Ali hikmet Eren
Tüm Yazıları
Ankaranın Delileri
Ana Sayfa Tüm Yazılar Ankaranın Delileri

muhtemel ki, ben bir deli’yim. kendim dahil, herkesten sakladığım gerçeklerden biri de bu. normal insan taklidi yaparak geçiriyorum günlerimi, sizin gibi. hem akıllı insan işi mi, ben deli değilim demek! bunca deliyi bir yazıya hangi akıllı toplar ki hem; haydar işte! (konuya ayrıca döneceğim, hepsi kayıtlı!) kırk yıldır yaşadığım ankara’da, onun delileriyle, mutlu mutlu yaşarken, […]

muhtemel ki, ben bir deli’yim. kendim dahil, herkesten sakladığım gerçeklerden biri de bu. normal insan taklidi yaparak geçiriyorum günlerimi, sizin gibi. hem akıllı insan işi mi, ben deli değilim demek! bunca deliyi bir yazıya hangi akıllı toplar ki hem; haydar işte! (konuya ayrıca döneceğim, hepsi kayıtlı!)

kırk yıldır yaşadığım ankara’da, onun delileriyle, mutlu mutlu yaşarken, derdim ne ki topladım delileri bir yazıya. insan benzediklerini yaşıyor, benzerleriyle de var oluyor; bana benzedikleri için, onlara benzediğim için, yaz dediler, bizi de.

benim delilerimin hiçbirinin kafasında huni, kulağında zilli küpe, elinde araba direksiyonu –o başka bir şehrin delisi- yok! benim delilerim ankara’ya ve onun bütün sokaklarına mal olmuş, şehrin şahidi, o şehri var eden, sokaklarını karış karış arşınlayan gerçek sahipleri… 

deliler hep dinledi beni, ben onları; anlaştık, konuştuk aramızda. kimler yok ki, deli dolu bir yazı işte, vesselam! 

.

kızılay’da, atatürk bulvarında, kumaş pantolonunun incecik kemerine astığı volkmeni, kulaklarında doksanlı yıllardan kalma bir kulaklık -kablosu boşta-, elinde bir sopayı sallayarak ve naralar atarak yürürken görebilirsiniz müzisyen delimizi… dilsizdir müzisyen delimiz. kızılay’da hemen her büfe tanır onu, müzik hayatının devam etmesi ve volkmeninin her daim çalışması için haracını dörtlü kalem pil olarak verir ona esnaf; dizlerine kadar inen eski parkasının cepleri pil doludur hep. elde bir tüfek, kulakta o ses; hepsi kader işte!

sol bacağını sürüyerek yürüyordu kader. tecavüze uğradı, hayır uğramadı, ben öyle diyorsam öyle değildir, mahsun en doğrusunu bilir. ben öldü dedim, o fotoğrafını yolladı bana, yaşarken… kader, yaşıyor hâlâ. kimin ne kadar para verdiğine göre değil, en başkanı’nın kim olduğuna göre yaşıyor kader. göz teması kurmazsanız sizi tanımaz bile, rahatsız etmez, yürür geçer yanınızdan. gözlerine bakarsanız da hal hatır sorar başkanlarından. konuyu uzatmadan, verdiğiniz harçlıkla kaybolur sonra, diğer başkanlarının hatırını sormak için.

sakarya’da, balıkçılarla, mithatpaşa üst geçidi arasındaki havuz başında, günlük şarap parasını çıkarmak için köşesinde bekleyen haşmet de seslenebilir size, gözleriyle. haşmet odtü mezunudur, ingilizce bilir. mutsuz aşkların şarapla buluştuğu o köşede, uzamış sakalları ve per perişan görünümüyle, kimseyi rahatsız etmeden şarabını içer yıllardır. haşmet konusu uzun elbette, sakarya caddesinde, hikayesinden daha yoksul, aşk delisi, şarap -canım benim – seven, olursa, varsa diye işte, dilenci olmadığını sokağını sahiplenmesi ile anlatan, ankara’nın dört yılda bir değişen ev sahibi öğrencilerinin ev sahipliğini yapan, canım haşmet.

yine sakarya’da, herhangi bir mekana oturduğunuzda, elinde kazı kazan ve milli piyango biletleriyle aniden içeri girip, birkaç saniye sonra da gür bir kahkaha atan, sonra utanan, sonra yeniden kendine gülen, şaşkınlığı geçen ve ona gülen müşterilere gülen, o davudi sesiyle tekrar tekrar gülerek onlara bilet satan delimizle karşılaşabilirsiniz. her mekan kabul etmez biletçi kemal’i, müşterileri delilerden rahatsız olan mekanlar da var ankara’da.

kader’in ölmediğine, yaşadığına olan inancımla, iş yerimin hemen karşısında duran parka gidiyorum; kurtuluş parkı…

kurtuluş parkında, parkın devasa ağaçlarının gölgesinin düştüğü havuzun hemen yanındaki piknik masalarının gölgesinde, az da uğurlamadım çay delisini. çay hazır değil, şeker yok, su soğuk… hep! masaya serilen muşamba, saatlerce yapılan hazırlık, kaçan onca müşteri… eyvallah, bizden… çayın demlendiği su havuzdan işte, gördüm, görmeseydim…

yenimahalle’de tanışmıştım asker delimizle, doksanlı yılların başıydı; gayret mahallesinde, rütbesinden bile küçük bir parkta… inşaatlardan aparttığı birkaç beş on ile bildiğiniz derme çatma iskelet üzerine geçirilmiş naylon parçaları ile kendine bir saray kurar, olmayan kapısının önüne yaktığı ateşle evine bile girmeden ısınırdı. albay rütbesi takardı nereden bulduğu belli olmayan askeri kıyafetinin omuzlarına. şikayetler sonra, belediye gaspı! albay vazgeçer mi -adı buydu-, belediyenin yıktığı karargahını hemen ertesi gün, yine inşaat atıklarından topladığı yakacaklarla yeniden inşa ederdi. mahalle sakinlerinin de lojistik desteğiyle sağlam tutmaya çalışırdı karargahını… hafızasındaki belki de en sağlam anıydı seksen darbesi sonrası mahallesini korumak. 

deli mi yok ankara’da, albay şahit olmadı ama ben oldum; keçiören camcı sokakta, üst katımda ikamet eden ingilizce öğretmeni bir kadının, her gün cam silen yaşlı annesiyle yaşadıkları evden üç ton çöp çıktığına şahit oldum ben!

birlikte, aynı işyerinde çalıştığımız veteriner hekim ercan bey’i televizyonda izlerken, tek başına yaşadığı müstakil evinden kepçeyle atılan tonlarca çöpün ağırlığında, o sarımsakgil ve bilimum başka kuru nebatinin kokusunu pencereyi açıp ona geri yollama ihtiyacı hissetmiştim ilk başta. her şey olabiliyor, kalorifer böcekleri sarabiliyor yatak odanızı, iyi böcekler sonuçta, size dokunmuyorlar, açlığa alışıp, kendi yaşam kavgaları için ilaçlanan evlerde ölümü bile göze alabiliyorlar. anılarını biriktiren insanlara neden bu kadar kızıyoruz ki? 

tam da burada, sözü, kirli tahir’e vermek gerekiyor sanki. paraya tapan, kırk beş kilodan elli kiloya çıkamamış, küfrün tarifesini yapmış bir ankara delisi o. küfür ucuz değil ki, her bir sözcüğün ayrı bir değeri var tarifede. kırk beş kiloluk, ayakkabı numarasından bile küçük bir adamın ettiği küfrü cemaat de dinlemeliydi bence; tahir, temiz demekti bizce! onu ayrıca yazdım, roman bile koydum adını, yazdığım yazının; bence roman olmalıydı! 

tahir, belli paralara, kime istediğine göre, -burada, ona verilen paranın ne kadar belli olduğu da önemli- tarife neyse yani, izmir caddesini kaç tur atacağına karar vererek küfrederdi. yorulursa, parası tamamsa o gün, şimdi o meşhur ayakkabı mağazasının olduğu meydana belki bir albay’dan aldığı odunlarla ateş yakar, altı metre uzaktan da ellerini uzatarak ısınırdı ankara ayazında. ecevit hariç, kulağına hangi ismi fısıldarsanız, parasına göre küfrederdi politikacılara. eğer ona para verip eceviti’in adını söylerseniz, -bu durum, solcu esnafın sağcı esnafa yaptığı bir şakaydı daha çok- sizin ananızdan girer, avradınızdan çıkardı o da. ettiği küfürleri anmayalım bu yazıda; tahir’in ankara pavyonlarında içtiği çayların hesabını ödememek için racon keserken ettiği küfürleri de…

tıpkı şairler gibi, yapamayacakları ne varsa söyler ya politikacılar da, -şairler kendilerine konuşur gerçi!-, öyle bir günde işte, oy veresim gelirdi, kızılay’da, birinci tüp geçidin çıkışında, her seçimde sadece cumhurbaşkanlığına adaylığını koyup, sistemin eksiklerini ütopik vaadlerle, nutuk atarak anlatan o politikacı delimize. ha bu arada, o zamanlar cumhurbaşkanını meclis seçiyordu!

sevgili delimin, her seçime adaylığını koyup attığı nutuklardan sonra ne değişti ki? keçiören’de, sıradan bir mecmuanın sıradan bir sayfasında tanıştığı ve mektuplar yazarak yaşadığı aşka randevu verirken kentsel dönüşümü düşünmeyen, yıllardır elinde tuttuğu kırmızı bir gülle, çoktan yıkılmış bir çay ocağının şimdi üstünde bir apartman olan önünde, her gün bekleyen aşk delisi değişti mi? 

“gelecek”, diyor o da, “mutlaka gelecek, söz verdik birbirimize…” şarapçı haşmet, eminim ki nöbetini tutardı aşk delimizin, beklerdi onun yerine de, beklendiği yerde.

askerimiz deli de, polisimiz değil mi? polis delimiz asker delimiz kadar şanslı değil tabii üniforma açısından; o, sadece kafasında bir polis şapkası, dilsiz üstelik, aydınlıkevler trafiğini düzenler yıllardır. elinde bir düdük, öttürüp durur onu… trafik, yanan lambalara göre akar durur onun düdük sesleri arasında. ankara’nın taksici, özellikle de dolmuşçu esnafı şoför camından kimsenin anlayamayacağı bir hızla rüşvetini verirler ona. polisimiz mutlu. 

kolay mı kışın ayazında, yazın sıcağında esmer kalmak. 

git diyen deli’miz var bir de, atatürk bulvarında, zafer çarşısı ile divan pastanesi’nin arasında kalan, ankara’nın en büyük yaya geçidinin tam ortasında durup, gelene gidene “git diyen” bir deli. kimin karşıya geçeceğine, kimin yarı yolda kalacağına o karar veriyor sanki; çoğunlukla da, elinin tersiyle yaptığı o kendine özhü hareketle, git diyor herkese, tam da yolun ortasına gelmişken, geldiğin yere geri dön… arafta kalmış bir zangoç o! kendine bol gelen bir ceket üzerinde, kambur üstelik! kirli tahir’e özeniyor bence… 

özel kalem’den, hatta başbakandan, -yeni sistemle başkan!- telefon geldi, kusura bakma, bakmalıyım, falan… açmak zorunda tabii, sizi bir süre bekletmek, aranması için önceden dakikalanan telefonuna hal hatır sormak, kendinden beklenen işi bir üst yetkili merciye bildirmek zorunda oyuncak delisi. niye mi oyuncak delisi, masraflar işte! 

masraflar için toplanan paralar, ablasıyla aynı evde yaşadığı dünyasının duvarlarına konacak, çocuklukta sahip olamadığı bütün oyuncakları olacaktı elbette!

kirli tahir tanısa, bedavadan küfür ederdi oyuncak delimize; saray delisine ettiği küfürleri de düşerdi vergiden… saray delisi işte… altmışından büyük, yaş haddinden emekli olma korkusuyla da her gün spor yapan, böyle yaparsa yaşının küçüleceğine inanan bir kamu çalışanı kamil. canını sıkan, ters bakan, tembellik hakkına tecavüz eden kim olursa kovardı sarayından. çok odalı bir sarayının olduğuna inanır ve hani bu genç yaşta olmaz da, ilerde, emekli olduğunda orada kimlerle yaşayacağına dair planlar yapardı mesai saatlerinde de. cebinde taşıdığı küçük bir not defterine bir şeyler yazar, “seni sarayıma aldım” derdi bazen de birilerine. 

çok odalı sarayının hangi odasında kimlerin kalacağını cebindeki o küçücük not defterine not alan kamil bir deli, o işte; ege’nin deli haydar’ı gibi… ege’nin olur da ankara’nın olmaz mı? bizim de vardı bir deli haydar’ımız; sincan fatih’te!

“benim olabilir mi, olsun mu?” diyen, iyi niyetli bir abimiz… o kadar iyi niyetli ki, yolda yürürken bile sağdan sağdan yanınıza yanaşıp, sevgilinizin kolunu sizin kolunuzdan koparıp benim olsun mu diyebilen biri. diyelim ki, haydar delisine tekme tokat girdik, deli haydar gibi, yolda yürürken sevgilisini sevgilisinin kolundan çekip alan, sonrasında onun adına özür dileyerek açıklamalar yapan teşkilatı da bir kenara bırakalım; orta doğu çok karışmaz mı?

demetevler civarındaki bir taksi durağını mesken edinen paracı delimiz var bir de bizim. para görünce kalp atışları değişen, nabzı yükselen, bir yandan paraya bakıp, bir yandan da aklına ne gelirse anlatmaya başlayan, ufolardan girip, polatlı yolundaki kazada ölen gariban aileden çıkan, parayı ona vermezseniz eğer, krize girip, bayılma noktasına kadar sizinle dostluğunu canlı tutan, şık giyimli, sohbeti uzun tutmaz, parayı verirseniz eğer, muhabbeti de sıkıcı olmayan entelektüel bir deli. esnafın, boş zamanını küçük ederlerle değerlendirmek ve eğlenmek için yaptığı bu aktivite paracı delimizin parayı alıp hızla o bölgeden uzaklaşması ile son bulur. ilginç olan, aldığı parayı sabahın erken saatlerinde, yeni bir para krizi başlamadan yani, aldığı yere gelip, oraya yeniden bırakmasıdır.

pursaklar’da, göçmenevleri mevkiinde, ankara manzarasına karşı içilen boş bira şişelerini toplarken tanıştım onunla. kendisi içmediği için depozito parasının yarısını veriyormuş büfeci ona. “boş durmaktan iyidir”, dedi. uzun, kirli sakalı ve üzerinden hiç çıkaramadığını tahmin ettiğim eski, mavi bir eşofman takımı olduğu halde, birkaç kere karşılaştık o tepede. bulgaristan göçmeni, eski bir satranç şampiyonu islam. mamak halkevinde ve tamamı gecekondu çocuklarından oluşan, tamamen toplama bir sınıfa bir dönem ders vermiş. aynı yıl, kübra şampiyon, mustafa üçüncü olmuş, ispanya’da yapılan dünya şampiyonasında. kübra’yı bir görsem, diyordu, bir kez daha… ben götürürüm seni, dedim, ama tıraş olup üzerine düzgün bir şeyler giyersen… sözleştik islam’la, dediği gün, dediği yere, üzerinde kendisinin iki katı büyüklüğünde, masmavi bir emanet takım elbise ve ceketinin altında mavi eşofmanı olduğu halde geldi. adresi bulmuştum, gittik kübra’ya, tepecik mahallesinde, merdivenlerle çıkılan bir tepede, bir gecekondu. ben aşağıda bekledim; nasıl bir mutluluk!

tepedeki islam hiç değişmedi, birkaç kere daha karşılaştık o tepede, aynı eşofman takımı, uzamış sakalları, şişe topluyordu elindeki kocaman, siyah bir çöp torbasına. 

dışkapı’nın son mandalı gibi işte, dışkapı delisi de… ellili yaşlarında, örnek mahallesi girişi, ya da çıkışında, gazete kağıdı serdiği bir tezgahta pazarlanırdı. o gün o yoldan geçenler onu ne kadar tanırsa o da o kadar mutluydu. gazete kağıdı hediye eden bile olurdu, başka hediyelerinin çokluğuna göre. onurluydu dışkapı delisi, lise yıllarını hatırlamayacak kadar, ulus’a, kızılay’a inmeyecek kadar onurlu! 

deli haydar gibi davranan, mal beyanını kirli kadar saklayıp haydar kadar da ortaya saçan bir lise delisi de vardı ankara’nın… atatürk lisesinin önündeki caddeye uzanır, gelene geçene gösterirdi. sanki, sadece onda varmış gibi, üniversite sınavından çıkmış gençlere daha da abartarak, sonradan yaşayacakları fantazileri engellemek ister gibi, -ne diyeyim-… 

.

adlarını anmak istemediğim, sonradan akıllanan deliler de var tabii ankara’da, ankara ne kadar akıllı ki? o deliler de bende kalsın o zaman, onlar bana lazım… bütün delileri ankara’nın, toplandık işte, kısa bir yazıda… bizi sevin… çünkü deliler, sokaklarda şarkı söyleyebilirler!

notlar:

dönem dönem darbe olurdu, hep asker darbe yapacak değil ya, belediye de darbe yapabilirdi pekala; bir çeşit sivil darbe. hem dördüncü katın penceresinden bağıra bağıra okunan bir şiire en alt katın balkonundan başka bir şiirle yanıt verildiği hangi şehirde görülmüştür? 

ankara’nın her daim siyaset kokan havasında, o havayı soluyan politikacı delileri de olacaktı elbette. masraflar vardı sadece, masraflar olmasa… karnı doysun, şarabı ve pili bitmesin, içtiği çaya küfredebilsin… başka ne ister ki bir deli? 

cebinizdeki parayı sizden daha iyi sayan, gözetleyen, fırsatını bulduğunda cukka yapacak, paracı delimiz gibi geri de getirmeyecek vatan evlatlarımız da var ankara’da.

.

birkaç yıl yazıştı, birbirlerini tanımadan delilerimiz; köpeköldüren şaraplarını, birbirlerini görmeden ama karşılıklı içerek. “evet benim, ama bir yanlışınız olmalı memur bey…” dedi içlerinden biri, kapıya gelen postacıya. “yazın ortasında ateş yaktımsa eğer, ısınmak içindir, başka ne derdim olabilir ki?”

sarayının adını sır gibi saklıyor saray delimiz. bana sorarsanız, ankara’nın bütün delilerini topladı sarayına. bense merak edip soruyorum sürekli, sarayının adını; “sondaki, en sondaki saray benimkisi…” diyor, “hem kendi kendinin terzisi bir kambur hangi eve sığabilir ki?” 

.

“iyilik yaramıyor abi bu delilere, demledikleri çayın suyunu bile havuzdan alıyorlar.” diyor amerikan pasajında sohbet ettiğim bir esnaf!

Yazarın Diğer Yazıları
Ankaranın Delileri

muhtemel ki, ben bir deli’yim. kendim dahil, herkesten sakladığım gerçeklerden biri de bu. normal insan taklidi yaparak geçiriyorum günlerimi, sizin gibi. hem akıllı insan işi mi, ben deli değilim demek! bunca deliyi bir yazıya hangi akıllı toplar ki hem; haydar işte! (konuya ayrıca döneceğim, hepsi kayıtlı!) kırk yıldır yaşadığım ankara’da, onun delileriyle, mutlu mutlu yaşarken, […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku