Kadim bir şehirde yaşarken, kentin ihtiyarlığını her yerde hissedersiniz. Bu gibi yerlerde neolitik insanların ne yiyip içtiklerini kayıkların içinde bulunan testilerden, nasıl raks edip yıkandıklarını saraylarından ve hamamlarından, karanlık dehlizlerinde ne vebalı yolculuklara çıktıklarını adeta dinlersiniz. Ama binlerce yıldır ayakta kalmış bir şehirde ankebut fısıltılarının dışında akan hayatın davulu ve zurnası, gençlerinin ve martılarının cıvıltısı […]
Kadim bir şehirde yaşarken, kentin ihtiyarlığını her yerde hissedersiniz. Bu gibi yerlerde neolitik insanların ne yiyip içtiklerini kayıkların içinde bulunan testilerden, nasıl raks edip yıkandıklarını saraylarından ve hamamlarından, karanlık dehlizlerinde ne vebalı yolculuklara çıktıklarını adeta dinlersiniz. Ama binlerce yıldır ayakta kalmış bir şehirde ankebut fısıltılarının dışında akan hayatın davulu ve zurnası, gençlerinin ve martılarının cıvıltısı yan yana ve kafa kafaya akıl almaz bir hızla akar, birbirinin içine karışır, bir olur ayrışır, ayrılıp ayrılıp yeniden sevişir. Geçmişin içinden otlar biter, terk edilmişliğin içine bir kuş yuva yapar, bir incir kök salar. Dolayısıyla en yaşlı şehirler aynı zamanda en dinamik, en genç ruhlu şehirler de olabilir. Bu tanıma uyacak dünyada yüzlerce şehir var ama ben hayatımın en büyük kısmını geçirdiğim, hala keşfetmekle bitiremediğim, bazı üzüntülerime rağmen beni mest etmeye devam edebilen şehrim Asitane’mi, Der Saadet’imi, Konstantiniye’mi, İstanbul’umu yazmak istiyorum çünkü bence onun ruhu her dem genç kalabilen şuh ve hoyrat bir kadın.
M.Ö. 6500’den bu yana buradan gelip geçen Traklar, Yunanlar, Romalılar, Bizanslılar, Osmanlılar ve Cumhuriyet nesilleri, birbirleri üzerine yazılmış bir palimpsest misali bir kavgalı, bir barışık şekilde karşımda duruyor. Geldikleri gibi gidenlerin lekeleri ve hayalperest idealistlerin izleriyle birlikte şehrin her kıyametî depremine ve yangınına rağmen ayakta durabilen, her yağmacı-paracı yıkımına rağmen güzelliğinden dem vermek istemeyen işbu kadın-şehir, yıllandıkça cazipleşen, ne istediğini aslında biz sakinlerine gayet net bir şekilde söyleyebilen bir hatun. Gel de dinleyelim.
O, ben statik bir müze değilim diye haykırıyor. Nefes alıp veriyor, değişen bir organizma olarak yaşıyor, şekil değiştiriyor ama özündeki yosunu ve denizi unutmuyor. Ben onu yürüdükçe geçmişini hayal edip değişimlerini gittim. Mermerlerin üzerindeki simalar kırılmış, bizleri gözsüz yüzleriyle süzüyorlar. Ama mermeri-nebat bilene konuşuyor. Taşa oya gibi işlenmiş akantuslar, sonsuz hayatı ve zorlukla baş edebilme erdemini hatırlatıyor. Güzellik, her şeye rağmen güzellik diyorlar. Keza kalp gibi yontulmuş stilize palmiyeler, İsa’nın ruhani galibiyetini simgelerken bir sonsuzluk vaadinde daha bulunuyorlar. İçeri sızan pembe ışık insanın ruhunu huzur ve sessizlikle dolduruyor. Eski ve sanki unutulmuş ve terk edilmiş bir yenilik baş başa. Sonra bu saklı yapıda genç bir kadın, kulaklıklarını takmış kelebek gibi turlayıp durduğunu fark ediyorum. Kim bilir ne dinliyor? Yerinde durmuyor, pervane gibi… eski kilise, yeni camide meditasyon mu yapıyor, sevdiği bir ilahiyi mi, duayı mı tempolu bir müzik parçası mı dinliyor, bilinmez. Caminin önünde yavru kediler gururlu ve uyuşuk sfenksler gibi bırakmışlar kendilerini güneşe. Hiçbir şey umurlarında değil. Burası onların. Hazire otlar ve sümüklü böcekler tarafından ele geçirilmiş, ölümün üzerine hayatın gümüşi simi ile yazılıyor, Hüve’l Baki. Ben de durmuyorum, oradan oraya, Süleymaniye’nin terk edilmiş sokaklarından büklüm büklüm olmuş ağaçlarına sarılıyor, İstanbul denilen kadına hürmetlerimi sunuyorum. Kırık aynalarıyla, hayvan dışkılarıyla, dört kez el değiştirmişliğin katmanlarını taşıyan dökülen duvarlarıyla terk edilmiş bir evin önünde küçük bir kız oturmuş, az ötesinde çocuklar çıkmaz sokakta oynuyor. Duvarlara kara kuşlar işlenmiş, tepemizde her daim ölüm ve hayatın kıyısında durmuş olan kargalar kim bilir ne konuda dertleşiyor. Viran ve taze yan yana. Kargalarsa bilmediğimiz dillerindeki musikiyi sağlıyor. İstanbul her daim genç kalıyor çünkü bizim ruhumuzla onunkini bağlayan görünmez ipler var. Kaosu özgürlüğü. Yıkımı yeniden başlangıcı. Hüznü, eflatuni günlerde daha bir opalin, rakılı. Aynı hikâyeler tekrar tekrar tekrarlanıyor, unutuluyor, yeniden başlanıyor. Ya da başlanmıyor, yeniden yazılıyor. Bizlerin şehre olan aşkımız ve coşkumuz onun küllerini altına çeviriyor, damarlarının kanını ısıtıyor. Bazen kesilmiş uzuvlarının hayalet kolları ve bacakları da ete kemiğe bürünüyor. Geçmişi geleceğine, dünü bugününe “korkma” diyor. Biz ne istilalar gördük. Kimler geldi ve geçti bu diyardan. Ama bak şu anıt çınarın altında küçük bir hayvan gibi debelenen çocuk, kim bilir sen ne oyunlar düşleyeceksin kavuğunda. Kim bilir nasıl bir gelecek inşa edeceksin körpe dallarınla?
Ben dedemi hiç tanımadım. Belki o yüzden tanımadığım dedemi hep ince ruhlu şairlerde aradım. Onun gibi idealist, kitap meftunu, öğrencilerine sadece edebiyatı değil sorgulamayı öğreten, vicdanlarının sesini dinleten bir hoca figürünü aradım. Onu Ahmet Telli’de buldum. O da dedem Selahattin Batu gibi hiç gösterişe ihtiyaç duymadan, kendini gereksiz yere öne çıkarmadan sözleriyle ve duruşuyla saygı […]
Devamını Oku
Kadim bir şehirde yaşarken, kentin ihtiyarlığını her yerde hissedersiniz. Bu gibi yerlerde neolitik insanların ne yiyip içtiklerini kayıkların içinde bulunan testilerden, nasıl raks edip yıkandıklarını saraylarından ve hamamlarından, karanlık dehlizlerinde ne vebalı yolculuklara çıktıklarını adeta dinlersiniz. Ama binlerce yıldır ayakta kalmış bir şehirde ankebut fısıltılarının dışında akan hayatın davulu ve zurnası, gençlerinin ve martılarının cıvıltısı […]
Devamını Oku
Kızılay, Cebeci, Beşevler, Bahçelievler, Emek, Balgat, 100. Yıl, oradan Eskişehir yolu ve oradan da Hacettepe, ODTÜ, Bilkent hattının bir temmuz-ağustosta, bir de eylülün sonlarına doğru tepeden fotoğrafını çekmek mümkün olsa keşke. Benim gözümde, tepeden değil belki ama yerden çekilmiş çok fazla görüntüsü var bu hattın. Biraz anlatmam gerekirse, temmuz-ağustosta her yer bomboş, trafik hep rahat, […]
Devamını Oku
UYANAN ŞEHİR “Son kuşlar da geçiyor / Biten bir sevda gibi / Uyanıyor Ankara…” Murat Yetkin’in şiirinden Eftal Küçük’ün bestelediği ve Çağdaş Türkü’nün seslendirdiği bu şarkı, şehre yabancı olanlarda bile bir “Ankara” duygusu yaratıyor. Hele mevsim sonbaharsa, tanıdık bir şehrin bildik bir havası etrafınızı sarıyor. Şarkının dizelerindeki gibi “Uyanıyor Ankara”: Günün ilk ışıklarıyla insanlar sokaklara […]
Devamını Oku