Nebil Özgentürk
Tüm Yazıları
Zülfü Livaneli’nin Sinema Yolculuğu
Ana Sayfa Tüm Yazılar Zülfü Livaneli’nin Sinema Yolculuğu

Yıllardır dostluk yapıyoruz sevgili Zülfü Livaneli’yle. Zülfü Abi’mle… Öncelikle besteleriyle yollar yürüdüm 1980’lerde… Romanları başucum oldu hep… Ve… Onlarca seyahat, geniş zamana yayılan sağlam dost sofraları… Kopmaz, tükenmez kardeşlik… Elbette, belgeselini yapmış olmanın onuru… Hem de 25 yıl arayla iki kez, çarpıcı yaşamının anlatıldığı, “BİR İNSANIN VE BİR MEMLEKETİN HİKÂYESİ” belgeseli… Zülfü Livaneli… Abim… Ustam… […]

Yıllardır dostluk yapıyoruz sevgili Zülfü Livaneli’yle. Zülfü Abi’mle…

Öncelikle besteleriyle yollar yürüdüm 1980’lerde…

Romanları başucum oldu hep…

Ve… Onlarca seyahat, geniş zamana yayılan sağlam dost sofraları…

Kopmaz, tükenmez kardeşlik…

Elbette, belgeselini yapmış olmanın onuru…

Hem de 25 yıl arayla iki kez, çarpıcı yaşamının anlatıldığı, “BİR İNSANIN VE BİR MEMLEKETİN HİKÂYESİ” belgeseli…

Zülfü Livaneli… Abim… Ustam…

80 YAŞIN KUTLU OLSUN…

**

Karanfil ekibi, “Livaneli sineması” üzerine yazı isteyince, çok mutlu oldum, etkilendim; çünkü Zülfü Abi için sinema yolculuğu, en az müziği, edebiyatı ve memlekete dair düşünceleri kadar yüksek volümlü bir alandı…

Ama açıkçası, çok da öne çıkamamıştı diğerleri kadar, belki de edebiyat ve müzikte hep zirvede kaldığı için… Sinemasını daha az anlattığı için!..

İşte sevinmemin nedeni, bu sayede, sinemaya dair bir yazı kaydı daha ekleneceği içindir…

Kuşaktan kuşağa, Zülfü Livaneli’nin sinemaya kattıklarına, yönetmenliği ve film müzikleriyle de şahane eserler ürettiğine dair, karınca kararınca çorbada tuzum olacağı için de mutluyum… (Bu arada, Livaneli film müzikleri ve yönettiği filmler üzerine üniversitelerde tezler de hazırlandı.)

*

Evet…

Öncelikle çok fazla bilinmeyen bir “kısa film” öyküsü anlatayım kısaca!

Sonra Otobüs’e, Yol’a, Sürü’ye, Yer Demir Gök Bakır’a, Sis’e, Şahmaran’a, Mutluluk’a ve Veda’ya geçeriz! Haliyle, kısa kısa, bir dergiye sığacak ölçüde!..

*

Arafat’ta Bir Çocuk, Zülfü Livaneli’nin uzun yıllar sürgün yaşadığı İsveç’te, göçmen işçilere ve tabii ki özellikle Anadolu insanına baskıları ve ötekileştirmeyi anlattığı ilk hikâye kitabıdır.

Kurgusal olarak da biri İsveçli, diğeri Anadolulu iki çocuk üzerinden aktarılır dram!..

Ve öyle gelip geçer ki satırlar, İsveçli çocuk iyilik yaparken, Anadolu çocuğu da iyilik yapar; İsveçli çocuk, kendinden olmayana “kara kafalı” derken, Anadolu çocuğu da benzer bir etnik tepki gösterir! Sonuçta, anlatılan, sınır ve sürgünün çocuk yüreğindeki tahribatı, felaketidir.

Yine, 40 yıldır İsveç’te yaşayan yapımcı yönetmenler Güneş ve Barbro Karabuda, 1982 yılında Arafat’ta Bir Çocuk’u film yapmaya karar verir.

