1979, UNESCO tarafından çocuk yılı ilan edilmiş; dönemin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Dinçer, bu vesileyle her evdeki çocuğa kitap ulaştırmak istemişti. Böylece “1 Milyon Çocuk Kitabı” kampanyası başlatıldı. Evimize ulaşan kitaplardan biri de Nâzım Hikmet’in Sevdalı Bulut’uydu. Çok değil birkaç yıl sonra ilkokula bu kitabı götürdüğümü öğrenen annem telaşlanmıştı. Çünkü 80 Darbesi ağır etkisini göstermiş; […]
1979, UNESCO tarafından çocuk yılı ilan edilmiş; dönemin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Dinçer, bu vesileyle her evdeki çocuğa kitap ulaştırmak istemişti. Böylece “1 Milyon Çocuk Kitabı” kampanyası başlatıldı. Evimize ulaşan kitaplardan biri de Nâzım Hikmet’in Sevdalı Bulut’uydu. Çok değil birkaç yıl sonra ilkokula bu kitabı götürdüğümü öğrenen annem telaşlanmıştı. Çünkü 80 Darbesi ağır etkisini göstermiş; Nâzım çoktan yasaklı yayınlar listesine girmişti. Oysa yeryüzünde insanların bahçesi çok değerliydi. Kara Seyfi gibi her yeri zapt edip Ayşe’nin bahçesine dalıp kavga çıkartmak isteyen bir adamın öyküsü nasıl olur da yasaklanırdı? Ne var ki aynı tarihlerde bir başka çocuk Erdal Eren asılıyor, okul sırasının üstüne “Savaşa Hayır” yazan bir çocuk gözaltına alınıveriyordu. Demek ki bazı büyükler barışı sevmiyordu.
*
Kara darbenin etkisi altında korku iklimi tavan yaptığı için ilkokul öğretmenim anneme gerekli uyarıyı yapmıştı: “Akşam haberlerini izlettirmeyin!” Evde denetim vardı. Yine de göz ucuyla haberlere bakıyordum. Ertesi gün çaktırmadan gördüğüm haberi öğretmenime verip, “Şimdi de Filistin’i sel basmış!” deyince buruk bir gülümseme yayılmıştı dudaklarına. Aynı tarihlerde yönetim kadrosu Ankaralı Yarın dergisi “Filistin Şiirleri” (1982) özel bölümü yapmış, babam Behçet Aysan’ın daha sonra kitaplarına almadığı “Tel Zaatar” şiiri burada yayımlanmıştı. Şiir; “Tel Zaatar / napalm – gülleri açar” diye başlıyor, “Yaşayacak Filistin” diye bitiyordu. Demek ki İsrail falanjist milislerinin, çoluk çoluk demeden yüzlerce kişiyi öldürdüğü Sabra ve Şatilla Katliamı’nın hemen ardından yazılmıştı şiir. Bunda şaşılacak bir şey yoktu. Mahmud Derviş’in sözleriyle, etkin kılınan zulüm karşısında, “Bütün şairler Filistinli”ydi. Barışı sahiplenmek nice bedellere rağmen onlara düşerdi. Nitekim aynı tarihlerde “Barış Derneği” davasında pek çok aydınımız yargılanıp cezaevini boylamıştı. Demek ki barış savunulacak bir şeydi.
*
Derken bir gün sabahın er saatinde evimize polisler geldi, babamı alıp gittiler. Niye mi? Dünyada nükleer silahsızlanmaya karşı en temel kuruluşların başında IPPNW (International Physicians for the Prevention Nuclear War) geliyordu. 1980 yılında kurulan, 1985 yılında Nobel Barış Ödülü’nü alan, 63 ülkede tıp öğrencileri ve sağlık çalışanlarıyla barışçıl ve güvenli bir dünya yaratmak adına elinden geleni yapan IPPNW, ülkemizde NÜSHED (Nükleer Savaşa Karşı Hekimler Derneği) adıyla örgütlenmiş, 1986’da kurulur kurulmaz valilikçe yasaklanmıştı. Ülkemizde devlet tarafından örgütlenmiş önemli kuruluşlar varken sağlıkçılar gibi çok da gerekli olmayan kişilerin bu konuda dernek kurması sakıncalı bulunuvermişti. Derneğin kuruluşunda Leziz Onaran, Özen Aşut, Nusret Fişek gibi değerli hekimlerin yanında babam Behçet Aysan da vardı. İki yıllık yargılamanın sonunda dava beraatla sonuçlandı. Bir hekimin nükleer savaşa itirazı suçtu demek ki. Devlet büyükleri bizden daha iyi bilirdi!
