İlhan Berk’in bir dizesi gibiydi hayatlar: “Cumhriyetin ilkgünleri gibiydi yüzün.”1Tam dao günlerde, 1928 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğünce Ankara’nın merkezi Ulus’ta inşaatına başlanan bir bina ışıldıyordu. 1930’lu yıllarda bitirilip hizmete sunulan “Evkaf Apartmanı”nın içinde bir tiyatro sahnesi ile konferans salonu da vardı.Uzun süre iş hanı ve depo olarak kullanıldı. Hatta sahnesinde güreş ve boks müsabakalarıbile yapıldı. […]
İlhan Berk’in bir dizesi gibiydi hayatlar: “Cumhriyetin ilk
günleri gibiydi yüzün.”1
Tam da
o günlerde, 1928 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğünce Ankara’nın merkezi Ulus’ta inşaatına başlanan bir bina ışıldıyordu. 1930’lu yıllarda bitirilip hizmete sunulan “Evkaf Apartmanı”nın içinde bir tiyatro sahnesi ile konferans salonu da vardı.
Uzun süre iş hanı ve depo olarak kullanıldı. Hatta sahnesinde güreş ve boks müsabakaları
bile yapıldı. Vakıfların uzun yıllar kendisine kira sağlamak için
Gençlik Parkı’nın tam da karşısında yaptırdığı bina, Mimar
Kemalettin Bey’in ustaca tasarlanmış bir eseriydi. Sağ yanındaysa ilk büyük otellerden Belle
Vue Palas (Belvü) bulunuyordu.
*
Mimar Kemalettin Bey ilk gençliğinden beri mühendis olmak
istiyordu. Bu nedenle de Hendese-i Mülkiye Mektebi’ne (Bugün, İstanbul Teknik Üniversitesi) kaydoldu. Eğitimini birincilikle tamamlayarak Alman
Akademisyen Jachmund’un
asistanı oldu. 1895 yılında hocasının desteğiyle Almanya’ya
gönderildi. Berlin’deki Charlottenburg Teknische Hochschule’ye ( Berlin Teknik Üniversitesi) devam etti. 1899’da ülkeye
dönerek hocasının yerine mimarlık derslerini vermeye başladı. Tasarladığı ilk iş, Berlin Büyükelçisi Galip Bey’in Rumelihisarı’nın tepelerindeki köşküydü. Bu tarihlerde ulusal mimarlık hakkındaki düşünceleri yeşeriyordu. Meşrutiyet’in ilanından sonra Evkaf Nezareti İnşaa
ve Müdüriyet Başmimarlığına getirilen Kemalettin Bey, bu
süre içinde kadroları genişletti.
İlerde “Kemalettin Okulu” olarak da adlandırılacak büronun
ulusal mimarlık anlayışını kuracak ilk adımlarını attı. Paris’te
eğitim gören Vedat Bey’le (Tek)
en önemli yapıtlarını inşa etti.
*
Gerçek bir memleket atılımı
düşünen Mustafa Kemal de
1925 yılında Ankara’nın bayındırıllaştırılması için Kemalettin Bey’i davet etti. O da pek çok
binanın yapımının içinde yer
aldı. Bunlardan Evkaf Apartmanı ise en cazibeli olanıydı.
Nitekim binanın yapımı için
yüksek oranda para harcanmasını eleştiren yazılar yayımlandı gazetelerde. Metin And da
“Cumhuriyet Dönemi Türk Tiyatrosu”2
eserinde, “Böyle mermerden tiyatrosu, kütüphanesi
olan bir binanın yoksul bir ülke
için gereksiz lüks olduğu, bunun sadece yozlaşmış aydınların işine yarayacağını görüşüne yer yerilmiştir,” demekteydi.
*
Ne olursa olsun o dönemde
“gökdelen” adıyla anılan binanın yapımı tamamlanmıştı
bile. Evkaf Apartmanında, Orhan Veli Kanık, Ahmet Hamdi Tanpınar, Saip Tuna gibi yazar ve sanatçılar da bir dönem
yaşadı.
*
Yıl: 1930. Ankara’ya turneye gelen Darülbedayi oyuncuları
Türkocağı Sahnesi’nde oyunlarını sergiledi. Atatürk de izleyiciler arasındaydı; temsilin sonunda onları huzuruna kabul
edip, tek tek kutladı. İ. Galip Arcan o geceye ilişkin anısını Darülbedayi Dergisi’nde3
şöyle aktardı: “Bu tarihî akşamı bizzat yaşadık. Bu nutkun her cümlesi hitabet san’atının bütün kudret ve sihrini taşıyan bir şaheserdi.” Turnenin son gecesi Atatürk, Muhsin
Ertuğrul ve arkadaşlarını yemeğe davet etti. Ertuğrul’a dönerek: “Hükümetten ne gibi bir
yardım istersiniz?” diye sordu.
Muhsin Bey, ağır vergilerle turne yapmanın baskısı altında,
üç kuruşla tiyatro yapma derdindeydi. Yıllar sonra “Benden
Sonra Tufan Olmasın”4
kitabında
sanatını yaygınlaştırmak adına çok eksikliklerinin olduğunu, Atatürk’ün karşısında neredeyse dilinin tutulduğunu,
sadece “Bir tiyatro mektebi istiyoruz, Paşam!” diyebildiğini yazdı.
Muhsin Ertuğrul’un Atatürk’le
görüşmesi iki yönden önemli
sonuçlara yol açtı: İstanbul’da
tiyatro yapılanmasının örgütlenmesini kolaylaşmak; Ankara’daki sanat yaşamının da belirleyicisi olacak, başkentte bir
konservatuvar kurulmasının
önünü açmak. Bu Devlet Tiyatroları’nın ilk adımıydı.
*
Başkentte konservatuvar kurulmuş; mezunların ve öğrencilerin temsil verdiği Tatbikat
Sahnesi hayata geçmişti artık.
Ulus’taki Opera Binası’nın yapımının uzun süreceğini öğrenen Muhsin Ertuğrul, Ankara’da sosyal yaşamı canlandıracak bir tiyatronun açılması
için kolları sıvadı. Aslında bütün para Büyük Tiyatro binasının restorasyonuna harcanmıştır. Elde avuçta yoktu. BaşAdı “Küçük Tiyatro”ydu
KENDI HEP BÜYÜK
kente yeni bir tiyatro kavuşmasını canı gönülden isteyen halkımızdan toplanan paralarla
Küçük Tiyatro binasının tadilatı tamamlandı. O dönemi Ankara Devlet Konservatuvarının
ilk mezunlarından, Devlet Tiyatroları’nda da oyunculuk yapan Ulvi Uraz şöyle anlatır:
“Muhsin Ertuğrul 39-40 derece
ateşli, önemli bir hastalık geçiriyordu. Ustayı yatırmak şöyle dursun, tiyatrodan çıkartamıyorduk. Tiyatro inşaat halindeydi. Her tarafı açıktı, esiyordu. Hastayı değil, sağlamı hasta yapan bir hava içindeydik.
Para yoktu. Her şeyi kendimiz
yapmaya çalışıyorduk. Halimize acıyan Ulus esnafı son dakikada bize bir küçük bütçe daha
sağlamıştı. Kuruluş halindeki
Devlet Tiyatroları’nın kasasında yalnızca eşten dosttan topladığı boya, kireç, çivi, dübel ve
ödünç badana fırçası bulunuyordu. Yanı başımızda seyircinin nefesini hissederek her
şeye dört elle sarılıyorduk. Onlar madem Küçük Tiyatro’nun
kuruluşu için ellerinde avuçlarında biriktirdiklerini vermişlerdi. Biz de onlara borcumuzu
tiyatro yaparak ödemeliydik!”5
*
Küçük Tiyatro, 27 Aralık 1947’de
perdelerini açtı. Devlet Tiyatroları ailesi olarak Ahmet Kutsi Tecer’in yazdığı “Köşebaşı”
oyunuyla çıktı seyirci karşısına.
Bu oyun, Tanpınar’ın deyişiyle
“kendi sesini bulma yolunda attığı önemli bir adım”dı.6
Bugün “Küçük Tiyatro”, Ankaralı seyirciye hizmetini sürdürmeye devam ediyor.
Ahmet Abi, aynı zamanda kitabının adı olan “Arkadaşlık Günleriydi”de şöyle seslenir: “Sen o zamanlar hâlâ olduğun gibi şimdi/ Sen o zamanlar aşkları uzun sürer sanarak/ Sen o zamanlar kadife pantolon hâki parkanla/ Sen o zamanlar kalbine söz dinletemediğin/ Sen o zamanlar sırılsıklam kır ve şehir/ O zamanlar arkadaşlık günleriydi adamım…” O omuzdaşlıkla geçen günler sona […]
Devamını Oku
“Çocukluğum cennetimdi” dersem, şüphesiz güzel bir zamana vurgu yapmış, onu avcumun içine almış olurum. Annemle birlikte Türk Dil Kurumu’nun merdivenlerinden tırmanır, çalışma arkadaşı Necati Cumalı’nın kızkardeşine, “Günaydın, Mübeccel Hanımefendi Teyzeciğim” der, ardından bütün odayı selamlardım. Sonra da Sevgi Özel’in odasına koşardım. Onun olduğu kata inince Gülten Akın’ın odasının önünde ses çıkarmamak için fren yapar, Sevgi […]
Devamını Oku
Ahmet Telli şiirinin çok boyutlu estetik birikimi ile “Şair Ahmet Telli” nin örgütlü birey olarak bütünlüklü ele alınması zorunludur. Hayatı ve şiirleri iç içe geçmiş bir şair söz konusuysa, hem estetiğin dili hem de ideolojinin dili öne çıkar. Çünkü daha ilk adımda biliriz ki şiir bir cesaret işidir ama bu cesaret salt sözcüklerden ibaret değildir; […]
Devamını Oku
Ahmet Telli ve şiirini birkaç kelime ile tanımlamam gerekseydi sezgi, vicdan, aşk, isyan, direniş, dil ve arkadaşlık derdim. İlk sıraya sezgi kelimesini koymamın nedeni Telli’nin bireysel, toplumsal ve şiirsel anlamda varoluşunun sınırlarını ve sınırsızlıklarını belirlerken hem bir birey hem de bir eğitimci ve şair olarak sezgileriyle hareket ettiğini düşünmemdir. Bu düşünceye kapılmamın nedeni şairin şiirleri, […]
Devamını Oku