Nebil Özgentürk
Tüm Yazıları
Adı da öyle… Yaşıyor hâlâ Yaşar Kemal
Ana Sayfa Tüm Yazılar Adı da öyle… Yaşıyor hâlâ Yaşar Kemal

“Her insan yaratıcıdır. Ama her insan, hatta delisinden aptalına kadar her insan yaratıcıdır. İnsan yaratan bir yaratıktır. Bir halkın türkülerini yapanlar, yasalarını yapanlardan daha güçlüdür.” Bu sözleri kendi ağzından, en canlısından dinlemiş “şanslı Yaşar Kemalsever”lerden biriydim.  Özlüyorum çok Yaşar Abi’yi…  Derdimi anlattığım, memleketin dertlerini paylaştığım biriydi. Güvenle sığınırdım yüreğine, keyifle otururdum karşı koltuğa.  Sonsuzluğa göçüşünün yıldönümü geldi işte yine. […]

“Her insan yaratıcıdır. Ama her insan, hatta delisinden aptalına kadar her insan yaratıcıdır. İnsan yaratan bir yaratıktır. Bir halkın türkülerini yapanlar, yasalarını yapanlardan daha güçlüdür.”

Bu sözleri kendi ağzından, en canlısından dinlemiş “şanslı Yaşar Kemalsever”lerden biriydim. 

Özlüyorum çok Yaşar Abi’yi… 

Derdimi anlattığım, memleketin dertlerini paylaştığım biriydi. Güvenle sığınırdım yüreğine, keyifle otururdum karşı koltuğa. 

Sonsuzluğa göçüşünün yıldönümü geldi işte yine. KARANFİL okurları için bir kez da harmanlayalım Yaşar Kemal satırlarımızı… Yaşar Usta’nın yaşamından izleri… Hey gidinin Çukurovalısını… Karanfil çiçeklerine vurgun Adanalıyı… 

**

Yaşar Kemal! Yazıya adanmış, yazıya layık olmuş bir hayatın adıydı. İpe çekeceklerini bilsem, yine yazmaya devam ederim diyecek kadar yazı sevdalısı, yazının kölesiydi.

Hayatı romanlara, romanları hayata aktaran edebiyatın koca çınarıydı, Çukurova’nın heybetlisiydi o. Ve kendi hayatı da yazdığı romanlar, öyküler, destanlar ve masallar kadar çarpıcıydı…

“Ben Türkiye’yi iyi bilen bir adamım. Örneğin gazeteciliğimde 12 yıl bütün Türkiye’yi dolaştım. İnsanlarını biliyorum, folklor yaptım, kültürünü biliyorum. Yani folklor derlemeleri yaptım. Zaten ilk kitabımda ağıtlar, bir de kadın ağıtları vardı. Çok derlemiştim. Bir şaheserdi bu, dil şaheseriydi bu. Romanlarımdan daha çok övünüyorum. O ağıtları derlediğim ve ölümden kurtardığım için Türkiye’nin Türklerinin bu en güzel eserlerini, yani yapıtlarını kurtardığım için gerçekten kendimi mutlu sayıyorum.”

Edebiyata tutkusuna bakar mısınız… Yazıya vurgun oluşuna ya da…

Evet, bereketli toprakların üstüne düşen güneşle uyanmıştır her sabah. Uzun masallar, devleşen kahramanlarıyla destanlar dinlemiştir ninesinden. Adana’da, Çukurova’da, Hemite köyünde…

“Hemite’de bir kez dahi dışlanmadık. Tüm evler benim evimdir” diye anlatacaktır Yaşar Kemal yıllar sonra…

Ama hayatının ilk büyük acılarını da orada yaşayacaktır Yaşar Kemal! İlk adıyla Kemal Sadık. 

9 yaşındadır ve Hemite Camii avlusunda babasının öldürülmesine tanık olacaktır. Gözlerinin önünde yaşanır bu olay ve aynı anda dili tutulacaktır. 12 yaşına kadar az konuşan ama birçok hayal kuran kekeme bir çocuk olacaktır… 

Yine o günlerde bir gözünü de bir kaza sonucu kaybedecektir. Öyle ki amcası kurban kestiği sırada elindeki bıçağı farkında olmadan Kemal’in gözüne sokacak ve o göz bir daha hiçbir şeyi göremeyecektir. Yaşar Kemal’in zorlu dönemlerinden biri de genç yaşında daha 17’sinde toprak ağalarına karşı geldiği için, yani siyasi faaliyetleri nedeniyle Adana Kozan Cezaevi’nde bir yıl tutuklu kalmasıdır. Ama demir parmaklıkların ardı Yaşar Kemal için bir kütüphane olacak, her renkten insanoğluyla buluşmasına tanıklık edecektir. Delikanlılık ve gençliğe dair yaşadıklarıysa hem çileli hem de coşkuludur Yaşar Kemal’in… Bulduğu her işte çalışmıştır. İplik işçiliğinden ırgatlığa, patoz şoförlüğünden pirinç tarlalarında su bekçiliğine ve vekil öğretmenlikten memurluğa kadar…

“Çok bela geçti Çukurova’da başımdan. Hapishanede yattım, işkenceyi orada gördüm. Orada aşağılandım, orada yoksulluk çektim, orada zenginlik gördüm. En güzel günlerimi orada, en kötü günlerimi de orada yaşadım.” diyecektir yıllar içinde. 

Ve tüm bu serüven boyunca masal, destan ve folklor sevdasını hiç unutmayacaktır, hiç unutmamıştır…

Evet evet, otuz bin kitaplık Adana Ramazanoğlu Kütüphanesi’nde yazarların dünyasını titizlikle araştırmaya girişirken köy köy kasaba kasaba dolaşıp âşık Kemal’e dönüşmüş, halk şairleri gibi şiirler dillendirmiş, ağıtlar yakmıştır. Ağıt derlemeleri için kiraz ağacından yapılma değneğine sarılarak köy köy Torosları dolaşır. Anadolu sözlü geleneğinin destansı türleri onu büyüler ve Kürt rençberlerini dinler durur, âşık atışmalarına kulağını açar.

Kimi köle olduğunu anlatır ona, kimi Kara Mehmed’i, kimi Sarı Ahmet’i, kimi Kürt efsanelerini. 

“Bütün hayatımı etkileyen benim Osmanlı’nın Gebeliköy’ü, Küçük Mehmet’i dinlemem oldu. Bütün hayatımı etkileyen… Mahir Bey, Köroğlu, Öksüzoğlu’nun gibi destanlarını dinledim. O beni çok etkiledi. Çocukluğumdan beri beni çok etkileyen o!

Adana’da çıkan dergilerde şiirleri, öyküleri yayımlanmaya başladığındaysa büyük dostlukların da genç adamı olmuştur Yaşar Kemal. Evet, evet. Abidin ve Arif Dino ve Orhan Kemal… Abidin Dino ona Don Kişot’u verir. Orhan Kemal ise dostluğunu. Her türlü insan hakkı meselesinin Don Kişot’u Yaşar, en az onun kadar evrensel ve insanlık destanlarını dünyaya armağan edecektir yıllar sonra…

İstanbul’a göç ve gazetecilik yılları ise bir başka âlemdir Yaşar Kemal’in… Katiplik, hava gazı memurluğuyla geçirdiği bir dönemin ardından kişisel yaşamında çok önemli bir başlangıcın ilk adımını atmış ve Cumhuriyet gazetesinde röportajlar yapmaya başlamıştır. İşte adeta bir çığır sayılabilecek Anadolu’yu ve çok iyi tanıdığı Çukurova’yı anlattığı bu pek çok seri röportaja edebi tatlar katacak ve ardı ardına ödüller alacaktır. Yaşar Kemal’in röportajları büyük romancılığının da ilk habercisi olur aslında. Çarpıcı romanlarından ilki İnce Memed, Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmiş ardından yurt ve dünya genelinde bir edebiyat efsanesine dönüşmüştür.

Yaşar Kemal’in hayatı ilginçliklerle doludur.

İnce Memed ve Ortadirek’le okulu sarstığı edebiyat aleminin zirvesinde dolaştığı dönemde, yani 1963’te mesleki kırgınlık da yaşayacaktır. Üzülecek, hem de çok üzülecek ve kendini iyice evine, romanlarına kapatacak kadar… “İyi ki de öyle oldu” diye şakasını da yapacaktır sonradan. Çünkü gözü romanlardan başka hiçbir şey görmeyecektir ve ülkesinin dertleri, sorunları, düşünceleriyle haşır neşir her dönemde, her baskı döneminde… Evine kapanmasıyla birlikte daha çok üretecek, daha çok çevrilecek, daha çok tanınacak, daha çok destanlaşacak ve destansı romanlarını daha da artıracaktır. Öyle ki 1960’lardan 2000’lere kadar yazılan ve çevrilen, dünya edebiyatına büyük bir dil zenginliği getiren, Homeros’unkiler kadar sade, Tolstoy’unkiler kadar canlı, Çehov’unkiler kadar sahici Yaşar Kemal romanlarından, koca bir Çukurovalı kitaplığı oluşacaktır.

“Türk halkı çok kültürlü bir halktı. Ben halkları birbirinden ayırmam. Fakat coğrafyası bakımından, bir geçit olması bakımından, bir coğrafya tarihini de bilmek gerek bu coğrafyanın. En az 15-20 tane dil, Milattan önce, birinci yüzyıldan önce, dördüncü, yedinci yüzyıldan, örneğin yedi tane millet filozofları var. Thales de bunların içinde bir şeydir. Thales’in sözü şu; ‘bir ülkenin, bir halkın daha doğrusu, kültürlerini yapanlar, yasalarını yapanlardan daha güçlüdür.’ Ve bunun gücüne inanıyorum ben. Onun için edebiyatçı olduğumdan çok memnunum. Romanlar yazdığımdan çok memnunum. Roman, sanatlar içinde insanları en etkileyen sanat.”

Evet, Yaşar Kemal, o iyi bir anlatıcı! Ve anlattığı doğa ve insanoğlunun olağanüstü buluşması, Anadolu’nun anaç, sırlarla dolu coğrafyasıydı.

“Doğada her küçük parçanın bir kişiliği var. Bu benim romanlarımı büyük etkiledi. Ve doğa artık benim romanlarımda bir dekor değildir. Kişiliği olan insan tipleri nasıl tipse, doğada benim doğa parçaları da öyle canlı tipler olarak geliyor. Doğanın abarttığı ormanı, doğanın abarttığı çiçeği, abarttığı şu renge bak ya. Bu renk abartılı değil mi? Şimdi böyle bir sarı görülmüş mü dünyada? Yeniden sanki ressam yapmış, Van Gogh yapmış. Van Gogh’tan daha da güzel bir sarı bu.”

Dahası anlattığı sıradan ama ölümsüz kahramanlar, İnce Memed, Memidik, Meryemce, Taşbaş, Salih ve niceleri… Kısacası bu topraklardaki hoyratlık, çaresizlik, acımasızlık, yalnızlık ve baskılar. Tabii ki insanı insan yapan erdemler de…

Yani sevgi, umut ve barış istekleri. Yerdemir Gökbakır’dan Demirciler Çarşısı Cinayeti’ne, Ağrıdağı Efsanesi’nden Ortadirek’e, Binboğalar Efsanesi’nden Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana’ya kadar onlarca roman… Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana ki, bu topraklarda ölmenin, öldürmenin ne kadar kolay olduğunu, göçmenin, göçün ne kadar zor olduğunu, insanlığın kendi topraklarından yok oluşunun, kendi topraklarının kaybedişinin, kendi topraklarından oluşunun nasıl da acılar verdiğini anlatan cilt cilt roman…

Evet, Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana! 

Yaşar Kemal’in romanları dünya edebiyatının zirvelerinde dolaşacak.

Büyük ödüller ve nişanlar alacak. Larousse ansiklopedilerine girecek. Kendisine sonraki yıllarda şairin, Nâzım Hikmet’in dediği gibi barış madalyaları da taktıracak.

Nobel adayı da olacak ve yeryüzünün pek çok noktasına ulaşacaktı. Hatta filmlere dahi uyarlanacaktı. 60’larda pek çok filmin senaryosunu yazacaktı usta. 70’lerde de… Ve 80’lerde çok yakın dostu Zülfü Livaneli, Yaşar Usta’nın çok büyük romanlarından Yerdemir Gökbakır’ı filme çekecek ve hem Avrupa’yı hem tüm dünyayı Yerdemir Gökbakır diye diye… Çok da başarı elde edecekti. 

Sadece ülkesinde değil, dünyada da 40 ayrı dilde okunan, kitapları milyonlar satan bir edebiyat deviydi Yaşar Kemal! Evet evet, o bizim deniz fenerimizdi ve roman kahramanlarının kaptanıydı.

Hayallerin, kahramanların yetişemediği durumlardaysa duyarlı bir yurttaş ve bir düşünce adamı olarak ülkesindeki çelişkilere, yalancılara, korkulara, baskılara dair bir barış adamı, haksızlığa ve şiddete karşı dayanıklı bir sığınak gibi bir çift söz demekti Yaşar Kemal!

Yüreklerimizin bir yerinde gizli, iç dünyamızın duygusal derinliklerinde hissedip de anlatamadığımız, ama onun yazdıklarıyla en yalın, en sade haline dönerdi gerçekler. Evet, o bir çift söz ki yargılanmaları, hakaretleri ve engellemeleri göze alacak kadar yürekli, cesur olurdu.

Evet, evet. Sadece satırları, romanları ve ödülleriyle değil, sözleriyle de hep kalbin merkezine işaret etti Yaşar Kemal!

“Dünya bin bir kültürlü bir çiçek bahçesidir. Bu kültürden bir tanesini kopardığın zaman dünyanın bir rengini yok etmiş olursun. Bütün tarih boyunca kültürler birbirlerini yememişler, kültürler birbirlerini yok etmemişler, kültürler birbirlerini beslemişler, zenginleştirmişlerdir.”

O değil miydi ki ülke sorunlarıyla ilgili bir yazısından dolayı hakaretlere uğradığında “Konuşmayı sürdüreceğim, oysa hayatta insanların en korkağıyım. Korkmayan kahramanlardan nefret ediyorum. Çünkü korkmayan insan, insan değildir. Fakat insanın özelliği de korkuyu aşabilmesidir, cesur olabilmesidir” diyen…

O değil miydi ki bir karanlıktan bir karanlığa giderken “ölümün bilincine vardım” diyen. “O yüzden içim yaşam sevinciyle doludur. İnsanoğlu zaten iyimserdir, işte bu yüzden hep ışığın türkücüsü olmaya çalıştım” diyen.

Ve o değil miydi ki savaşa karşı bir çift sözü olduğunda; “Savaş insan soyunun en korkunç, en pis, en alçak icadıdır. Savaşı bugüne kadar sürdüren insanlık biraz acayip, biraz deli değil mi? Savaşın korkunçluğu üstüne birçok büyük yazar, romanlar, hikayeler, oyunlar yazmışlar. Ama bir gün gelecek insan soyu savaşı icat edip sürdüren atalarından utanacaklar. Ve bulurlarsa mezarlarına tükürecekler” diyen. Evet, o değil miydi ki yakın dostlarından Orhan Kemal’e sanat anlayışına ilişkin kaleme aldığı bir mektupta da; “iyi sanatın arkasındaki güçlü, namuslu, bükülmemiş adam bence sanatından daha makbuldür. Tevfik Fikret’i şiirlerine tercih etmek isterim. Seni de ne kadar çok sevdiğimi bildiğin romanlarına tercih ederim Orhancığım. Ve ben ne kadar güzel yazarsam yazayım, beni de romanlarıma tercih etseler keşke. O kadar iyi, o kadar namuslu olabilsem” diyen…

Ve o değil miydi ki; “O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler çektiler gittiler.” diyen…

Yaşar Kemal, uzun yol arkadaşı, hayat yoldaşı Tilda’sını kaybettiğinde tabutu başında aynen şunları söyleyecekti: “Merak etme Tildacığım, biz onurlu ve namuslu bir hayat sürdürdük. Merak etme!”

Evet, ilk eşi Tilda’yı kaybettikten sonra Ayşe Semiha Baban ile evlendi Yaşar Kemal Usta. Ayşe Semiha Baban akademisyendi ve yeni bir yola çıktılar. Yaşar Kemal yıllarca romanlarını yazıp derlediği Basınköy’deki evinden ayrılmış ve Anadolu Hisarı’ndaki evine taşınmıştı… Yaşar Kemal ve Ayşe Semiha Baban, Boğaz’a bakarak bir hayat sürdürdüler, edebiyat kokan, dostluk kokan… Ve tabii ki yine romanlar yine barışa, ülkeye, alçaklıklara dair sözler bu evden bir çığlık gibi yükselecekti. Yine romanlar yazacaktı Yaşar Kemal Ayşe Semiha Baban hep yanında olacaktı… Hayat işte, 2014’ün Ocak ayında, Anadolu Hisarı’ndaki evden İstanbul Çapa Hastahanesi’nin yoğun bakım ünitesine geçti Yaşar Kemal… ve Ayşe Semiha Baban hep yanında olacaktı…

Hayat işte. 2014’ün Ocak ayında, Anadolu Hisarı’ndaki evinden İstanbul Çapa Hastanesi’nin yoğun bakım odasına geçti Yaşar Kemal. Evet, ağır hastaydı… Yanında yine Eşi Semiha Baban ve yakınları vardı. Tüm hekimler seferber oldu ama o yaşamadı… Yaşar Kemal’i kaybetmiştik… Türkiye ve dünya edebiyatı Yaşar Kemalsizdi artık ama eserleri sonsuza kalacaktı. 

Evet, Yaşar Kemal. Kanadalıydı, Afrikalıydı, Kolombiyalıydı, Türkiyeliydi, Amerikalıydı, Asyalıydı, Frigyalıydı, Troyalıydı, dünyalıydı. Ama en önemlisi bir barış insanıydı… Yıllar yıllar önce, bir ortaokul karnesi çıkıvermişti ortaya. 15-16 yaşındaki Kemal Gökçeli için, yani Yaşar Kemal için o karnedeki gidiş ve hal maddesinin karşısında “iyi” yazıyordu. Evet evet, iyi… Öyleydi gerçekten. İyi, hem de çok iyi bir insan, çok iyi bir edebiyatçıydı. Türkiye’nin evrensel yazarıydı Yaşar Kemal. Dünyanın, edebiyat devlerinden biriydi.

Evet. O iyi insan da bir gün güzel ata binip gitti. 28 Şubat 2015’te aramızdan ayrıldı. Yaşar Kemal’in cenazesi tıpkı yazdığı romanların, derlediği destanların atmosferine uygun olmuştu. Ona yıllarca emek veren eşi Ayşe Baban, hıçkıra hıçkıra ağlayacak, bütün yıllara uzanan geçmişi düşünecekti. 

Ve hayattaki en iyi dostlarından Zülfü Livaneli, tam mezarı başında İnce Memed türküsünü okuyacaktı; yine gözyaşına boğularak…

O; Toroslardan coşarak gelen bir nehir gibi. Kaynağından ait olduğu denize akmaya devam ediyor hala. Kitaplarıyla, fikirleriyle devam ediyor. Akdeniz’de, Ege’de, Yüksek rakımların kalbinde, yağmur mevsimlerinin yeşilinde, başkentte Çankaya’da yaşıyor adı. Yaşar Kemal Kültür Merkezi’nde gelecek nesillere ulaşıyor, kültür köprüsü olmaya devam ediyor…

“Kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdesin/
Su olsan kimse içmez /Yol olsan kimse geçmez/
Elin adamı ne anlar senden?/
Çıkarsın bir dağ başına/
Bir ağaç bulursun/
Tellersin pullarsın gelin eylersin/
Bir de bulutları görürsün/
Köpürmüş gelen bulutları/
Başka ne gelir elden?/
Çın çın ötüyor yüreğimin kökünde/
Şu dünyanın ıssızlığı/
Tanrı kimsenin başına vermesin/
Böyle bir yalnızlığı!”
(Yalnızlık Şiiri)

Yazarın Diğer Yazıları
Ankara’nın Şairi…

Aslında hangimizin yolu Ankara’dan geçmiyor ki?  Bedenen olmasa da ruhen Ankara’dan gelip geçiyoruz; kulağımızı Ankara’dan gelecek haberlere veriyoruz. Hayat yolculuğumuza 100 küsur yıldır Ankara karar veriyor.  Yasalar, hassasiyetler Ankara merkezde, Meclis’te oluşuyor ve  tüm yurda yayılıyor.  İçinden, işinden Ankara geçmeyen meselemiz yok. Bazen derdimizin, bazen de coşkumuzun kaynağı meseleler!.. Hele ki son yıllarda Ankara’ya gitmek, […]

Devamını Oku
Hem Düşünürür Hem Gülümsetirdi: Levent Kırca

Ah benim güzel abim, Levent Abi’m… Dostlarımın arasında en sevdiklerimdendi, en iyi anlaştıklarımdan biriydi… Zaman nasıl da hızla geçiyor! Ölümünün ardından 10 yıl geçmiş. Ve… Yaşasaydı şimdi, 75 yaşında olacaktı. 12 Ekim 2015’te kaybettik Levent Kırca’yı. Özlüyoruz, özlüyorum tabii ki… Çocuktum, Ankara’dan yayın yapan siyah beyaz ekrana adeta tutulmuştuk; karşısına geçmek için can atıyorduk. 1973, […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku