Ahmet İnam
Tüm Yazıları
Ankara’da Bir Yaz Sabahı
Ana Sayfa Tüm Yazılar Ankara’da Bir Yaz Sabahı

Denir ki kıştır düşünceyi derinleştiren, Descartes gibi uzun kış gecelerinde yoğun düşüncelere dalarsınız. İçinize döndürür kış sizi. “Dışarı” çıkamadığınız için içinizde kalırsınız. Kış en yakışandır, felsefeye düşünceye. Belki de sonbahar. Bir hüzün çöker. Ağaçlar yaprak döker. Günler kısalır. Ölümü hatırlarsınız. Geçen günler, bu “gelimli gidimli” dünyada sizi yaşadıklarınızı sorgulamaya götürür, anımsamaya. Hâşim gibi mırıldanırsınız: “Bize […]

Denir ki kıştır düşünceyi derinleştiren, Descartes gibi uzun kış gecelerinde yoğun düşüncelere dalarsınız. İçinize döndürür kış sizi. “Dışarı” çıkamadığınız için içinizde kalırsınız. Kış en yakışandır, felsefeye düşünceye. Belki de sonbahar. Bir hüzün çöker. Ağaçlar yaprak döker. Günler kısalır. Ölümü hatırlarsınız. Geçen günler, bu “gelimli gidimli” dünyada sizi yaşadıklarınızı sorgulamaya götürür, anımsamaya. Hâşim gibi mırıldanırsınız: “Bize bir zevk-i tahattur kaldı / Bu sönen gölgelenen dünyada.” Anımsama, ister Platon’un anamnêsis’i anlamında olsun ister kendimizden kaçırdığımız, üstünü örtüverdiğimiz utançlarımızla karşılaşma anlamında olsun bir hakikat yolculuğudur. İnsan oluşumuzu, bu gezegendeki yerimizi irdelemedir. İrdelenmemiş yaşam insana yakışmaz.

Yalnız kış ve sonbaharda mı olur ruhumuzun dehlizlerine yürüme zamanı? (Ruh dehlizleri sözünü bir abartı olarak anlamayın, ben oradan biraz önce çıktım, şimdi Ankara’nın yazında yazıyorum. Canım Türkçem, yaz mevsimini yazıya bağlıyor, “yaz” diyor).

İlkbahar? Gevşer mi gönül yayları? Çıldırır mı cümle mahlûk? Eros, olur olmaz herkese okunu atar mı? Doğa, sonsuz gücüyle doğurganlığını duyurur mu? Bahar değil mi, yeniyi, yaratıcılığı, esini, bitimsiz düşünme heyecanını kokladığımız mevsim? Genç olmanın kokusu. Yaşama sevincinin sesi.

Yaz. Bahardan geçerek gelir. Baharın canını taşır. Ne ki dingindir. Baharın telaşı yoktur. Durmuş oturmuş gülümsemesiyle karşılayabilir bizi. Akdeniz’dir. Ege’dir. Felsefedir. Dionysos yazın gücüdür. İnsanı içinden dışarı çıkarır. Yapıların, sınıfların, duvarların dışına taşarsınız.

Yıllarca yaz okullarında günde sekiz saati aşan dersler verdim. Kimi zaman çocuklarla kendimizi ağaçların altında serinlemiş çimenlerin üstüne atar, öyle konuşurduk felsefeyi. Çoğu zaman sınıflarda kapılar pencereler açık (klima yoktu seksenlerde!) yazın sıcağını düşüncenin serinliğiyle duymaz olurduk.

Öğrenciyken ODTÜ’de Teo Grünberg Hoca’yı yazın çalışırken görürdüm. Doktora tezini “Anlam Kavramı Üstüne Bir Deneme”, yazın  İstanbul’daki evinde ağaçların altında üç ayda yazıp bitirdiğini söylerdi. Yaz deyince, hep Teo Bey, onun çok titiz mantık diliyle yazılmış makaleleri aklıma gelirdi. Yaz, matematiksel, mantıksal, kavramsal düşünmeye uygundur diye düşünürüm. Ben de tezimin son halini, İstanbul’da Moda’da, Küçükyalı’da o zamanın çay bahçelerinde yazdım. “Yaz yaz” dedi, yazdım. Şimdi, giderayak, felsefe taşına bin yıl sonra anlaşılacak sırlarla dolu işaretler kazıyorum. (Bu son tümceyi kendimle dalga geçmek için yazdım!)

Ankara’nın yazı bana hep esin verici gelir. Uzun yaz ikindileri! İşte o zaman dilimleri dinginliğiyle içindeki ateşi, sessizliğiyle toprağın, göğün bozkırdan gelen tınısını duyurur.   Alır götürür beni uzaklara. Yanımda birden Tanpınar belirir. Otururuz Rumelihisarı’ndaki o küçük evin bahçesinde, “nevadır bu tını” der bana. Ankara’da bir bağ evinde idik diye hatırlıyorum, Tanpınar o zaman milletvekili idi, sonra o evden bir anda Hisar’daki eve geçiverdik. Işıl ışıldı gözleri adaşımın, o akşam bana şu şiirini okudu: “Ne güzel geçti bütün yaz/Geceler küçük bahçede” Yazı, rüyayı, İstanbul’u, (Bursa ve Erzurum’u da!) Tanpınar açtı bana. Düşle gerçeğin zamanların ayarladı. Onun konuşmalarına katıldım. Derslerine girdim ama onu herkesin gerçek dediği dünyada hiç görmedim.

Ankara yazında geceler çoğunlukla serin olur, soğuğa dönüştüğünde şiir bozkırdan esen yelle gelir yüreğiniz konar. O kısa yaz gecelerinde bir kitabın dünyasında yitip gitmişken bir bakarsınız sabah oluvermiş. Merhaba sabah, merhaba doğan güneş, hoş geldin bâd-ı saba, bana binlerce yıl öncesinde burada yaşamış insanın duyduğu şiir duyuşunu getirdin. Ankara’da hâlâ duyabildiğim bozkırında, geçmişten gelen seslerin arasında kalıyorum. Udi Hırant, kulağıma eğiliyor, “Lütfen tahattur buyurunuz beyefendi.” diyor, uduyla şu şarkıyı söylüyor: “Hastayım, yaşıyorum, görünmez hayaliyle…” “Üzdü beni bu şarkı Hırant” diyorum, “Bir bahriye çiftetellisi çalar mısın?” Çalıyor. Çok eski plaktan geliyor sesi. Yaz sabahı aydınlığı. Bahriye çiftetellisi yakışmaz Ankara’ya. Ben yine bir Teke Yöresi türküsü olan Erik Dalı’nı duyayım. Bunu içimdeki ud çalıyor. Hırant selam verip ayrılıyor. Bahçenin bir köşesinde şiş göbeğimle Erik dalı oynuyorum. Sessiz. Komşuları uyandırmadan. Onlara görünmeden. Derken bahçenin önünden İsmet İnönü geçiyor. Beni görünce durup tuhaf tuhaf bakıyor bana. ”Nasılsınız Paşa’m?” diyorum, yaramazlık yaparken yakalanmış bir çocuk edasıyla. “İyiyim, iyiyim.” deyip geçiştiriyor. “Ne iş yaparsın sen?” diye soruyor. “Felsefeciyim Paşa’m.” “Ha bizim Erdal pek sever felsefeyi git tanış onunla.” “Zaten tanışmışlığımız vardır, uzun sohbetlerimiz, bilim tarihi alanında.” “İyi öyleyse, ben gideyim biraz çello çalayım.” diyor, gözden kayboluyor.

Ankara’da yaz sabahı. İsmet İnönü’nün çellosundan gelen nağmeleri duyuyorum. Geleceğe olan umudumu pekiştiriyor.

Yazarın Diğer Yazıları
Aşk açan Ankara güzü

“Nasıl saklarım sonbahar olduğumu” diye yazmışım defterime. İstanbul’da, on beş yaşındayken. İnsan nasıl sonbahar olur on beş yaşında? İstanbul’da, Çengelköy’de. Yakınlarındaki Kanlıca’da Yahya Kemal:  Günler kısaldı…Kanlıca’nın ihtiyarları Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları  demişti. On beş yaşındaki Ahmet de şöyle söylüyordu: Hayat masaldı…Çengelköy’ün bahtiyarları Acıyla yaşamada gelen sonbaharları Gençtim. Düşçüydüm. Düşlerle bahtiyardım. Oysa yaşam acılıydı. O […]

Devamını Oku
Ankara’da Bir Yaz Sabahı

Denir ki kıştır düşünceyi derinleştiren, Descartes gibi uzun kış gecelerinde yoğun düşüncelere dalarsınız. İçinize döndürür kış sizi. “Dışarı” çıkamadığınız için içinizde kalırsınız. Kış en yakışandır, felsefeye düşünceye. Belki de sonbahar. Bir hüzün çöker. Ağaçlar yaprak döker. Günler kısalır. Ölümü hatırlarsınız. Geçen günler, bu “gelimli gidimli” dünyada sizi yaşadıklarınızı sorgulamaya götürür, anımsamaya. Hâşim gibi mırıldanırsınız: “Bize […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Eylül gelince Ankara gençleşir

Kızılay, Cebeci, Beşevler, Bahçelievler, Emek, Balgat, 100. Yıl, oradan Eskişehir yolu ve oradan da Hacettepe, ODTÜ, Bilkent hattının bir temmuz-ağustosta, bir de eylülün sonlarına doğru tepeden fotoğrafını çekmek mümkün olsa keşke. Benim gözümde, tepeden değil belki ama yerden çekilmiş çok fazla görüntüsü var bu hattın. Biraz anlatmam gerekirse, temmuz-ağustosta her yer bomboş, trafik hep rahat, […]

Devamını Oku
Ankara’da güz, edebiyat ve zaman

UYANAN ŞEHİR “Son kuşlar da geçiyor / Biten bir sevda gibi / Uyanıyor Ankara…” Murat Yetkin’in şiirinden Eftal Küçük’ün bestelediği ve Çağdaş Türkü’nün seslendirdiği bu şarkı, şehre yabancı olanlarda bile bir “Ankara” duygusu yaratıyor. Hele mevsim sonbaharsa, tanıdık bir şehrin bildik bir havası etrafınızı sarıyor. Şarkının dizelerindeki gibi “Uyanıyor Ankara”: Günün ilk ışıklarıyla insanlar sokaklara […]

Devamını Oku