey, sızana kadar gece sürmüş. Onu taksiye bindirip Stad Hoteli’ne birisinin götürmesi gerekiyormuş. Bu maalesef babam olmuş.
Tulum peynirinin ucundan bir parça alıp ağzına götürdü. Bana doğru yaklaşarak galiba bulduk bizim Buick’i dedi. Hafızası yerine gelmişti resmen. “Nasıl?” dedim merakla. Otelden çıktıktan sonra bir anlık dalgınlıkla geldiğim taksiyle eve döndüm. Arabayı da burada bıraktık tabii. Haklı çıkacağını biliyordum onun. Biraz önce cebine para konan garson çocuk koşarak yanımıza geldi. Dün gece çalışan garsonlarla konuştuklarını arabanın burada park yerinde olduğunu söylediler. Babam teşekkür etti. Arabayı bulmuştuk. Artık keyfimize bakabilirdik, sanki yapmıyormuşuz gibi. Hava, yazdan beklenebilecek tüm güzellikleri sunmuştu. Güneş yavaş, yavaş batarken Gençlik Parkı’nın etrafı aydınlanmaya, gündüz parkı gezenler yerlerini gazinoculara bırakmaya başlamıştı. “Şunu içelim kalkarız” dedi. Sonra da “Sakın annene söyleme.”
1973 yılı. Aylardan Ağustos. Günlerden Pazar. Bezdirici bir sıcak var dışarıda ve babam arabayı kaybetti. Emek Mahallesi’nde, gölgesi yol boyu uzanmış bir ağacın altındaydık. Burası babamın arabayı her zaman park ettiği yerde. Şimdi arabaya değil ondan kalan boşluğa bakıyorduk. Babamın yüzünde hiçbir panik ifadesi yoktu. Dün gece arkadaşlarıyla yemeğe gitmişti. Böyle gecelerde mutlaka geç gelirdi. […]
Devamını Oku
Rafael Demircan anısına… Bu kaçıncı voltam? Saymayı unuttum. Deniz rüzgârdan esiyor. Sert. Burnumda deniz ve yosun kokusu. Tepe yüksek, güneş kırmızı bir top gibi batmak üzere. Bir taraf komple kırmızı gelincik. Renklere bak, kırmızı kara, mucize resmen. Harika bir manzara, başkası bu anın tadını çıkarırdı benim aklım Ankara’da. Biri duysa, deli derler, desinler. Bu kadar […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku