Yenidoğanlıymış, devrimciymiş, kızının adı Eylem’miş, sıkı taşlamaları varmış, Angaralıymış, adı Turgut’muş. İki gözüm Ahmet Kaya’yı hep severim, “Bahtiyar” şarkısını da pek severim: “Diyarbakırlıymış adı Bahtiyar/suçu saz çalmakmış öğrendiğim kadar”. Yenidoğan’ı şiirinden önce sevdim, orada oturdum, ekmeğinden yedim, suyundan içtim, yoksulluğu zengince paylaşmayı oradan öğrendim, Zafer Sineması’nda Yılmaz Güney filmleri seyrettim, önündeki seyyardan çeyrek ekmek köfte […]
Yenidoğanlıymış, devrimciymiş, kızının adı Eylem’miş, sıkı taşlamaları varmış, Angaralıymış, adı Turgut’muş. İki gözüm Ahmet Kaya’yı hep severim, “Bahtiyar” şarkısını da pek severim: “Diyarbakırlıymış adı Bahtiyar/suçu saz çalmakmış öğrendiğim kadar”.
Yenidoğan’ı şiirinden önce sevdim, orada oturdum, ekmeğinden yedim, suyundan içtim, yoksulluğu zengince paylaşmayı oradan öğrendim, Zafer Sineması’nda Yılmaz Güney filmleri seyrettim, önündeki seyyardan çeyrek ekmek köfte yedim, bardağı 10 kuruşa kötü şarap içtim.
Bu cümlede durdum, Ahmet Kaya’yı üzdüm gibi hissettim, şarap kırmızıysa kötü denir mi hiç, öyle ya Attilâ İlhan şiirinde “An Gelir”, Kaya’nın “şarabın gazabından kork/çünkü fena kırmızıdır” diyesi gelir! Korkarım.
Yenidoğan’dan yeni ayrılmış idim ki Ülkü Tamer’in hangisini daha çok sevsem bilemediğim kitaplarından Sıragöller, içinde “Yenidoğan” şiiriyle çıktı geldi 1974 yılında: “Mektupsuz koma beni./Aşkını uzun uzun anlat, utanma anlatmaktan/senin elin benim elimi tutsun/birlikte sıçratsın ayaklarımız/Yenidoğan’ın çamurunu/aynı duvar halısına işlensin ceylanlarımız” diye başladı Yenidoğan heyecanlı şiiri. Telsizler, Yıldırım Beyazıt, Yenidoğan, Kaptan’ın şiiri gibi hepimiz aynı sendikanın, ‘Yorgunlar Sendikası’nın üyeleriydik nasılsa, aynı şiire yazılabilirdik, yazıldık, yazdık, okunduk, okuduk… Ankara’nın has şairlerinden Hasan Hüseyin’in deyişiyle “geldik bugüne!”
Bu yazıyı çok anlattım, sonunda yazıyorum. Gerçi kafası değilse de, şarkıcı ve şarkı adları birbirini tutmadığı için orası biraz karışıksa da, olaya yataklık eden kent Ankara, kaynak kişilerse Ankaralı namıyla maruf Turgut, Coşkun, Adnan, Faruk… Başkaları da vardır, benim aklıma gelenler bunlar.
Fransa’nın Montpellier kentine bağlı Sete kasabasında düzenlenen, Voix Vives Akdeniz’in Sesi Şiir Festivali’ne her yıl Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerden ve Fransa’dan 100’ü aşkın şair ve müzisyen katılıyor. Türkiye’den de hayli şairin davet edildiği buluşmaya ben de katıldım, üç kez katılma olanağı bulduğum festival 9 gün sürüyor ve Sete kıyısında olduğu için şiirin doğal ve en güzel parçalarından mı desem, adalarından mı desem, yoksa maviye mi bağlasam, denizde de şiir etkinlikleri yapılıyor.
Bunların birinde, sabah farklı dillerden şairler küçük kayıklarla, yanlarına bir anlam alıyorlar mı yoksa anlamı denizde mi arıyorlar bilemiyorum, belki de bir anlama açılıyorlardır, mavi olanak olduğu için olasılıkları da sonsuz bir akıştır, 2 saate yakın bir süre denizde dolaşıp şiir okuyup söyleşiyorlar. Şiir elyazısıyla yazılır, kayık kolgücüyle kürekle ilerler. Kayıkçı, 3-4 okur, çevirmen ve şair… En fazla 10 kişi. Denizin üstünde aynı anda, sabahın erken sularında 10-12 kayıkta, 10-12 dilde şiirin okunması, göğün de hoşuna gider yerin de, bir rivayete göre mavinin yedinci katında oturan Tanrı babanın da!