*
Murat Karayalçın’ın Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde ise Zülfü Livaneli-Mikis Theodorakis Hipodrom Konseri’ne binlerce kişi katılmıştı. Yunan ve Türk şarkıları bir kardeşlik dersi veriyordu herkese. Bir amca ise konserin sonuna doğru uzaktan bağırıyordu: “Mikis artık kardeşiz biz…” Bense küçük kasetçalarımızdan gecelerce dinlediğim Theodorakis şarkılarına vurgundum, bir kısmını ezbere söyleyerek dans ediyordum. Gelecek güzel günleri düşlüyordum. O günler hiç gelmedi. O zamanlar barışın kalıcı olamayacağını bilmiyordum.
*
Bazı kitaplardan bazen bir duygu tohumu, bir im kalır geriye. Okurun belki de kendi yaşamından yola çıkarak etkilendiği bir ayrıntı unutulmazı olur. Tolstoy’un Savaş ve Barış’ını okuduğumda liseyi yeni bitirmiştim. Romanın başlarında gencecik Nataşa’nın Piyer Bezuhov’la tanıştığında onu bir duvar saatine benzetmesi yıllar yılı zihnimden silinmedi. Yazar muhtemelen onun iri ve hantal dış görünüşünü heybetli bir saatle birleştirerek tanımlamaya çalışıyordu. Yine Piyer’in arkadaşı, asker Andrey’in kişiliği savaş kahramanı olmaktan uzaktı; savaşların anlamsızlığının mesleğine rağmen ayrımındaydı. Yaralandığında ilk önce gökyüzüne bakmış, o zamana kadar parlak yıldızları fark etmediği için hayıflanmıştı: “Başının üstünde artık gökyüzünden başka bir şey yoktu; yavaş yavaş kayan kurşini bulutlarıyla, bulanık ama yine de ölçülemeyecek kadar yüksek bir gökyüzü. Nasıl olmuş da ben bu yüksek gökyüzünü daha önce görmemişim? Sonunda onu görebildiğim için öyle mutluyum ki! Evet!”
*
Barış gökyüzünü görmek isteyenler içindi. Bugün çocukların gökyüzünü büyüklerden daha iyi gördüğüne artık eminim!
“Çocukluğum cennetimdi” dersem, şüphesiz güzel bir zamana vurgu yapmış, onu avcumun içine almış olurum. Annemle birlikte Türk Dil Kurumu’nun merdivenlerinden tırmanır, çalışma arkadaşı Necati Cumalı’nın kızkardeşine, “Günaydın, Mübeccel Hanımefendi Teyzeciğim” der, ardından bütün odayı selamlardım. Sonra da Sevgi Özel’in odasına koşardım. Onun olduğu kata inince Gülten Akın’ın odasının önünde ses çıkarmamak için fren yapar, Sevgi […]
Devamını Oku
Tiyatro tarihimizde sanatçıların deyim yerindeyse başkaldırdığı iki grev gerçekleşir. Bunlardan ilki 1965 yılında Devlet Tiyatroları’ndaki TOTSİS’in (Türkiye Opera ve Tiyatro Sanatkârları ile Yardımcı İşçileri Sendikası) öncülük ettiği grevdir. İkincisi de 1970’li yıllara damga vuran Ankara Sanat Tiyatrosu grevidir. Her iki sanatsal örgütlenmenin de merkezi Ankara’dır; biri ödenekli, diğeri ise özel tiyatroda gerçekleşen bu grevler büyük […]
Devamını Oku
DÜŞLER KENTİ ANKARA Öyle değil midir? Ankara’nın bir “düşler kenti” olduğunu 1987’den beri haykırırım, da herkes duyar mı, kimse duymaz mı? Kimisi duyar da duymazdan mı gelir? Bastığı toprağı ayağının altında kendi varlığı için anıt kaidesi ya da çöp zannedenler ayırt etmez, edemez zaten bunu. Bir de portal alanı çizmişim Ankara Ankara Güzel Ankara şiir […]
Devamını Oku
Ankara, her bir sokağında ayrı bir hikâyenin, her köşesinde farklı bir dönemin izini taşıyan bir şehir. Bu nedenle var olan binaları, parkları, sokakları, caddeleri ve mekânları da bizlere çok şey anlatabiliyor. Cumhuriyet modernizminin planlı başkenti olma mirasını omuzlarında taşıyan bu şehir, bu güçlü mirasla birlikte kendini yenileme potansiyelini de her zaman bağrında saklar. Bugünlerde Çankaya’nın […]
Devamını Oku