Ahmet İnam
Tüm Yazıları
Ankara’yla Doğmak
Ana Sayfa Tüm Yazılar Ankara’yla Doğmak

Ben on sekiz yaşımda Ankara’da doğdum. Gecenin bir yarısında İstanbul’da Acıbadem Köprüsü’nün altından bindiğimiz otobüs bizi Ankara’nın bozkırına bırakmış; bin dokuz yüz altmış beşin sıcak bir Eylül sabahı, babamla yürüyoruz. Üzerinde hâlâ yazlık üniforması var. Yarbay. Bahçeli’den Eskişehir yolunu izleyerek ODTÜ’ye doğru güneşli havada soluk soluğayız. İçişleri Bakanlığı’nın önünden kalkan servis arabalarını kaçırmışız. Belediye otobüsüyle […]

Ben on sekiz yaşımda Ankara’da doğdum. Gecenin bir yarısında İstanbul’da Acıbadem Köprüsü’nün altından bindiğimiz otobüs bizi Ankara’nın bozkırına bırakmış; bin dokuz yüz altmış beşin sıcak bir Eylül sabahı, babamla yürüyoruz. Üzerinde hâlâ yazlık üniforması var. Yarbay. Bahçeli’den Eskişehir yolunu izleyerek ODTÜ’ye doğru güneşli havada soluk soluğayız. İçişleri Bakanlığı’nın önünden kalkan servis arabalarını kaçırmışız. Belediye otobüsüyle kendimizi Bahçeli’ye zor atmışız. “ODTÜ nerede” diye sorup duruyoruz etrafa. Şimdilerde tıklım tıkış olan Eskişehir yolu bomboş o zamanlar. Arada bir, bir arabanın geçip gittiğini görüyoruz. Yol kenarları boş, bozkır kurumuş ot kokuyor.

Eylül güneşinde Ankara, ODTÜ denilen uçsuz bucaksız arazide karşıladı beni. Tuhaf bir sarı rengiyle kupkuru, çıplak bir toprak. Çıplak gökyüzü. Orada burada birkaç tenha ağaç. Barakalar saçılmış etrafa. Kendini neyse öyle ortaya koyan düşüncelerin yoğurduğu bir duygu pınarı oluşuyor içimde. Şimdi müze olan Mimarlık binasının yanındaki “küçük” yapıda babamın bakışları altında kaydımı yaptırıyorum. 

Doğuyorum. Kendimi doğuruyorum. Zaman zaman ayrılsam da altmış yıldır yaşamakta olduğum yepyeni bir dünyaya doğuyorum.

Daha önce ölü değildim elbette. Doğmak için ölmek gerekmez. Daha önceden de doğdum birçok kez. O doğumlarla yaşanan, kısa ömürlüydü. Ankara’da doğmak, Ankara’dan doğmak, Ankara’yla doğmak bambaşka. Kimsenin olamadığı bir Ankaralıyım ben bu açıdan. Yaşarken doğan Ankaralı Ahmet. Birlikte doğduğum arkadaşlarım olmasaydı doğamazdım elbette. Bir bölümü daha hakça dünyaya yeniden doğmak için öldüler. Diğer bir bölümü doğduklarının farkında bile değildiler. Kimileriyse doğduklarına bin pişman olup doğumsuz bir yaşamın uydumculuğunu (konforunu) seçtiler. Emperyalist odakların Ortadoğu’yu ellerinde tutma çabalarından biri olarak düşündükleri doğumevim olan ODTÜ, Ankara’nın bilime, düşünceye, şiire açılan bir deniziydi benim için.

Nasıl bir düş yoğun yaşam. Nasıl bir öğrenme, öğrendiklerini duyma, öğrendiklerinin üzerine düşünme. Dünya artık burada, ODTÜ’dedir. Yalnız dünya değil, geceleri çimenlerin üzerine yatarak seyrettiğimiz yıldızlar, uçsuz bucaksız evren de ODTÜ’dedir. Dünya avucumuzun içinde, yıldızlar saçlarımızda, gözlerimizde ışıldamaktadır.

Soruyorum: Bu dünyaya nasıl doğulmaz? 

Sürekli dönüşümlerin, geçişlerin olduğu okuluma mimarlık öğrencisi olarak kaydımı yaptırmıştım. Sonra cetvelle bile düzgün bir çizgi çizemediğimi anlayıp kırlara çıkar, türkü söyler, mühendislik yaparım diyerek maden mühendisliği bölümüne geçmiş; okudukça, düşündükçe, “bana teori gerek, bana teori gerek” demeye başlamıştım. Bölümler arası geçişlerin izin verildiği son gün en “teorik” bölüm olarak gördüğüm elektrik mühendisliği bölümüne yazılmıştım. Bunda daha önce hiçbir matematik hocasında görmediğim, en çetrefil konuları bile gülümseyerek hafif bir ironiyle anlatan, bana “bu hoca bize anlattığının çok fazlasını biliyor, bildiğini de yaşıyor, kendisini bilgisine adamış, geniş ufuklu, derin bir insan” izlenimini veren Orhan Alisbah etkili olmuştu. Hele derslerini büyük merak ve heyecanla dinlediğim Danimarkalı Fizikçi Jens Martin Knudsen bana bilimi bütün varlığıyla yaşamanın örneğini göstermişti.

Evet, ben on sekiz yaşında Ankara’da doğdum. Siz ben olun da gelin doğmayın bakalım. Her sabah uyandığınızda dünyanın devrimlerle değişebileceği umudunu yaşadığınız bir duyma, düşünme, öğrenme ikliminin sonsuz olduğunu sandığınız özgürlüğünde.

İnsan hayatında birçok kez doğar. Doğma gizil gücü vardır insanda, biyolojik doğumundan sonra da. Bir kez doğumunuzu hak edeceksiniz. Doğabilmenin bir sorumluluğu var. Doğmadan yaşayıp gidenlerden farklısınız. Yalnız değilsiniz. Doğumunuzda size esin verenlerle, sizin esin verdiklerinizle doğuşları yaşıyorsunuz.

Sokrates kendisine “ebe” der. Konuştuğu kişilerin “fikir” doğurmalarına katkıda bulunduğu için. Ebelik salt düşün alanıyla sınırlı değildir. İnsan bir can olarak her dem doğabilir. Elbette geçmişi tümüyle yok edemez. Etmemelidir de. Doğum, yaşayıp gittiğimiz dünyanın farkına varmadığımız nice dünyalar taşıdığını anlamakla başlar. Her yeni gün yeni bir dünyaya uyanma olanağı taşır. Yeni olan her zaman güzellikler taşımaz elbette. Acıları, kayıpları, altından kalkılması çok zor sorunlarıyla gelebilir üstümüze yaşam. 

On sekiz yaşımda doğabildim. Ben doğmaya hazır olduğum, ortam doğurtmaya uygun olduğu için. Doğabilirseniz, doğurursunuz. Doğurma (Üretme) özgürlüğünü yaşayabilenler, doğabilme gücü taşıyanlardır. Doğma, kendini gerçekleştirme, kendini aşma demektir. Sahip olduğu olanakları gerçekleştirme çabası içinde olmak demektir. 

İnsan bir kez doğmaz. Bir kez de ölmez. Çoklu ölümler, çoklu doğumlar yaşar ömründe. Kimbilir ölümler doğum için gereklidir belki de. İnsan bu dünyadaki bedenli son ölümünde bile doğuyor olabilir. Ben on sekizimde doğuşumu anlattım. Şimdilerde seksenime yaklaşıyorum. Hâlâ doğuyorum desem inanmazsınız. Bana doğumlar yaşatan kentime, Ankara’ya teşekkür ederim.

Yazarın Diğer Yazıları
Ankara’da Bir Yaz Sabahı

Denir ki kıştır düşünceyi derinleştiren, Descartes gibi uzun kış gecelerinde yoğun düşüncelere dalarsınız. İçinize döndürür kış sizi. “Dışarı” çıkamadığınız için içinizde kalırsınız. Kış en yakışandır, felsefeye düşünceye. Belki de sonbahar. Bir hüzün çöker. Ağaçlar yaprak döker. Günler kısalır. Ölümü hatırlarsınız. Geçen günler, bu “gelimli gidimli” dünyada sizi yaşadıklarınızı sorgulamaya götürür, anımsamaya. Hâşim gibi mırıldanırsınız: “Bize […]

Devamını Oku
Güvercinler Uçuverdi

ODTÜ’nün bizim yetmişli yıllarda “idari ilimler binası” dediğimiz yapısının ağır anılarımla yoğrulmuş koridorlarında dolaşmayı hep sevmişimdir. Hemen biraz ilerisindeki mimarlık binasından ayrı bir “hukuku”, “iktisadı” vardır. İkisi de bilge yapılardır benim için. Mimarlığın önündeki havuzdaki balıklar, öğrenciliğimde geceleri kaldığım yurttan çıkıp önlerinde ağladığımda gözyaşlarımı yutmuş olabilirler. Mimarlık binası daha yaşlı, daha alımlı, daha karmaşık, daha […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ahmet Telli ve Şiiri: Vicdan bireyseldir!

Ahmet Telli şiirinin çok boyutlu estetik birikimi ile “Şair Ahmet Telli” nin örgütlü birey olarak bütünlüklü ele alınması zorunludur. Hayatı ve şiirleri iç içe geçmiş bir şair söz konusuysa, hem estetiğin dili hem de ideolojinin dili öne çıkar. Çünkü daha ilk adımda biliriz ki şiir bir cesaret işidir ama bu cesaret salt sözcüklerden ibaret değildir; […]

Devamını Oku
Ahmet Telli: Vicdanın Dili, Direnişin Şiiri

Ahmet Telli ve şiirini birkaç kelime ile tanımlamam gerekseydi sezgi, vicdan, aşk, isyan, direniş, dil ve arkadaşlık derdim. İlk sıraya sezgi kelimesini koymamın nedeni Telli’nin bireysel, toplumsal ve şiirsel anlamda varoluşunun sınırlarını ve sınırsızlıklarını belirlerken hem bir birey hem de bir eğitimci ve şair olarak sezgileriyle hareket ettiğini düşünmemdir. Bu düşünceye kapılmamın nedeni şairin şiirleri, […]

Devamını Oku