Oyuncu olarak da o sıralar gösterimde olan Yusuf ile Kenan filminin oyuncularından Yalçın Avşar’ı seçer Karabuda’lar.

Film biter, televizyonlarda gösterilir, çok ilgi görür. Hayata kalır, vs.

Ama bu film sayesinde ne olur biliyor musunuz?

Oyuncu Yalçın Avşar, genetiksel hastalığı olan bir gençtir.

Büyüme hormonları yeterince çalışmamaktadır.

Filmin, gösterimleri sırasında Yalçın’la yapılan röportajları izleyen ya da okuyanlar, durumu öğrenir, fedakârlık yapma yarışına girip tedavisini üstlenir genç oyuncunun. Böylece, Livaneli’nin ilk edebiyat eserinin filme çekilmesi ömür de uzatacaktır, iyilik de sunacaktır. Ve Arafat’taki çocuk büyüyecektir…

*

Evet… İsveç yılları sırasında Zülfü Livaneli’nin müziğiyle katkı sunduğu filmlerden Otobüs de çok ses getirecektir…

Hem göçmenliğin dramını çarpıcı biçimde anlattığı için, hem Tuncel Kurtiz gibi değerli bir aktörün başrolü ve diğer oyuncuların da başarılı performansından, hem de film müziğinin gücünden…

(Bu arada Gülibik ve Şirin’in Düğünü filmlerine müzik yapmıştır Livaneli.)

****

Livaneli, sokaklara, meydanlara taşan efsane besteleriyle adını kazımıştır zaten ama Otobüs’e yaptığı film müziğiyle artık sinemacıların radarına girecektir. Filmin kendisi kadar müzikleri de ilgi görünce, ardı ardına film müziği önerileri gelmeye başlar Livaneli’ye. İşte, bunlardan ilki Yavuz Özkan’ın yönetmenliğini üstlendiği, Tarık Akan ve Cüneyt Arkın’ı bir araya getiren Maden filmi olur. Film için etkili bir ana tema bestelemiştir bestelemesine ama o dönemde İstanbul’daki müzik çevrelerini yeterince tanımıyor olması umduğu başarıyı getirmez. Ancak bundan birkaç ay sonra büyük ilgi getirecek bir çalışmaya imza atacaktır.

Yıl 1978… O sıralar cezaevinde olan Yılmaz Güney’le tanışır. Güney, Livaneli’den senaryosunu ve yapımcılığını üstlendiği Sürü’nün müziğini yapmasını ister.

Zeki Ökten’in yönettiği, Ali Özgentürk’ün de ikinci yönetmenlik yaptığı Sürü, ödüllere boğulacak ve yine çok farklı müziğiyle de dikkat çekecektir.

Ağıt tadında bir müzik gelip geçmiştir film boyunca, öyle ya, müziğine doğal sesler de eklemiştir Zülfü Livaneli. Ki sinemalarda özellikle “Hele vaye vaye” bölümleri başladığında izleyenler toplu bir şekilde alkışlamışlardır (Yazıda anlatılamayacak ancak film izlenince fark edilecek doğal, otantik ezgiler)…

Türkiye sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri olarak yer edinen Sürü, 1978 yılında sinema yazarlarının verdiği “En İyi Film Müziği” ödülünü de kazandıracaktır Livaneli’ye…

*

Zülfü Livaneli, yine sürgün zamanlarında Maria Farantouri’yle Atina’da konserler düzenlerken, Yılmaz Güney’in hem hapishaneden kaçtığını hem de Türkiye’den yurtdışına kaçtığını öğrenecektir. Bakın o günleri nasıl anlatacaktır Livaneli;
“Atina’da Maria Farantouri’nin evindeyim, plak çalışması yapıyoruz. O sırada Zürih’ten bir telefon geldi: Kaktüs Film. ‘Sizi Zürih’e davet ediyoruz. Bir konu var, görüşebilir miyiz? Bilet yolluyoruz’ dediler. Atina’dan Zürih’e gittik. Ben biraz tahmin ettim çünkü Kaktüs Film Yol’un yapımcısı. Ve o sırada Yol daha yok, Yılmaz da hapisten kaçmış, bütün manşetlerde Yılmaz Güney. O gece Zürih’te kaldık. Sonra Zürih’ten bir arabaya bindik İsviçreli yapımcılarla. Bir Fransa sınırından geçtik ve bir dağ kasabasına gittik. Bir meydan, güneşli, böyle Cinema Paradiso’daki gibi bir sinema salonu. İçeri soktular, karanlık tabii bir şey göremiyorsun. Perdede bir film parçaları gösteriliyor. Götürüp beni oturttular hiçbir şey görmeden. Böyle çok sıcak bir vücut sarıldı bana, ‘Hoş geldin gardaş!’ diye, Yılmaz. O da ilk defa görüyordu filmi. ‘Ya Urfa ne kadar değişmiş’ diyordu, filmi seyrederken. Sonra oradan çıktık. Onların kaldığı eve gittik.”

Yılmaz Güney, Fransa’daki dağ evindeki sohbetleri sırasında senaryosunu kendisinin yazdığı, Şerif Gören’in yönettiği Yol filminin müziklerini yapmasını isteyecektir Livaneli’den. Livaneli ise montajlanmış kopya üzerinde çalışması gerektiğini söyler. Ve epey zorlu bir uğraştan sonra film müziği hazırdır. Livaneli miksajdan sonra stüdyo bantlarını alıp Paris’e gider, orada bir film stüdyosunda Yılmaz Güney’le müziği yerleştirmeye başlarlar. Güney, ortaya çıkan müziği oldukça beğenmiştir. Fakat 12 Eylül rejiminin sürüp gittiği o günlerde ne yazık ki Yol filminin jeneriğinde müzik Zülfü Livaneli adıyla değil Sebastian Argol takma adıyla yazılmak zorunda kalacaktır.
Sebastian Argol isminin yaratıcısı ise Abidin Dino’dur. Bakın nasıl ortaya çıkmıştır;
“Abidin Dino dedi ki, ‘Zaten sen yurda dön çağrısı yapıldı yapılacak yani o vaziyette yaşıyorsun. Bu film de çıkacak yurt dışında. Eğer müzik senin isminle çıkarsa, dışarıda Yılmaz’la buluşup müziği yaptığın ortaya çıkarsa vatandaşlıktan atılırsın. Onun için bence müstear isim kullan. Bretonya’da çok güzel köy isimleri vardır, onları ben çok severim bunlara bakalım’ dedi. Haritayı açtı, baktı baktı orada bir tane bir köy ismi buldu, Argol diye bir isim. ‘Bu soyadı olsun’ dedi. Güzin Hanım, ‘Ben de Sebastian adını çok severim’ dedi. Sebastian Argol diye bir isim çıktı ve filme de yazıldı Sebastian Argol diye.”

Yol filmi Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü kazanarak müthiş bir başarı elde eder. Filmle birlikte, Yılmaz Güney’le birlikte, Livaneli’nin yaptığı müzik de büyük övgüler alır. Ki 80’li yıllarda Sebastian Argol takma adı, Amerika’da ve Avrupa’da plakları yayımlanan, taklit edilen ve her radyoda çalınan bir isim haline gelir.

Ve tabii sinema… Livaneli’nin aklı bir yandan da sinemadadır artık. Zaten Türkan Şoray’ın 1982 yılında yönettiği Yılanı Öldürseler filmine müzik hazırlamakla kalmamış, montajına da yardımcı olmuştur. Öyle ya, 30’a yakın filme müzik yapmış, montajından çekimine pek çok konuda bilgi edinmiş hatta yurtdışında kaldığı süre içerisinde film kurslarına ve seminerlere gitmiştir. İlk filmin konusu hazırdır. Yaşar Kemal’in Yer Demir Gök Bakır’ı olacaktır. Romanı filme dönüştürme hikâyesi ise oldukça ilginçtir…

“Yaşar Abi’yle bir gün Çekmece Gölü’nde bir kayıkla kürek çekerek açıldık. Dedik ki hem de konuşalım. Bir yandan kürek çekiyoruz bir yandan bu filmi şöyle yapalım böyle yapalım diye konuşuyoruz. Avrupa’da da dağıtımını sağlayalım film çıksın filan derken, birdenbire gölden büyük bir balık sıçradı ve sandalın içine düştü. Şimdi tabii Yaşar Kemal’in de böyle şeyleri vardır, romanları mucizelerle doludur. Dedi ki, bak işte film kısmet, balığı da geldi, bu çok iyi bir film olacak.”

Rutkay Aziz’in başrolünü üstlendiği filmin çekimleri Erzincan’ın bir dağ köyünde soğuk ve karlı bir günde başlar. Çekimler sırasında yaşanan ilginç anlardan birini şöyle anlatır Livaneli;

“İlk sahneyi çekiyoruz. Filmde şöyle bir sahne var, bütün köy evlerine girmiş olacak bir tipi altında, hiç kimse görünmeyecek ortada. Rutkay Aziz de çıkıp köylülere kızacak, bağıracak filan böyle bir oyun oynanacak, Taşbaş rolünde sakalıyla. Bir gün tipi var ve biz film çekimine başlıyoruz. Hemen hemen ilk sahnelerimizden biri. Herkesi, bütün bir köyü evlerine soktu asistanlar, kolay bir iş değil yani. Ekip arkadaşlarımız ellerinde megafonlarla bağırıyorlar, sürüler geliyor gidiyor filan, ortada ne hayvan ne insan ne çocuk, hiçbir şey kalmadı. Evlere büyük bir terör estirerek herkes eve sokuldu. Tamam kamera dedik, Rutkay Aziz başladı oyuna ve oyunda şöyle demesi lazım, ‘ey korkak köylü ey hain köylü, fareler gibi, niye eve girip saklanıyorsun’ deyince, bütün köylü dışarı çıktı ne diyorsunuz bir çık diyorsunuz, ne yapacağız biz.”

Yer Demir Gök Bakır, eleştirmenlerden tam not alacak, ulusal ve uluslararası pek çok ödüle layık görülecektir. Hatta, 1993 yılının aralık ayında filmin galası için gittiği Tokyo’da, Monitör dergisinin muhabiriyle yaptığı söyleşide ilginç bir soruyla da karşılaşacaktır: “Sizin film müzikleriniz Yugoslav müzikçilerini de çok etkilemişti. Ne diyorsunuz?” Ki bunu daha önce Yugoslavya’da film çalışmaları yapan kameraman İzzet Akay da anlatmıştır kendisine. Kıtalar ötesindeki bir Japon gazetecinin bu ilgisi onu fazlasıyla etkileyecektir.

Livaneli’nin sinema yolculuğu tek bir filmle sınırlı kalmayacaktır tabii ki. Yer Demir Gök Bakır’dan üç yıl sonra ikinci filmini yönetecekti Livaneli; Sis. 27 Mayıs 1960 Darbesi yıllarının siyasal karanlığını anlatan film, ulusal ve uluslararası ödüllerin de sahibi olur.

Sis’ten birkaç yıl sonra bu defa Türkan Şoray’ın başrolünü üstlendiği Şahmaran filmini çekecektir.

Ve 15 yılı aşkın bir aradan sonra, Veda filmiyle yeniden sinemaya dönecektir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü çocukluk arkadaşı Salih Bozok’un gözünden anlatan film, 37 gün gibi kısa bir sürede çekilir. Türkiye galasında ayakta alkışlanan Veda, gösterime girdiğinde de aynı coşkuyla karşılanır.

*

Zülfü Livaneli sanat yolculuğuna filmler bırakırken, romanları da sinema dünyasının ilgisini çekecektir. İşte, onlardan biri Mutluluk olur. Pek çok dile de çevrilen, sadece ülkemizde değil yurtdışında da en çok satanlar listesine giren, töreyi, aile içi zulmü çarpıcı biçimde anlatan bu roman, Abdullah Oğuz’un yönetmenliğinde, Özgü Namal, Murat Han ve Talat Bulut’un başrollerinde bir filme dönüşür. Hikâyesiyle herkesi etkisi altına alan Mutluluk, 44. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde en önemli üç ödülün de sahibi olur. Özgü Namal ve Murat Han’a En İyi Kadın ve En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini kazandırırken, film için yaptığı müzikle Zülfü Livaneli de ödül alacaktır.

***

Dedim ya… Sayfalar yetmez 40’a yakın filmin yol arkadaşı olan Zülfü Abi’nin sinemasını anlatmaya. 

Kamera arkası öyküleriyle, set ve stüdyo hatıralarıyla… (Yakın dostu Uğur Mumcu’yla 1983’te, Paris’te buluştukları, Mumcu’ya Yiğidim Aslanım’ı dinlettiği anları anlattığı kısa filmi Kendi Ağıdına Ağlamak da tarihe geçti bile).

Bu arada, evet belgeselini yaptım, festival turları attık, gösterimler yaptık birlikte daha da yapılacak…

Peki…

Sevdalım Hayat neden sinema filmi olmasın ki?

Yazarın Diğer Yazıları
Tarık Akan… Bu yaşamdan kopalı 10 yıl geçti aradan…

Tarık Abi’yi kaybedeli 10 yıl geçmiş aradan.  Erken kayıplardan biriydi Tarık Akan’ımız..  Ben bu satırları “doğum günü kutlamaları” hazırlanırken karalamaya başladım…  Az önce kızı Özlem’le konuştuk; 13 Ekim doğumlu Tarık Akan’ın İstanbul-Cemal Reşit Rey’deki Işıklı Perdede Bir Ömür başlıklı anma ve doğum günü töreni ayrıntılarını…  Tarık Abi sağken yaptığımız belgeselden kısa versiyon hazırladık.  * Anma […]

Devamını Oku
Al Yazmalım’ın İlyası..

Dünya sinemasında da örnekleri çoktur…  Aktörlük yolculuğu, seyircisiz alkışsız zordur!  Seyirciden beslenir aktör!  Gıdasını almazsa feri söner, yürüyemez, koşamaz…  Kimi aktörler vardır; bazen tek bir filmle ve o filmde, hafızalara yerleşen “kahraman”la “unutulmaz” olur!  Kadir İnanır, başta Al Yazmalım’la ve 8-10 filmdeki rolleriyle unutulmaz oldu…  * Kadir İnanır…  Sinemamızın, 70’lerden 2025’lere kadar aslarından,sönmeyen yıldızlarından biriydi…  […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Eylül gelince Ankara gençleşir

Kızılay, Cebeci, Beşevler, Bahçelievler, Emek, Balgat, 100. Yıl, oradan Eskişehir yolu ve oradan da Hacettepe, ODTÜ, Bilkent hattının bir temmuz-ağustosta, bir de eylülün sonlarına doğru tepeden fotoğrafını çekmek mümkün olsa keşke. Benim gözümde, tepeden değil belki ama yerden çekilmiş çok fazla görüntüsü var bu hattın. Biraz anlatmam gerekirse, temmuz-ağustosta her yer bomboş, trafik hep rahat, […]

Devamını Oku
Ankara’da güz, edebiyat ve zaman

UYANAN ŞEHİR “Son kuşlar da geçiyor / Biten bir sevda gibi / Uyanıyor Ankara…” Murat Yetkin’in şiirinden Eftal Küçük’ün bestelediği ve Çağdaş Türkü’nün seslendirdiği bu şarkı, şehre yabancı olanlarda bile bir “Ankara” duygusu yaratıyor. Hele mevsim sonbaharsa, tanıdık bir şehrin bildik bir havası etrafınızı sarıyor. Şarkının dizelerindeki gibi “Uyanıyor Ankara”: Günün ilk ışıklarıyla insanlar sokaklara […]

Devamını Oku