Benim Diyojen’den bir farkım var: Lambam içimde. Ankara bozkırında mana arıyorum. Bozkırın denizinde yaşamışlığım vardır. Belki bilmeyeniniz olabilir, altmış yıldır ‘ODTÜ Gemisi’nde miçoyum ben. Çok çıktım ‘Çankaya Limanı’na. Dostlarla birlikte meyhanelerinde ne şiirler içmişliğim vardır. Bozkır çocuğuyum ben, uzun kavak ağaçlarının altında nice ikindilerde düş atlarına binip Tunalı’da uçmuşluğum vardır. Benim Diyojen’den bir farkım var: […]
Benim Diyojen’den bir farkım var: Lambam içimde. Ankara bozkırında mana arıyorum. Bozkırın denizinde yaşamışlığım vardır. Belki bilmeyeniniz olabilir, altmış yıldır ‘ODTÜ Gemisi’nde miçoyum ben. Çok çıktım ‘Çankaya Limanı’na. Dostlarla birlikte meyhanelerinde ne şiirler içmişliğim vardır. Bozkır çocuğuyum ben, uzun kavak ağaçlarının altında nice ikindilerde düş atlarına binip Tunalı’da uçmuşluğum vardır.
Benim Diyojen’den bir farkım var: Lambam içimde. Bu güz vakti renklerle çıldıran ağaçlarda mana arıyorum.
Ankara mana arayıcılarıyla Cumhuriyet’i geleceğe taşıyacak. Kırpıyorum gözlerimi, bir an değiyor bana ölümsüzlük. Binlerce yıl öncesi buralara demir atmış insanlar arıyorum. Dağ yamaçlarından üzüm devşiriyorlar. Geleceğe bir şarap ırmağı akıyor. Sonra birdenbire ırmağın kıyısında zeybeklerle oynamaya başlıyorum. Harbiyeli öğrenciler uygun adım yanımızdan geçiyor. Bulutların arasından gülümsüyor Atatürk.
Kale’nin oralardan koklayıp dokunduğum, küçük bağ evlerinin olduğu, geniş caddelerinden umuda yürünen, Ahmet Muhip Dıranas’ın ona yeşil penceresinden gül atan sevgilisinin kapısının önünden “gözlerinde bulut ve saçlarında çiğ” ile geçtiği bir Ankara’dan geliyorum ben.
Sonra yıl 1968. Mülkiye’nin ardındaki yurtta Arkadaş Z. Özger’le Zeki Müren’den şarkılar söylüyoruz. Aşağıda koridorlar kalabalık. Deniz Gezmiş parkasıyla oturmuş, önündeki kesekâğıdından öfkeyle ayçiçeği çekirdeği çiğniyor. Devrim ha oldu ha olacak. ODTÜ üçüncü yurttaki odamda duran düş defterimi yanıma alıyorum. Devrime karşı çıkanlara oradan düşler sunacağım. Düşlerimle dünyayı hakça yaşanan ülkelerle donatacağım.
Küçük Esat’taki Hüseyin Cöntürk’ün evinden çıkıp yokuş aşağı Kızılay’a doğru yürüyoruz. Arkadaş bir şiirini okuyor. Coşuyor düş defterimi çıkarıyorum. “Düşlerin şiirin düşleri olsun,” diyor Arkadaş Zekai, “hemen defterine bu sözlerimi yaz.” Yazıyorum. Harflerinden Zeki Müren çıkıp Dede Efendi’nin Hicaz makamında “Ah Yine Neş’e-i Muhabbet Dil-ü Cânım Etti Şeydâ” şarkısını söylüyor. Arkadaş’la bu şarkıyı soluyarak tadıyoruz.
Yarın oluyor. Devrim olmuyor.
İçimdeki lamba diyor ki: Umarsız olma. Herkesin sandığından, anlattığından farklı bir Ankara her zaman vardır.
Buluyorum. Cebeci tepelerinde. Sonra adı bende saklı tenha sokakların tenha gizeminde. Yeni manalara gebe Ankara’da Kumrular’dayım. Bir saklı şiirin kapımı çaldığını duyuyorum. Açıyorum. Gelmemiş yine. Öyleyse ODTÜ Ormanları’na varayım yeniden. O tepenin yamacındaki kekikleri bir daha koklayayım. Sonra Kuğulu Park’ın sonbahar güneşinde yıkanayım biraz.
Akşam olur, ışıkları yanan evlerin arasından “Ankara’ya yeni manalar ne güzel yaraşıyor” diyerek yürürüm.
Her mana arayıcının yüreğinde farklı Ankara vardır. Böylelikle Ankara’lar çoğalır, yenilenir, can bulur. Ankara göğüne yeni haberler gönderilir. Ankara Ankaralanır.
Benim Diyojen’den bir farkım var. Lambam Ankara’da.
ODTÜ’nün bizim yetmişli yıllarda “idari ilimler binası” dediğimiz yapısının ağır anılarımla yoğrulmuş koridorlarında dolaşmayı hep sevmişimdir. Hemen biraz ilerisindeki mimarlık binasından ayrı bir “hukuku”, “iktisadı” vardır. İkisi de bilge yapılardır benim için. Mimarlığın önündeki havuzdaki balıklar, öğrenciliğimde geceleri kaldığım yurttan çıkıp önlerinde ağladığımda gözyaşlarımı yutmuş olabilirler. Mimarlık binası daha yaşlı, daha alımlı, daha karmaşık, daha […]
Devamını Oku
Salâh Ağabey’ime (Salâh Birsel) bir vakitler sormuştum: “Salâh Abi, sen Boğaziçi Şıngır Mıngır diyorsun, ben de ‘Ankara tıngır mıngır’ dersem, ne dersin?” Bir şey demedi, elbette. Nedenini çok sonraları anladım. Salâh Bey Tarihi’nde yerim yoktu. Düşündüm. Ankara Sevinci için “Ankara takur tukur” desem olmaz, kuru olur çünkü; “Ankara tiril tiril” desem, resmi giysiler için uygun […]
Devamını Oku
DÜŞLER KENTİ ANKARA Öyle değil midir? Ankara’nın bir “düşler kenti” olduğunu 1987’den beri haykırırım, da herkes duyar mı, kimse duymaz mı? Kimisi duyar da duymazdan mı gelir? Bastığı toprağı ayağının altında kendi varlığı için anıt kaidesi ya da çöp zannedenler ayırt etmez, edemez zaten bunu. Bir de portal alanı çizmişim Ankara Ankara Güzel Ankara şiir […]
Devamını Oku
Ankara, her bir sokağında ayrı bir hikâyenin, her köşesinde farklı bir dönemin izini taşıyan bir şehir. Bu nedenle var olan binaları, parkları, sokakları, caddeleri ve mekânları da bizlere çok şey anlatabiliyor. Cumhuriyet modernizminin planlı başkenti olma mirasını omuzlarında taşıyan bu şehir, bu güçlü mirasla birlikte kendini yenileme potansiyelini de her zaman bağrında saklar. Bugünlerde Çankaya’nın […]
Devamını Oku