Bir şiirin gerçek yolculuğu, yayımlandığı gün başlamaz. O, bir okurun belleğinde yeni bir anlam kazandığında, bir ressamın düş gücüne sızdığında, bir fotoğrafçının kadrajına ışık olarak düştüğünde, bir heykeltıraşın elinde hacim kazandığında yeniden doğar. Büyük şiir, yalnızca okunmaz; başka sanatların içine de girer. Bu yüzden şiir, belki de en gezgin sanat dalıdır. Sanat tarihi, birbirini besleyen […]
Bir şiirin gerçek yolculuğu, yayımlandığı gün başlamaz. O, bir okurun belleğinde yeni bir anlam kazandığında, bir ressamın düş gücüne sızdığında, bir fotoğrafçının kadrajına ışık olarak düştüğünde, bir heykeltıraşın elinde hacim kazandığında yeniden doğar. Büyük şiir, yalnızca okunmaz; başka sanatların içine de girer. Bu yüzden şiir, belki de en gezgin sanat dalıdır.
Sanat tarihi, birbirini besleyen bu yaratıcı ilişkilerin örnekleriyle doludur. Şiir resme, resim müziğe, müzik heykele dönüşür; her biri ötekinin sınırında yeni bir anlatım dili bulur. Paul Klee’nin, “Sanat görünürü yeniden üretmez; görünür kılar.” sözü, yalnızca resim için değil, şiir için de geçerlidir. Şair de görünmeyeni görünür kılar; sözcüklerle kurduğu dünyayı okurun zihninde bir görüntüye dönüştürür. John Berger’in resim üzerine düşünürken işaret ettiği “görme biçimleri”, şiir için de geçerlidir. Çünkü her büyük şiir, aynı zamanda yeni bir görme biçimidir.
Ahmet Telli’nin şiirini ilk okuduğum yıllardan beri bende bıraktığı en güçlü izlenim buydu. Onun dizeleri yalnızca bir duygu taşımaz; bir manzara kurar. Yalnızca bir düşünce önermez; bir atmosfer yaratır. Bir sokağı, bir yüzü, bir sürgünü, bir çocukluğu, bir aşkı ya da bir direnişi anlatırken okurun zihninde görünür bir dünya kurar. Bu yüzden onun şiirleri bana hep, henüz yapılmayı bekleyen resimler gibi görünmüştür.
Yıllar önce zihnimde dolaşmaya başlayan bir düşünce de tam buradan doğdu: Bir şairin imgeleri, farklı sanat disiplinlerinde yeniden hayat bulabilir miydi? Aynı şiiri okuyan onlarca sanatçı, birbirinden bütünüyle farklı ama aynı kaynaktan beslenen eserler üretebilir miydi? Daha önemlisi, şiir bu yolculukta eksilir miydi, yoksa çoğalır mıydı?
Bugün geriye dönüp baktığımda görüyorum ki asıl sergi, bu soruların peşinden yürürken başladı.
Böylece “Renkler / İmgeler / Sözcükler” sergisi doğdu.
Bu sergiyi tasarlarken amacım, şiirleri resimleyen bir etkinlik düzenlemek değildi. Çünkü iyi sanat, başka bir sanatı açıklamaya kalkıştığı anda yoksullaşır. Benim ilgimi çeken, şiirin ressamın zihninde hangi renge dönüştüğü, heykeltıraşın elinde hangi biçimi aldığı, fotoğrafçının objektifinde hangi ışığa dönüştüğüydü. Kısacası, yorum değil; karşılaşma ilgimi çekiyordu.
Yaklaşık doksan ressam, heykeltıraş, fotoğrafçı ve ekslibris sanatçısı Ahmet Telli’nin şiirlerinden yola çıkarak özgün yapıtlar üretti. Ortaya çıkan yapıtların hiçbirinin ötekine benzememesi, aslında şiirin ne kadar geniş bir yaratıcı alan açtığını gösteriyordu. Aynı dize, bir sanatçıda soyut bir lekeye dönüşürken, bir başkasında figüratif bir anlatıya, bir diğerinde sessiz bir fotoğrafa dönüşebiliyordu. Şiir, her sanatçının kişisel evreninden geçerek yeniden yazılıyordu.
Ama serginin asıl büyüsü, Ahmet Telli’nin bu sürece katılmasıyla başladı. Her yapıtın yanına kendi el yazısıyla şiirlerinden dizeler yazdı.
Bugün hâlâ o görüntüyü unutamıyorum. Çünkü orada yalnızca bir şairin el yazısı yoktu; şiirin doğduğu ana en yakın iz vardı. Matbaanın tekdüze harflerinden çıkıp elin titremesine, kalemin hızına, mürekkebin akışına kavuşan dizeler, resimlerle yan yana geldiğinde bambaşka bir ilişki kuruyordu. Sanki şair, yapıtların üzerine yeniden eğilmiş, her birine sessizce dokunmuştu.
Bu nedenle sergide yalnızca resimler ya da heykeller sergilenmiyordu. El yazısı da sergileniyordu. Düşüncenin bedeni sergileniyordu.
Sergi için hazırladığımız kitapta da aynı anlayışı sürdürdük. Bir sayfada sanat yapıtı, karşı sayfada Ahmet Telli’nin el yazısıyla şiiri yer aldı. O kitap, zaman içinde benim için bir katalog olmaktan çıktı. Bugün ona baktığımda, şiir ile görsel sanatlar arasında kurulmuş benzersiz bir diyaloğun tanığı olduğunu görüyorum.
Küratörlük anlayışımda her zaman şuna inandım: Bir sanatçıyı yalnızca yapıtlarıyla anlatamazsınız. Onun yaşadığı hayat, kullandığı nesneler, çalışma alışkanlıkları, gündelik yaşamının izleri de sanatının sessiz parçalarıdır. Bu yüzden sergide Ahmet Telli’nin çocukluğundan başlayarak farklı dönemlerine ait fotoğrafları, özenle kullandığı dolmakalemleri, kitaplarının ilk baskıları, ödülleri, kişisel mektupları, dergilerde yayımlanan ilk şiirleri ve hakkında yazılmış yazıları da bir araya getirdik.
Bugün düşünüyorum da, aslında bir sergi salonunun içinde küçük bir edebiyat müzesi kurmuştuk.
Ama o müze geçmişi donduran bir yer değildi. Tersine, yaşayan bir bellekti. Bir vitrindeki dolmakalem, bir şiirin doğumuna tanıklık ediyordu. Sararmış bir dergi sayfası, genç bir şairin ilk sesini bugüne taşıyordu. Çocukluk fotoğrafları, dizelerin gerisindeki insanı görünür kılıyordu. Sanat tarihinin çoğu zaman ihmal ettiği bu küçük ayrıntılar, bana göre şiirin de biyografisiydi.
Serginin açılışlarında Ahmet Kanneci’nin gitarından yükselen doğaçlamalar ise bütün bu görsel dünyanın üzerine görünmez bir büyüyü de ekledi. O an, şiirin yalnızca okunmadığını; duyulduğunu, görüldüğünü ve hissedildiğini düşündüm. Belki de sanatların en büyük ortaklığı burada gizlidir. Hiçbiri ötekini açıklamaz. Ama her biri ötekinin söyleyemediklerini tamamlar.
Aradan yıllar geçti.
Sergiler kuruldu, söküldü. Yapıtlar koleksiyonlarına döndü. Duvarlar boşaldı.
Sonra bir gün Ahmet Telli’yi yitirdik.
İnsan, böyle zamanlarda belleğinin içinde dolaşmaya başlıyor.
Ben de öyle yaptım.
Ve fark ettim ki bazı sergiler kapanmıyor.
Etkinliğin sergilendiği mekânlar: Nurol Sanat Galerisi (Ankara), Eskişehir Çağdaş Sanatlar Merkezi, Fikret Otyam Sanat Galerisi (Antalya), Çankaya Belediyesi Zülfü Livaneli Kültür Merkezi (Ankara).
Küratör: İbrahim Karaoğlu
Koordinatör: Füsun Demiray
Katılan sanatçılar: Reyhan Abacıoğlu, Tijen Ademoğlu, Latife Akın, Onay Akbaş, Mehmet Alagöz, Metin Altıok, Mehmet Aslan, Atilla Atar, Aydın Ayan, Hatice Aydoğan, Habip Aydoğdu, Mehmet Aydoğdu, Bengü Bahar, Tezcan Bahar, Monad Balkan, Gökhun Baltacı, Sema Barlas, Celal Binzet, Yavuz Bozkurt, Ziya Büyük, Zahit Büyükişleyen, Halil Coşkun, Tülay Özler Çeliker, Ersan Çetin, İbrahim Çiftçioğlu, Vedat Çolak, Demet Dayı, Füsun Demiray, Mehmet Ali Doğan, Erkan Doğanay, Yıldız Doyran, Devrim Erbil, Barış Eren, Tayyar Eren, Şükrü Ertürk, Sami Gedik, Zafer Gençaydın, Alperen Güldü, Füsun Güleşen, Sinan Gültekin, Mehmet Arslan Güven, Anber Hacıraifoğlu, Ahmet Şinasi İşler, Nihat Kahraman, Ekrem Kadak, Şükrü Karakuş, Fevzi Karakoç, Bedri Karayağmurlar, Füsun Kavalcı, Mehmet Kaya, Yurdanur Ketenci, Asaf Koçak, Cenk Mısırlıoğlu, Hayati Misman, Muzaffer Oruçoğlu, Doğan Örs, Aykut Öz, Mustafa Özdemir, Lütfi Özden, Necmettin Özlü, Özer Özsarı, Hasan Pekmezci, Hasip Pektaş, Hatice Öz Pektaş, Tayfun Pirselimoğlu, Cengiz Savaş, Zeki Serbest, Rana Sirkecioğlu, Hüseyin Şahbudak, Gediz Sezen, Kazım Sözak, Ülkü Tamer, Yunus Tonkuş, Emre Yenisoy, Ahmet Yeşil, Hüseyin Yıldırım, Burhan Yılmaz, Metin Yurdanur, Münir Yücel, Ezgi Yüksel, Gülay Yüksel ve Orhan Zafer.
Bir şiirin gerçek yolculuğu, yayımlandığı gün başlamaz. O, bir okurun belleğinde yeni bir anlam kazandığında, bir ressamın düş gücüne sızdığında, bir fotoğrafçının kadrajına ışık olarak düştüğünde, bir heykeltıraşın elinde hacim kazandığında yeniden doğar. Büyük şiir, yalnızca okunmaz; başka sanatların içine de girer. Bu yüzden şiir, belki de en gezgin sanat dalıdır. Sanat tarihi, birbirini besleyen […]
Devamını Oku
Anıları naftalinlenmiş, kadim bir semttir Kızılay. Kentin en büyük meydanını bulvarlar boyunca çevreleyen at kestaneleri ve ara sokaklarını bahar kokularıyla dolduran akasyalar, tanığıdır bu semtin kadim zamanlarının; unutulmaz anıların, aşkların, sevinçlerin, tutkuların, buluşmaların, ayrılıkların, kederlerin, sevinçlerin… Yalnızca gölgelerini ve kokularını sunmaz bu ağaçlar; kentin belleğini beklerler, geçip giden zamana inat… Sabahın erken saatlerinde işe yetişen […]
Devamını Oku
Virginia Woolf, yazabilmek için insana kendine ait bir oda gerektiğini söyler ya hani, bana da Ankara’da yaz gerekir yazabilmek için. Veya James Baldwin’i analım, o da der ya hani, insanın evi doğduğu yer değil kendini eksik hissetmediği yerdir, diye; işte benim için de o yer Ankara’dır, kendimi eksik hissetmemenin mevsimi de hep yazdır. İlk kitabımı […]
Devamını Oku
Bizi çalışmak yaşattı Yaşam akıp giderken Bir gurur mesaisi “Uyanıyor Ankara, günün ilk saatleri.” Çağdaş Türkü’nün bu şarkısı ve üniversiteli hayatlarımızı işçi sınıfının bir günüyle birleştiren sözleri, bize heyecan veriyordu. Günün ilk saatlerinde uyanamayacak kadar haytaydık o zaman. Devamsızlık tehdidi olan sabah sekiz derslerine şiş gözlerle gider, sıralarda uyuklarken bir sonraki eylemin planlarını yapardık. Ancak […]
Devamını Oku