Göksel Aymaz
Tüm Yazıları
Aydının Hası Ünsal Hoca’nın Ankara’sı
Ana Sayfa Tüm Yazılar Aydının Hası Ünsal Hoca’nın Ankara’sı

Ünsal Oskay’ı tanımlamak için elimizde fazlasıyla sıfat var: Türkiye’de iletişim bilimlerinin kurucusu. Dünyada sayısı az olan güçlü düşünürlerden. Adorno’yu, Benjamin’i ve tüm bir Frankfurt Okulu’nu Türkiye’ye tanıtan, öğreten öncü bir entelektüel. Merakla okuyan, tutkuyla yazan, sevdikçe çeviren bir literari. Ders anlattığı sınıfları doldurup taşıran büyüleyici bir hoca. Hocaların hocası… Bunların hepsi doğru. Ama bütün bu […]

Ünsal Oskay’ı tanımlamak için elimizde fazlasıyla sıfat var: Türkiye’de iletişim bilimlerinin kurucusu. Dünyada sayısı az olan güçlü düşünürlerden. Adorno’yu, Benjamin’i ve tüm bir Frankfurt Okulu’nu Türkiye’ye tanıtan, öğreten öncü bir entelektüel. Merakla okuyan, tutkuyla yazan, sevdikçe çeviren bir literari. Ders anlattığı sınıfları doldurup taşıran büyüleyici bir hoca. Hocaların hocası… Bunların hepsi doğru. Ama bütün bu tanımları mümkün kılacak şekilde, en temelde, güçlü bir sosyalbilimciydi Ünsal Oskay. Onu tanımlayacak en isabetli ve kapsayıcı sıfat da budur.

Ünsal Oskay, 1960’larda olgunlaşan entelektüel neslin en nadide üyelerindendir. O neslin klasik toprağı Ankara’dır ve Hoca da Ankara mahsulüdür. Mülkiyelidir. Ankara Siyasal’ı 1963’te bitirdikten sonra, UNESCO bursuyla tüm zamanların en iyi üniversitelerinden olan Stanford’da İletişim Araştırmaları Merkezi’nde Wilbur Schramm gibi kitle iletişim çalışmalarının evrensel otoritelerinden eğitim almıştır. Tükiye’de iletişim alanında dört yıllık eğitim veren ilk akademik kurumda, Ankara Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu’nda, Türkiye’de iletişim alanındaki ilk doktora tezini yazmıştır. 

Ünsal Hocayı yetiştiren şey, Ankara’nın kendini Cumhuriyet’in politik başkenti olarak ülkenin tamamından sorumlu hisseden havasıydı. Eğitim ve öğretim, o yıllarda Cumhuriyet Türkiye’sinin kalkınma planının bir parçası olarak ele alınıyordu. 1961 Anayasası’yla kurulan Devlet Planlama Teşkilatı’nın kalkınma planları için Mülkiyeli öğretim üyelerinden (ekonomi, sağlık, hukuk, kent gibi konuların yanında) iletişim olgusunu değerlendiren araştırmalar bekleniyor ve bu teşvik ediliyordu. Zaten Ankara Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu’nun 1965’te, yani planlı kalkınmaya geçildikten sonra kurulmuş olması, bir devlet politikası olarak radyo ve televizyonun toplumsal ve kültürel gelişmede kullanılma arzusunun sonucuydu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra UNESCO’nun kitle iletişimini toplumsal değişimin, modernleşmenin aracı olarak sunmasını ve bu yöndeki politikalarını biz de destekliyorduk. Ünsal Hocanın UNESCO bursuyla gittiği Amerika’dan elinde Kitle Haberleşme Teorilerine Giriş (1969) kitabıyla dönüşünü de, iletişim alanında ilk olan doktora tez konusunu Azgelişmişlik Açısından Kültür Değişmeleri olarak seçmiş olmasını da bu çerçevede düşünmek gerekir. 

Ünsal Hoca, Türkiye’nin dört bir yanından gelmiş memleket çocuklarının her birini birer aydın adayı olarak görmüş Ankara’nın ürünüdür. Şüphesiz ki bu yüzden Ankara ve Mülkiye yıllarını bize hep adam yerine konmanın, değer görmenin önemi üzerinden anlattı; değerli olduğunu hissettirmenin yetişmekte olan bir genç üzerindeki etkisine Ankara yıllarını örnek gösterdi. Biz İstanbulluların kalbinde, ezeli bir klişe olarak “devlet, bürokrasi, resmiyet” ile sabitlenmiş Ankara’ya yönelik sımsıcak duygular büyütürdü. Hele ki Ece Ayhan’la, Cemal Süreya’yla, İlber Ortaylı’yla paylaşılan (galiba Cebeci’deki) öğrenci evine nasıl da imrenirdik! O evden kalan anıları ağzı açık dinlerdik.

