Can Öktemer
Tüm Yazıları
Amerika’dan Gelen Uçak
Ana Sayfa Tüm Yazılar Amerika’dan Gelen Uçak

Elini uçları yırtılmış, siyah beyaz fotoğraf üzerinde gezdirdi. Geçmişi yeniden hatırlamak istiyor gibiydi. “Muvaffak abinin yanındakiler: Erol Pekcan, Süheyla Yıldız ve Sabahattin Doğangöz. Ekibe bakar mısın?” dedi. Üzeri benekli elini Muvaffak Falay’a doğru götürdü. Duygulanır gibi oldu. “Muvaffak abinin bende emeği çoktur. Bugün iyi ki kötü bir caz müzisyeni olabildiysem sayesindedir. Yurtdışındayken defalarca dinledim. Trompette […]

Elini uçları yırtılmış, siyah beyaz fotoğraf üzerinde gezdirdi. Geçmişi yeniden hatırlamak istiyor gibiydi. “Muvaffak abinin yanındakiler: Erol Pekcan, Süheyla Yıldız ve Sabahattin Doğangöz. Ekibe bakar mısın?” dedi. Üzeri benekli elini Muvaffak Falay’a doğru götürdü. Duygulanır gibi oldu. “Muvaffak abinin bende emeği çoktur. Bugün iyi ki kötü bir caz müzisyeni olabildiysem sayesindedir. Yurtdışındayken defalarca dinledim. Trompette onun üzerine yoktur. Ona neden Maffy dendiğini biliyor musun, anlatayım bir ara onu da.” dedi, gülümseyerek. 

Genç gazeteci “Siz neredesiniz?” diye sordu. “Ben tam olarak şuradaydım.” dedi. Baş parmağıyla fotoğrafın üzerinde bir yeri gösterdi. Gazeteci gösterilen yerde ona dair bir şey göremedi çünkü Dizzy Gillespie’nin arkasında kalan bir kol vardı sadece. “Bu kol sizin mi?” diye sordu şüpheyle. Hayatı boyunca Dizzy Gillespie’nin Ankara’ya geldiği 1956 yılında havalimanında çekilen fotoğraf karesinde olduğunu ispat etmeye çalışmıştı… ama oradaydı. Kanıtı bile vardı. 

Konservatuvar birinci sınıf öğrencisiydi. Okula girdiği ilk hafta derse gelen bir Amerikalı müzik hocası sayesinde caza merak salmıştı. İyi piyano çalıyordu. Dizzy Gillespie’nin Ankara’ya geleceğini duymuştu. Orada olmalıydı mutlaka. Günler öncesinden hazırlık yapmaya başlamıştı. Dizzy Gillespie’yi hiç dinleme fırsatı bulmamıştı ama Muvaffak Falay’ın onu övdüğüne Flamingo Pastanesi’nde kulak misafiri olmuştu. O iyi diyorsa iyi olmalıydı, hatta efsane… Büyük Sinema’da onu dinlerken, yanakları onar tane yumurta tıkmıççasına şişmiş şekilde trompet çaldığını görünce ikna olacaktı zaten. 

Ulus’taki terzi Rafael’e tüm harçlığına mal olan bir takım elbise diktirdi. Saçlarını afili bir şekilde taradı ve soluğu Esenboğa Havalimanı’nda aldı. Havalimanının dış hatlar girişinde dev bir “Welcome Dizzy Gillespie” pankartı asılıydı. Pankartın önünde Muvaffak Falay ve arkadaşları, onların arkasında ise tek tük gazeteci ve kolejden öğrenciler sıralanmıştı. Konservatuvardan bir tek o mu gelmişti? Emin olamadı, çok kalabalıktı etraf. Herkes gibi beklemeye başladı. Gökyüzünde pamuk tarlalarına benzeyen bulutlar vardı. Güneş bulutların arasından bir görünüp bir kayboluyordu. Amerika’dan kalkan ve içinde caz elçilerinin olduğu uçak, tüm Ortadoğu’ya “ileri” demokrasi ve caz kültürü götürüyordu. Sıra Türkiye’ye gelmişti. Demokrasi işi yaş çıkacak ama cazla tanışanların hayatı değişecekti. 

ABD’den gelecek olan uçak ortalarda yoktu. Muvaffak Falay, trompetini sımsıkı tutmuştu. Sonradan onunla konuştuğunda heyecandan elinin ağrıdığını ama sonradan fark ettiğini söylemişti. Havalimanına sessizlik çökmüştü. Sessizliği bölen bir motor sesi işitildi; yer, gök sallandı. Uçağın gölgesi pistin üzerine düştü. Ulus gazetesinden bir muhabir bağırdı: “Geliyorlar.” Tekerlek piste değdi. Uçağın kapısı açıldı. Dizzy Gillespie hangisiydi acaba? Sıra sıra siyah tenli müzisyenler, insanlar merdivenden indi. İlk defa böyle birileriyle karşılaşıyordu. Hangisiydi? Şimdi, sorsa bilmiyor diye ayıplarlar diye sustu. En sona biri kaldı. Dev gibi biri. Uzun sarı pardösüsü, kalın çerçeveli gözlüğü, boynunda fotoğraf makinesi bavuluyla biri indi. Grup onu görünce hemen American Goodbye parçasını çalmaya başladı. Parça bitti, alkışladı grubu. Sonra el sıkışma faslı… Bu anı yakından görmek istiyordu, öne doğru güçlükle gelebildi. Boyu yaşından uzun bir kolej talebesinin yanında durdu. Omzunun arkasından zorlukla bakarak Gillespie’yi görmeye çalıştı ama kolejli önünü kapamıştı! İşte, tam bu anda Ulus muhabiri deklanşöre basmış ve ceketi tarihe geçmişti. 

Caz tarihi üzerine araştırma yapan gazeteci, anlattığı hikâyeye pek ikna olmamış gibiydi. Yerinden güçlükle kalktı. İçeriye gitti. O gün giydiği ceketle geri döndü. Ceketin cebinde “For Tuna, with love Gillespie, Büyük Ankara Sineması” yazılı bir kart vardı. Gururla gülümsedi. Oradaydı!

Bu öykü yaşanmış gerçek bir olaydan ilham alınarak yazılmıştır. Bir hakikati temsil etme iddiası yoktur.

Yazarın Diğer Yazıları
Geçmiş Gelecek Günler

“Merhaba Cem, gelecekten geliyorum. Ben senin 20 yıl sonraki halinim.” dediğinde inanmadım elbette. 20 yaşında bir sabah uyandığınızda kapıda 40 yaşındaki halinizle karşılaşmazsınız doğal olarak. Üstelik sinema tarihinden de bildiğimiz üzere böyle cümlelerin sonu pek hayırlı olmuyor. Ama oydu, yani bendim. Gelecekteki halimin saçları dökülmüş, sakalları beyazlaşmıştı. Biraz da göbeği vardı. Siyah takım elbise giyiyordu. […]

Devamını Oku
Bir Kulüpten Fazlası: Kulüp Feyman

Bir an için 1970’li yılların Ankara’sında olduğunuzu hayal edin. Hafta sonu dışarı çıkmaya karar verdiniz. Nereye giderdiniz? Şöyle tarih sayfalarını karıştırdığınızda o tarihlerde pastane, gece kulübü, gazino veya meyhaneye gidildiğini görürsünüz. Bu mekânlar sadece eğlenmek, kafa dağıtmak için değil aynı zamanda bir tür karşılaşma yerleri. Gittiğiniz yerde mutlaka birilerini görürsünüz çünkü. Ankara, 1970’li yıllarda hararetli […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara’da Nerede Serinleyebileceğini Bilen Bir “Yaz”ar

Virginia Woolf, yazabilmek için insana kendine ait bir oda gerektiğini söyler ya hani, bana da Ankara’da yaz gerekir yazabilmek için. Veya James Baldwin’i analım, o da der ya hani, insanın evi doğduğu yer değil kendini eksik hissetmediği yerdir, diye; işte benim için de o yer Ankara’dır, kendimi eksik hissetmemenin mevsimi de hep yazdır. İlk kitabımı […]

Devamını Oku
Çalışma

Bizi çalışmak yaşattı Yaşam akıp giderken Bir gurur mesaisi “Uyanıyor Ankara, günün ilk saatleri.” Çağdaş Türkü’nün bu şarkısı ve üniversiteli hayatlarımızı işçi sınıfının bir günüyle birleştiren sözleri, bize heyecan veriyordu. Günün ilk saatlerinde uyanamayacak kadar haytaydık o zaman. Devamsızlık tehdidi olan sabah sekiz derslerine şiş gözlerle gider, sıralarda uyuklarken bir sonraki eylemin planlarını yapardık.  Ancak […]

Devamını Oku