Başlıktaki sözlerin devamı, “zamanın beyni durur, denizler kurur”… Sahiden öyle. Ankara bir büyük hikâye. Onu anlatmaya çalışmak zor ama neyse ki bu hikâye benimkiyle kesişiyor. Cumhuriyet tarihinin dörtte birini Ankara’da geçirdim, üstelik en hızlı zamanlarımda. Dolayısıyla anlatacaklarım biraz da kendi hikâyem. Geçtiğimiz ay bu sayfalarda Ankara şarkıları bahsine giriş yapmış, marşlardan doğru ilerlemiş, arada birkaç […]
Başlıktaki sözlerin devamı, “zamanın beyni durur, denizler kurur”… Sahiden öyle. Ankara bir büyük hikâye. Onu anlatmaya çalışmak zor ama neyse ki bu hikâye benimkiyle kesişiyor. Cumhuriyet tarihinin dörtte birini Ankara’da geçirdim, üstelik en hızlı zamanlarımda. Dolayısıyla anlatacaklarım biraz da kendi hikâyem.
Geçtiğimiz ay bu sayfalarda Ankara şarkıları bahsine giriş yapmış, marşlardan doğru ilerlemiş, arada birkaç şarkıyı anarak rock bahsine uzanmıştım. Ankara, gençliğimin geçtiği yer. Şehre yeni girmiş bir öğrenci olarak şehrin yeni açılan rock barlarına dalmış, dinleyicilikten DJ’liğe uzanan bir kariyer yapmıştım. Hâlâ DJ’lik yapıyorum, yıllar önce Ankara’da çaldığım şakıları dünyanın her yerine götürüyorum. Hamdım, burada piştim, olmaya çalışıyorum.
SSK İşhanı, şehrin merkezinde eğlencenin kalbi
Ankara barları o dönemde çeşitli. Her şey bir yana, SSK İşhanı diye bir gerçek var. Kızılay’ın göbeğinde, bugün Çankaya Belediyesi’nin kullandığı binada pastanelerden parlak palmiyelerle süslü pavyonlara, türkü barlardan rock barlara uzanan renkli bir hayatın merkeziydi. Öncesinde bir hastanenin, kasetçilerin, av malzemeleri satanların ve hatta kasapların olduğu bir mekândı bu. Önce pastaneler araya sızdı, sonra Kavel’den Pusula’ya uzanan türkü barlar… Gölge’nin açılışıyla bina şekil değiştirdi, eğlencenin merkezi oldu. Sakarya Caddesi’ndeki meyhaneler ve barları da katarsak, gençliğime ulaşabiliyoruz. “Haydi Sakarya’ya gidelim.” cümlesi kurulmazdı bile, kendimizi orada bulurduk.
Önce Büyük Express’e uğrardık, kötü yağda kızartılmış patatesler ya da Foça fındığı eşliğinde fıçı biralarımızı içerdik; sonra başka mekânlara geçerdik. Paramız varsa “kayıntı”yı da orada halleder, “zümküfül” yerdik, yani bildiğiniz kızartılmış sosis. Paramız yoksa Sakarya’nın göbeğindeki gözlemecilere uzanır, iki gözlemeyi bakkaldan aldığımız bira eşliğinde “gömerdik”. Sonrası ya Bardak, ya Duvar, ya Gölge.
Bardak, ara ara Bülent Ortaçgil’i getirirdi. Azarlanmak pahasına onu orada dinlemek büyük keyifti. Öncesinde Çankaya’da Replik ya da Manhattan’da dinleme girişimlerimizi parasızlık yüzünden ilerletemeyince böyle bir çözüm bulmuştuk. Duvar, sonrasında Limon olan yerdeydi, merdivenle inilirdi. Ezginin Günlüğü’nü en çok orada dinledik. Limon’a dönüşünce dinlediklerimiz çeşitlendi: Replikas, Nekropsi ve Duman’ı heyecanla bekler, henüz ünlenmemiş maNga’yla olduğumuz yerde zıplamaya çalışırdık. Çalışırdık çünkü tıklım tıklım olurdu.
Ankara işi eğlence: eski45likler
Gölge, ileride ayrı bir yazıyı hak eden bambaşka bir fenomen. Sadece şunu söyleyeyim: 31 Ocak 1999’da Alper Fidaner’le birlikte orada yaptığımız eski45likler partisi, ikimizin de hayatını değiştirdi. Ankara’nın renkli simalarından (hem de uzaktan akrabam olan) Hasan Nami Güner o gün orayla konuşup bu buluşmayı ayarlamasaydı bugün kim bilir nerede olurduk…
eski45likler, apayrı bir olay. Gölge’de başladı, Nüans’ta sürdü, Pusula’nın yerine açılan Fikrim’de rutine bindi. Fikrim sonrası Konur Sokak’ta Kapı 7 maceramız var ama en sonunda yine oraya döndük. Bu buluşmaları Gölge’den kopan Dummy’ye taşıdık ve Fikrim’den ayrılanların açtığı Nefes’te sürdürdük. Nefes’ten ayrılan ekibin yeni mekânı EskiYeni ve Fikrim’in karşısındaki Baraka da bu eğlenceyi tadanlar arasında. Eğlence diyorsam sahiden eğlence. Ankara işi.
Pilli Bebek: Bir Ankara grubu
Baraka, Pilli Bebek’in her hafta konser verdiği mekândı. Beer Station’dan Gölge’ye transfer olan ekip orada büyüdü ve memlekete açıldı. Bugün Ankara denince ilk akla gelen gruplardan biri ve o günleri hatırlatan şarkıları hâlâ dillerde.
Nefes, şahane konserlerin düzenlendiği mekân. Mithatpaşa Caddesi üzerindeni köprünün “diğer” ayağının altında, eskiden ZX olan barın yerine açılmış bir bardı. Geçmiş zaman kullanmayayım çünkü hâlâ yerinde duruyor ve hâlâ roka salatası muhteşem. Orada dinlediğimiz konserler arasında Peyk konserlerini ayrı bir yere koyuyorum çünkü bir dönemimizi onlarla geçirdik. Ankaralı muhteşem yazar Barış Bıçakçı onları çok severdi, birlikte dinlerdik. Bu vesileyle acısı hâlâ taze olan, içimizde asla kapanmayacak bir boşluk bırakarak aniden aramızdan ayrılan İrfan Alış’ı hasretle anayım.
Ankara barlarından çok insan geçti. Bugün bir kısmı aramızda değil. Aramızda olanlar bambaşka yerlere savruldu. Barlar da tek tek kapandı zaten. Kimi mekânlar hâlâ yerinde, kimileri hatıralarımızın uzak köşesinde ama hepsi bir şekilde hayatımızın içinde. En azından izleriyle.
Önümüzdeki aylarda Ankara’nın eğlence hayatını, Ankara şarkılarını, Ankaralı şarkıları, şarkıcıları, müzisyenleri ve grupları anlatma niyetindeyim. Madem tam göbeğinden bu tarihe daldık, ilerleyelim.
Ankara benim öğrencilik yıllarımda neşeli bir şehirdi. Öncesinin de neşeli olduğunu yaşayanlar anlatıyor. Gazinolar, müzikli mekânlar, Gençlik Parkı ve sokak buluşmaları, bu neşenin yaşandığı yerler ve taşıyıcıları. Önce gazinolar kapandı, sonra müzikli mekânlar şekil değiştirdi ve Gençlik Parkı neşesiz, yapay bir yere dönüştü. Yeşil neonlar, plastik palmiyeler ve her yeri kaplayan beton bu güzelim parkın […]
Devamını Oku
1988 yılında üniversite okumak için Ankara’ya geldim ve kendimi müzik âlemlerinin ortasında buldum. Öyle bar bar dolaştığımı düşünmeyin; yaşım tutmadığı için oralara giremiyordum. Pek bir şey de yoktu zaten o tarihlerde… Olanın peşindeydim. İlk hedef, TRT 3’te dinlediğim klasik müzik konserlerini canlı dinlemekti. Bu yüzden ilk öğrendiğim yer Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın (CSO) salonu oldu. İlk […]
Devamını Oku
Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]
Devamını Oku
Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]
Devamını Oku