Asırlık Yalnızlık Akan sular ben olsam Bulanırsam bulansam Virseler sevdiğimi (Gonduralım) Dilenirsem dilensem (Gonduralım) Sarı lira virelim gandıralım Yönünü de bu tarafa döndürelim Gül koydum çeçeriye Yâr geldi penceriye Yâre gurban olalım (Gonduralım) Alalım içeriye (Gonduralım) Sarı lira virelim gandıralım Yönünü de bu tarafa döndürelim Kaynak Kişi ve Yöre: Veli Öksüz, Ankara, Şereflikoçhisar, Solakuşağı Köyü […]
Asırlık Yalnızlık
Akan sular ben olsam
Bulanırsam bulansam
Virseler sevdiğimi (Gonduralım)
Dilenirsem dilensem (Gonduralım)
Sarı lira virelim gandıralım
Yönünü de bu tarafa döndürelim
Gül koydum çeçeriye
Yâr geldi penceriye
Yâre gurban olalım (Gonduralım)
Alalım içeriye (Gonduralım)
Sarı lira virelim gandıralım
Yönünü de bu tarafa döndürelim
Kaynak Kişi ve Yöre: Veli Öksüz, Ankara, Şereflikoçhisar, Solakuşağı Köyü
Derleyen ve Notaya Alan: Muzaffer Sarısözen
Yirminci yüzyılın ilk çeyreğine kadar Ankara’da Kızılay namıyla bir semt yoktu.
Kızılay binasının yapıldığı 1929’dan, yıkıldığı 1979 yılına uzanan elli yıllık dönemde ve onu izleyen ikinci elli yıllık dönem boyunca da, yani yaklaşık yüz yıldır bu bölge hep Kızılay diye anılır.
Eski Ankara, kale ve bugünkü Ulus semti civarında dereler kavşağında kurulmuştu. Sakinlerinin, kent merkezindeki evlerine ilave birer de kenti çevreleyen yamaç ve koyaklarda bağ evleri olurdu.
Cumhuriyet’le birlikte şehir, bugünkü Kızılay ve Cebeci’ye doğru genişlemeye başlayınca, bu yeni yerleşim alanına halk arasında, eski şehre izafe Yenişehir denmeye başlandı (Hülasa, bugünkü Sıhhiye’den geçen demiryolu hattının güneyiydi).
Kızılay, Ankara’nın o kadar merkezidir ki, diğer şehirlerin Ankara’ya uzaklığı hesaplanırken Kızılay’a mesafelendirilir. Yani Kızılay haritalarda Ankara’nın başlangıç ve bitiş noktasıdır.
Yüz yıla yakın süredir Kızılay Ankara’nın sosyal, kültürel, politik merkezi olagelmiştir. Kentin kalbidir.
Necatibey Caddesi’nden Sümer’e, Karanfil’e, Konur’a, Olgunlar’a, Hatay Sokağı’na doğru uzanan Kızılay semtinin ilk kuşak evleri ikişer katlı bahçe içinde birbirine yakın evlerdi. Evlerden ve bahçelerden yükselen çocuk sesleri, kuş cıvıltıları ve müzik nağmeleri birbirine karışırdı. Başkentin ilk modern yerleşim alanıydı.
Bulvar boyu akasya ve atkestanesi ağaçlarının gölgesinde yapılan gezintiler, Havuzbaşı’ndaki meydanda izlenen Şehremaneti Bandosu veya Riyaseti Cumhur Mızıkası konseriyle taçlanırdı.
Yıllar yılı akşam yürüyüşleri yapılan; konserlere, sinemalara, tiyatrolara gidilen, müzik festivalleri düzenlenen; pastaneleri, lokantaları ve kitapçılarıyla, son derece sosyal bir mekân olmuştur.
Cumhuriyet’in hemen ilk yıllarından itibaren, eski Ankara’nın iki mislinden fazla bir arazi istimlâk edilerek adeta yeni bir Ankara inşasına başlanmıştır. Halk arasında, “Tosbağa Yatağı” diye adlandırılan kıraç ve batak bir araziden yeşil bir yeni başkent yaratılmıştır (Gençlik Parkı, Kurtuluş Parkı, Güvenpark gibi pek çok yeşil alan bu çabaların sonucudur).
Zamansal ve mekânsal bir sürekliliğe sahip olup, gün boyu adeta bütün bir kent Kızılay’a akmaktadır.
Deyim yerindeyse, Kızılay ekonomi politik ve kültürel bir ideolojidir. Kentin agorası, kamusal alanı ve belleğidir. Bir anlamda kravatlıların tezahürüdür. Ulus’tan Kızılay’a uzanan Atatürk Bulvarı omurgasını oluşturur. Daha farklı tasarlanan bulvar, zamanla bugünkü halini almıştır.
Kızılay bölgesinin ilk tasarımı ve planlamasıyla bugünkü hali arasında çok fark oluştu. Yoğunlaşan taşıt trafiği ve güvenlik gerekçeli müdahalelerle, yeşil alan oldukça azalmış ve bambaşka bir biçime savrulmuştur. Eski değerlerini zaman içinde yitirmeye başlamış, bir veya iki katlı bahçeli evlerin yerini bitişik nizam apartmanlar almış ve semt giderek iş merkezine dönüşmüş, delik deşik edilmiştir.
Cumhuriyet’in ilk yıllardaki coşkuyla modern bir başkent inşa etme ideali, maalesef çok geçmeden, arazi spekülatörleri ve işbirlikçilerinin rant (getirim) hırsının kurbanı olmuş, bahçe şehrin yerini beton şehir almıştır.
Cumhuriyet’in ikinci yarısında hızlanarak, şehrin çok geniş bir alana yayılması ve yeni yerleşim odaklarının gelişmesiyle, Kızılay semti eski albenisini büyük ölçüde kaybetse de hâlâ başkentin kalbi ve belleği olma özelliğini sürdürmektedir. Yeni gün eskinin ufkunda doğacaktır.
NE ALIRSAN ON BİNE
heykelleri Ankara’nın
yollarımızı gözler
“Olgunlar Sokak” hani şu
yol üstü kitapçıları
sen lodoslama ağlıyorsun
ben kendime küsmüşüm
dokunsan ağlamaklı
doksan altı yaz ortası
iki yüz elli bin lira verip
yirmi beş şiir kitabı aldım
ne alırsan on bine tezgahından
-yirmi beş şair yani-
kent kendisini kusuyordu
üzerimize kuşlar tünüyordu
Yüksel Caddesi’nde bu-
akşam mehtaba karşı
benim deli coşkun gönlüm
ucuz kitaplar rafına
çaresiz iner sonunda
-bungun ve şerha-
(gâh gülzâr, gâhî gülizâr…
Geceleri uyku gelmez gözüme Zalim yastık diken olmuş yüzüme Uyma dedim uymuş düşman sözüne Alnıma yazılmış bir kara yazı Kader böyle imiş ağlarım bazı, hey sebep hey (Ali Yener/ Mehmet Tuğrul, Ankara/ Tuğrul, 1945: 44-45) Köy Enstitüleri ve Yüksek Köy Enstitüleri kapatılınca, nitelikli lise öğretmeni ihtiyacı karşılanamaz hale gelmiş ve koşulların zorlamasıyla, kaderin […]
Devamını Oku
“Su akar güldür güldür Gel de yâr beni güldür” (Rıfat Balaban, Ankara/TRT THM 2052) BAĞDA GÜLÜ BUDADIM (Burhan Gökalp, Karaköy/Çubuk/Ankara/TRT THM 3802) BAŞINDA ACEM ŞALI Ankara’nın Cumhuriyet’le yaşıt bir gezgin havuzu var, hikâyesi biraz karışık. Anlatacağımız, Gezgin Su Perileri’nin hikâyesidir. Ankara’nın “Gezgin Havuzu” da derler. Başlarken bir parantez açalım. Cumhuriyet döneminin ilk İstanbul Valisi Ali […]
Devamını Oku
Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]
Devamını Oku
Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]
Devamını Oku