1986’dan 2009’daki vefatına kadar İstanbul’da yaşadı Ünsal Hoca. Başta ismiyle özdeşleşen Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi olmak üzere, İstanbul üniversitelerinde dersler verdi ama 1960’larda Ankara’da olgunlaşan o nesle ve o nesli var eden ahlaki ve bilimsel köklere bağlılığını hiç yitirmedi. 

Bu hem bir yaşama üslubu hem de bir entelektüel varoluş meselesidir. Kitaplarında, yazılarında ve derslerinde “insan”ın ve “entelektüel”in bir arada temsili, her ikisinin birbiri üzerindeki etkisi benzersizdir. Bunun sebebi Hocanın bilgiyle, bilmeyle kurduğu ilişki biçimidir. On altıncı yüzyılda Marsilya ile İskenderiye arasında gidip gelen ticaret gemilerinin yük kapasiteleri ve hız limitlerinden Rumların musakkayı pişirme biçimlerine, Kuzey Afrikalı kadınların Baudelaire şiirindeki alegorik anlatısına, Azteklerin çapa tarımcılığından Adorno’nun Kant’ın ahlâk felsefesi eleştirisine dek her yere sokulabilen, her yerden izlenim toplayabilen o muazzam bilgisiyle (kısacık boyuna rağmen) dallı budaklı kocaman bir ağaca benzerdi. Bilim, tarih, sanat, siyaset, felsefe, edebiyat alanlarını bir an içinde seri biçimde kat eden zekâ sıçramaları yaşanan gündelik dünyayla güçlü bağlar kurardı. O yüzden mesela İtalyan Galile’nin teleskopla, Samatyalı Halil’in ise dürbünle komşusunu dikizlemesi arasında kurduğu insani/tarihsel bağı asla yadırgamazsınız, ikna olursunuz.

Ama bilgisiyle de kendini ıslah etmiş biriydi Ünsal Hoca. Bilmek, hiçbir zaman kendini “sürüden ayrı görme” bahanesi olmadı onun için. “Günümün yirmidört saatini sosyalbilimci gibi yaşamıyorum.” derdi. Hiç seçkinci olmadı, kültürel beğenileri ve entelektüel zevkleri doğaldı. Mahler dinlerken çorap yıkayan bir adamdı nihayetinde. 

Türkiye’nin düşünce tarihi aydınların güncel sorunlara tutkunluğuyla belirlenmiştir. Belki de bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak, modern düşünce tarihimiz değerlendirilirken hep siyasal konumlar ve taraflılık ön plana çıkar. Buna göre, mesela Yusuf Akçura, Munis Tekinalp, Nurettin Topçu gibi “gericiler”, Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav, Behice Boran, Muzaffer Şerif Başoğlu, Cavit Orhan Tütengil ve Nermin Abadan Unat gibi “ilericiler” vardır -ilericilerin neredeyse tamamının Ankaralı olması dikkate şâyandır-. Ünsal Hoca da, aydınlar grubuna mensup biri olarak, yaşanan berbat gerçeklik karşısında “özgürleşim” tutkusuna bağlanmıştı. Okumuş yazmışına hoyrat olan bu memleketin hal ve gidişi, hiçbir zaman okumaya ve bilgilenmeye şüpheyle bakmasına neden olmadı. “Aydının hası, yenilginin ne demek olduğunu iyi bilen toplumlardan çıkar.” diyordu. Kendisi bunun ispatıydı zaten.

Yazarın Diğer Yazıları
Aydının Hası Ünsal Hoca’nın Ankara’sı

Ünsal Oskay’ı tanımlamak için elimizde fazlasıyla sıfat var: Türkiye’de iletişim bilimlerinin kurucusu. Dünyada sayısı az olan güçlü düşünürlerden. Adorno’yu, Benjamin’i ve tüm bir Frankfurt Okulu’nu Türkiye’ye tanıtan, öğreten öncü bir entelektüel. Merakla okuyan, tutkuyla yazan, sevdikçe çeviren bir literari. Ders anlattığı sınıfları doldurup taşıran büyüleyici bir hoca. Hocaların hocası… Bunların hepsi doğru. Ama bütün bu […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku