Cumhuriyet Dönemi’nin önemli ressamlarından biri olan Saip Tuna’yı ve onun sanata kattığı değerli eserleri hatırlatmak istiyorum. Tuna’nın yaşamı, bir sanatçının bireysel yolculuğunu simgelemesinin yanında Ankara merkezli bir Cumhuriyet kültürünün nasıl şekillendiğini de gözler önüne seriyor. Onun eserleri, modern Türk resminin inşasında önemli bir köprü; sanatla yoğrulmuş bir Cumhuriyet hayalinin fırça darbeleri âdeta… Bir BaşkentRessamının Yolculuğu […]
Cumhuriyet Dönemi’nin önemli ressamlarından biri olan Saip Tuna’yı ve onun sanata kattığı değerli eserleri hatırlatmak istiyorum. Tuna’nın yaşamı, bir sanatçının bireysel yolculuğunu simgelemesinin yanında Ankara merkezli bir Cumhuriyet kültürünün nasıl şekillendiğini de gözler önüne seriyor. Onun eserleri, modern Türk resminin inşasında önemli bir köprü; sanatla yoğrulmuş bir Cumhuriyet hayalinin fırça darbeleri âdeta…
Bir Başkent
Ressamının Yolculuğu
Saip Tuna, 1904 yılında İstanbul’da doğsa da onu bir Ankara ressamı yapan şey, sadece bu şehirde geçen yılları değil; Ankara’nın düşünsel, sanatsal ve kültürel yapısıyla kurduğu derin ilişkidir. Tuna, Sanayi-i Nefise Mektebi’ndeki kısa eğitiminden sonra sanat tutkusu uğruna kendi imkânlarıyla Avrupa’nın önemli sanat merkezlerinde eğitim aldı. Almanya, Fransa ve İtalya’daki yıllarında Batı resminin klasik ve modern üsluplarını yakından tanıdı. Paris’te Julian Akademisi’nde aldığı eğitim, Hans Hoffman gibi isimlerle birlikte çalışması, onun evrensel bir bakış açısına sahip olmasına zemin hazırladı.
Ancak Tuna’yı evine, Ankara’ya döndüren, savaşın gölgesinde yeniden şekillenen bir dünya ve inşa edilmeyi bekleyen bir Cumhuriyet coğrafyasıydı. 1939 yılında II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle yurda dönen Tuna, Ankara’ya yerleşti ve uzun yıllar boyunca İsmet Paşa Kız Enstitüsü ve Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu’nda resim öğretmenliği yaptı. Bu süreçte hem öğretmen hem de sanatçı kimliğiyle Cumhuriyet’in modern eğitim anlayışına hizmet etti.
Ankara’nın Renkleriyle Resmedilen Bir Cumhuriyet
Saip Tuna’nın eserleri, dönemin birçok ressamının aksine aşırı avangart eğilimler taşımaz. O, “1914 Çallı Kuşağı”na yakın bir çizgide ilerlerken, özellikle Ankara’yı ve onun çevresini resmederek kentin hafızasına katkıda bulunmuştur. Ankara Kalesi, tarihi evler, kentin yumuşak ve dingin dokusunu yansıtan fırça darbeleriyle Tuna’nın tuvallerinde yer bulmuştur. Onun izlenimci tarzı, Ankara’nın taş sokaklarını, gün ışığına bulanmış evlerini, sessizliğini ve dirayetini sanatın evrensel diline tercüme eder.
Gerçekçilikten kopmayan doğa betimlemeleriyle birlikte, portre alanında da öne çıkan Tuna’nın belki de en bilinen eseri, 1935’te yaptığı Atatürk portresidir. Bu portre, Atatürk’ün büyük beğenisini kazanmış, “Beni benden daha çok bana benzettin.” sözüyle onurlandırılmıştır. Portre daha sonra PTT pullarına taşınarak Tuna’nın sanatının yalnızca galerilerde değil, halkın günlük yaşamında da yer bulmasını sağlamıştır. Bu da onu, başkentin sokaklarında dolaşan bir sanatçı haline getirir; sadece müzelerde değil, mektuplarda, anılarda, pullarda yaşayan bir ressam…
Yurt Gezileriyle Taşrada Aranan Ankara’nın Ruhu
Saip Tuna’nın Ankara’daki atölyesinden taşraya uzanan sanatsal yolculuğu da Cumhuriyet ruhunun bir yansımasıdır. 1940’ta Kırklareli’ne, 1943’te Maraş’a düzenlenen yurt gezilerine katılan Tuna, gittiği her yerde yerel dokuyu modern resmin duyarlılığıyla yorumladı. Lüleburgaz Kervansarayı, Babaeski Camisi, Dereköylü İhtiyar gibi eserler, Tuna’nın sanatını yerel ile evrensel arasında kurduğu bir bağ haline getiriyor. Bu tablolar, yalnızca estetik bir bakış sunmuyor; aynı zamanda Cumhuriyet’in taşradaki izdüşümlerini belgeleyen kültürel hafıza öğeleri olarak da önem taşıyor.
Yurt gezileri sırasında bile Tuna’nın kafasında hep Ankara vardır. Çünkü onun gözünde Ankara, hem başlangıç hem de merkezdir. Sanat için değil, millet için sanat anlayışıyla Tuna, taşradan topladığı hikâyeleri başkentteki atölyesinde yeniden şekillendirmiştir.
Evkaf Apartmanı’ndan Yayılan Bir Sessiz Direniş
Saip Tuna, Ankara’daki Evkaf Apartmanı’nda kurduğu mütevazı atölyesinde, hayatının büyük bölümünü geçirmiştir. Gürültüden uzak, reklamdan kaçan, üretken ama sessiz bir sanat yaşamı sürmüştür. Atölyesinden çıkan eserlerde doğa vardır, insan vardır, şehir vardır, tarih vardır. Ama en çok da Ankara vardır. O, fırçasıyla Ankara’nın hafızasını resmetmiştir; zamanın silmeye çalıştığı ayrıntıları sanatın diliyle kalıcı hale getirmiştir.
Tuna’nın sanata kattığı en büyük değerlerden biri, klasik teknikleri modern bir estetikle birleştirme yeteneğidir. Bu yönüyle hem geçmişin izini sürer hem geleceğin sanatçısına ışık tutar. Bugün Ankara’nın kültürel belleğinde onun adı belki sık geçmez; ama kentin ruhunu tanımak isteyen herkes, onun tablolarına bir göz atmalıdır.
Tuna’yı Anımsamak, Ankara’yı Anlamaktır
Saip Tuna’nın eserlerini anımsamak, sadece bir sanatçının yaşamına saygı duruşu değil; aynı zamanda Ankara’nın kültürel mirasına duyulan vefa anlamına gelir. Onun eserleri, modern Türk sanatının evrimine olduğu kadar, başkentte doğan ve büyüyen bir estetik anlayışa da ışık tutar. Genç sanatçılar için bir ilham, tarih meraklıları için bir pencere, Ankara için ise kalıcı bir izdir.
Bugün Tuna’nın izini sürmek isteyenler, sadece müze kataloglarına değil; Ankara’nın sokaklarına, sessiz duvarlarına, eski pencerelerine ve taş döşeli kaldırımlarına da bakmalıdır. Çünkü o, başkentte yaşamış değil; başkenti yaşamış bir sanatçıdır.
17 Mart 2026’da Çankaya Belediyesi Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde açılan Adnan Çoker’in “mutlak siyah” sergisi, 26 Nisan’a kadar görülebiliyor. Farklı dönemlerden yapıtları bir araya getiren sergi, izleyiciyi yalnızca bir ressamın dünyasına değil, siyahın derinliğiyle kurulmuş bir düşünce alanına çağırıyor. Bugün günlerden cuma. Ankara yine bildiğimiz gibi: Göğü kurşuna çalıyor, sokaklar aceleyle akıyor, kentin üstünde […]
Devamını Oku
Bir sergiye, açılış kalabalığı gelmeden girmek bambaşka bir şeydir. Kapının önünde hâlâ günlük hayatın aceleciliği durur; içeri adım atınca o acele, duvara asılı işlerin karşısında yavaş yavaş çözülür. İnsan, şehrin gürültüsünden önce bir düşünceye girer gibi girer sergiye. İlk karşılayan da çoğu zaman ses olmaz; ışık olur. Işığın yüzeye çarpıp geri dönme biçimi… Tuvalin dokusu… […]
Devamını Oku
Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]
Devamını Oku
Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]
Devamını Oku