Ahmet Abi, aynı zamanda kitabının adı olan “Arkadaşlık Günleriydi”de şöyle seslenir: “Sen o zamanlar hâlâ olduğun gibi şimdi/ Sen o zamanlar aşkları uzun sürer sanarak/ Sen o zamanlar kadife pantolon hâki parkanla/ Sen o zamanlar kalbine söz dinletemediğin/ Sen o zamanlar sırılsıklam kır ve şehir/ O zamanlar arkadaşlık günleriydi adamım…” O omuzdaşlıkla geçen günler sona […]
Ahmet Abi, aynı zamanda kitabının adı olan “Arkadaşlık Günleriydi”de şöyle seslenir: “Sen o zamanlar hâlâ olduğun gibi şimdi/ Sen o zamanlar aşkları uzun sürer sanarak/ Sen o zamanlar kadife pantolon hâki parkanla/ Sen o zamanlar kalbine söz dinletemediğin/ Sen o zamanlar sırılsıklam kır ve şehir/ O zamanlar arkadaşlık günleriydi adamım…” O omuzdaşlıkla geçen günler sona ermiş, defter çoktan kapanmış gibidir. Gidenler yalnızca mezar taşına dönüşmemiş, umudu da yanlarına alıp yitmiştir. Öte yandan yine de bir sesleniş vardır şiirde. “Adamım” der, bir yanıt bekler. Gelmeyeceğini bile bile. Adam olan kalmamış; adamlıktan nasibini almamışlara sıra gelmiştir. Aslında hayatımızın kısa bir özeti gibidir bu dizeler.
*
Oysa devrimci anlayışta arkadaşlık yoldaşlıkla eştir; gözüpeklik ister. Ortaya çıkıp “O, benim arkadaşım” duygusunu taşımak, karşı tarafa hissettirme becerisini sunmak hele cendereden geçilen dönemlerde yiğitlik ister. Aristoteles’in “Hey dost, hiç yok dost” çığlığından arınmak ayakta kalmakla eşdeğerdir. Omzunda bir el hissetmek, bir nefes duymak tarifsiz mutluluğa dönüşür bir anda. Oysa yukarıdaki arkadaşların yeryüzünden fazlaysa, “arkadaş” sözcüğü de derin bir çığlığa dönüşüverir. Arkadaşlar da gençliğinle birlikte çok uzaktan el sallıyordur.
*
Ahmet Abi; arkadaşlığın bir cana bedel olduğu dönemde yazmaya başladı şiirlerini. William Blake’in “Neşelenmek için doğmuş bir kuş/ nasıl şakısın kafes içinde” dizelerinin ayrımında sorumlu bir aydın/ sanatçı olarak bu gelenekten nasibini almış, başına onca çorap örülmüş, yargılanmış, dostlarının ölümünü yaşamıştı.
*
Ben Ahmet Abi’yi henüz ip atlarken 80’li yılların başlarında tanıdım. Sanki yaşamımda, daha ötesi yanı başımda hep olmuş gibi. Meyhane buluşmalarında, ev toplantılarında, Engürü Kahvesi’nde, Bilim ve Sanat Kitabevi’nde, galerilerde… sadece güzel karşılaşmalarda değil geleceğe açılmasını hayal ettiğimiz büyük kapıların önünde, basın açıklamalarında ve eylemlerde.
*
Sözünü ettiğim 12 Eylül’den sonraki zamanlar. Ankara toplu kıyımlardan henüz geçmemiş. Yine de 12 Eylül’ün uzun süren kışı artçılarıyla sürüyor. Kolay değil, “yangın yılları”ndan çıkmışız da kahır yıllarına varmamışız. Ahmet Abi, “Su çürüdü” demiş, “Adımdan gayrısını bilmiyorum”u da ekleyerek… Oysa fizikte su filan çürümez. Hadi çürüdü diyelim, su biterse yeryüzünde, tek bir canlı kalmaz. Ne küçük bir çocuğun gülüşü ne de seke seke koşan bir ceylan ne de saksıdan boynunu uzatmaya çalışan hercai menekşe… İnsana dairdir hayat! Peki mapushanede işkence? Bu yüzden belki de şiirimizin hayatı savunan en güçlü şiirlerinden biridir, büyük bir itirazdır yaşamın sesini yok edenlere, “Su çürüdü”.
*
Bu şiirin yazıldığı tarihten neredeyse on yıl kadar sonrasında bir zaman dilimi söz açtığım… “Kumrular Sokağı hüzzamdı bir zamanlar/ Kale’ye rast vaktinde çıkılırdı/ Gariptir, Sezenler’deki hanende/ Çekip gitti Sargut’tan bir ay önce” dizelerindeki gibi, gözlerde o bir daha dönülemeyecek hazin günlere ait hüzün var. Düşünsenize, Sargut Şölçün gittiği Almanya’da hayatta! Ölümün soğuk nefesini tatmamış… babamlar yakılmamış… Hüseyin Cöntürk kahvede gençlerle şiir üzerine sohbeti koyultuyor; Ahmet Erhan, Akif Kurtuluş ve Adnan Azar, Express’te soğuk birşeyler yudumluyor. Körfez’de Muzaffer Buyrukçu beyaz ütülü gömleğinin kollarını özenle sıvamış, anılarını not ediyor. Nostalji’de Salih Bolat’la Metin Altıok buzlu içecekler üzerine güzellemelerle coşuyor. Naşide tok sesiyle utanarak şarkı söylüyor. Erhan Bener, Yüksel Caddesi’nde ağır ağır yürüyor. Hasan Uysal, Fikret Otyam’la Fikret Mualla’nın çocuksu resimleri üzerine tartışıyor, Çerkes Karadağ biraz daha mı zayıflamış ne? Hay Allah! Duran Karaca yeni resim sergisi açmış. Şükrü Erbaş çalıştığı Toprak Mahsulleri Ofisi’nden çıkmış, kendini Kızılay’a atmış. Ahmet Say, yeni bir yazar örgütü kurma çabası içinde. Babam muayenesinden çıktıktan sonra onunla yeni örgütlenme biçimlerini tartışıp duruyor. Çünkü umudumuz var! Benjamin’in, “Umut dediğimiz şey umutsuzlar adına bir beklentidir aslında.” sözüne özenle yaslanmışız. Umutsuzluğun geçmiş darbe tarihinde yazılı son yaprak olduğunu sanıyoruz. Ahmet Abi de 1402’lik olduğu için atıldığı işine dönmüş, emekli olmuş. Bir de eski Volkswagen araba almış.
*
Sonra o eski arabayı satın alan doktor arkadaşım Ali Kemal bir gece kazasında vefat etti. O gün Ahmet Abi’nin gözyaşlarını anımsarım. Sonra yaşadıklarımızı. Bitmeyen acılar ülkesinin yakamızdan düşmemesini.
*
Ahmet Abi özgürlük, adalet ve vicdanın sesini dizelerine yakıştırmış bir şair olarak dev şiir geçmişiyle, onuruyla, erdemiyle her zaman yanıbaşımızdaydı. Öncelikli olarak ezberimizdeki şiirleriyle, şiirleri gibi berrak hayatıyla… artık o hatıralarımızın en güzel yerinde. En içli o çok sevdiği Yunan şarkıları gibi…
Ahmet Abi, aynı zamanda kitabının adı olan “Arkadaşlık Günleriydi”de şöyle seslenir: “Sen o zamanlar hâlâ olduğun gibi şimdi/ Sen o zamanlar aşkları uzun sürer sanarak/ Sen o zamanlar kadife pantolon hâki parkanla/ Sen o zamanlar kalbine söz dinletemediğin/ Sen o zamanlar sırılsıklam kır ve şehir/ O zamanlar arkadaşlık günleriydi adamım…” O omuzdaşlıkla geçen günler sona […]
Devamını Oku
“Çocukluğum cennetimdi” dersem, şüphesiz güzel bir zamana vurgu yapmış, onu avcumun içine almış olurum. Annemle birlikte Türk Dil Kurumu’nun merdivenlerinden tırmanır, çalışma arkadaşı Necati Cumalı’nın kızkardeşine, “Günaydın, Mübeccel Hanımefendi Teyzeciğim” der, ardından bütün odayı selamlardım. Sonra da Sevgi Özel’in odasına koşardım. Onun olduğu kata inince Gülten Akın’ın odasının önünde ses çıkarmamak için fren yapar, Sevgi […]
Devamını Oku
Virginia Woolf, yazabilmek için insana kendine ait bir oda gerektiğini söyler ya hani, bana da Ankara’da yaz gerekir yazabilmek için. Veya James Baldwin’i analım, o da der ya hani, insanın evi doğduğu yer değil kendini eksik hissetmediği yerdir, diye; işte benim için de o yer Ankara’dır, kendimi eksik hissetmemenin mevsimi de hep yazdır. İlk kitabımı […]
Devamını Oku
Bizi çalışmak yaşattı Yaşam akıp giderken Bir gurur mesaisi “Uyanıyor Ankara, günün ilk saatleri.” Çağdaş Türkü’nün bu şarkısı ve üniversiteli hayatlarımızı işçi sınıfının bir günüyle birleştiren sözleri, bize heyecan veriyordu. Günün ilk saatlerinde uyanamayacak kadar haytaydık o zaman. Devamsızlık tehdidi olan sabah sekiz derslerine şiş gözlerle gider, sıralarda uyuklarken bir sonraki eylemin planlarını yapardık. Ancak […]
Devamını Oku