Benim de kayığa binip şiir okuma etkinliğimin olduğu sabah, diğer ülkelerden şairlerle deniz kıyısına yürüyorduk, bir ses duyduk, uzaktan bir kayıkçı el sallayarak bağırıyor, daha doğrusu çağırıyordu. Önce kimse anlamadı, adam yineleyince ‘Türk Türk’ diye duyar gibi oldum, yaklaşınca anlaşıldı, beni çağırıyordu. O sabah programda Türkiye’den bir şair olduğunu duymuştu, tanımadığı için de sesleniyordu. Gittim yanına, benden 3-4 yaş büyük, zayıf, güleryüzlü bir adam, yanında da 10 yaşlarında sarıkafa bir oğlan, torunuymuş. Benim de yanımda eşim İdil ve kızım Nar vardı, 6 yaşındaydı, 2013 Temmuz sonuydu. 4-5 okur geldi kadınlı erkekli, açıldık. Birkaç şiir okudum, sohbet etmeye başladık kayıkçı ve okurlarla. Biraz sonra cep telefonunu açtı, gülümsedi ve bizim havalardan bir müzik dinletmeye başladı, “Angara’nın bağları”, torunu sarıkafa oğlan da kollarını kaldırarak oynamaya başladı kayığın içinde!
Sabah saat 9.30 civarı oluyordu bu. Biz hem şaşırmıştık hem gülüyorduk, kayıkçı da müziğe eşlik ediyordu. Anlattı: Birkaç yıl önce İstanbul’a gelmişler, İstiklal’de, Kadıköy’de dolaşırken her tarafta bu şarkı çalınıyormuş, ritmi, oynak havası çok hoşuna gitmiş, bir CD almışlar, bunu kim söylüyor, nerede söylüyor diye sorup soruşturunca Ankara havası olduğunu, Ankaralı diye anılan şarkıcılar olduğunu, Ankara’da tavernalarda çıktıklarını öğrenmiş. Eşiyle Ankara’ya gitmişler, o müzikhollerden birkaçında bu şarkıcıları dinleme olanağı bulmuşlar, tanışmışlar! 3-4 yılda bir Ankara’ya gelip yeni şarkıları dinlemeyi, kulüplere gitmeyi sürdürmüşler!
Telefon etti, biriyle konuştu, “Eşim de kıyıda bekliyor, sizinle tanışmak istiyor” dedi, etkinlik bitti, döndük, tanıştık. 4 yıl sonra bir daha gittim etkinliğe, Ankaralı Turgut’un bir albümünü armağan götürdüm, çok sevindi.
“Angara’nın Bağları”nı söyleyen Coşkun’muş ama Turgut’un da çok sevilen, dinlenen şarkıları var, “Nah Çıktı” da bunlardan biri. Onu da Amsterdam’da dinledim, ODTÜ mezunu bilgisayar mühendisi kayınbiraderim Sinan’ın bir sınıf arkadaşı yollamış, valla 15 gün kadar dinleyip durduk!
Angara havası deyip geçmeyin, Fransa’dan Hollanda’ya dünyanın her yerinde ‘kaldırıveriyor kolları!’
Bozkırın başkenti, edebiyatın da başkenti mi? Cemal Süreya’ya bakılırsa, onun ‘Başkentim’ diye bir yakını gibi sevgiyle, aşkla seslendiği de anımsanırsa, Can Yücel’in “Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi” babası Hasan Âli Yücel’e yazdığı “Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim” şiirindeki “daha başka tür aşklar, geniş sevdalar” dizesinin Ankara’yı sevme duygusunu büyüten bir dize olarak yerini […]
Devamını Oku
Yalnızca dört yıl belediye başkanlığını yapmış o zamanlar büyükşehir olmayan Ankara’nın. Yaşım tuttuğu için aklımda ama, Ankara’nın ‘unutulmayanlar’ı arasında da hatırlı bir yeri var kanımca. Soyadının da hatırlı bir ağırlığı var; Vedat Dalokay, adı ve soyadıyla tam olarak biliniyor da, Dalokay deyince belediye başkanı olmanın da ötesinde bir yerde anıt anısı kuruluyor, duruyor. Dalokay: Çok […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku