Gündoğarken’le ’80’li yılların ortalarında tanıştım. Lisedeydim. Dinlediğim ilk şarkıları, bir İzzet Öz programında rastladığım “Bir Yaz Daha Bitiyor”du -ki sonraki yıllarda bu görüntünün TRT’deki ilk görüntüleri olduğunu öğrendim. Delikanlıydım, heyecanlıydım, üstelik rakipleri dişliydi: Mazhar Fuat Özkan, Bulutsuzluk Özlemi, Yeni Türkü, Ezginin Günlüğü gibilerinin arasından sıyrılarak kendilerini sevdirdiler ve beni hiç hayal kırıklığına uğratmadılar. İlk sevdiğim […]
Gündoğarken’le ’80’li yılların ortalarında tanıştım. Lisedeydim. Dinlediğim ilk şarkıları, bir İzzet Öz programında rastladığım “Bir Yaz Daha Bitiyor”du -ki sonraki yıllarda bu görüntünün TRT’deki ilk görüntüleri olduğunu öğrendim. Delikanlıydım, heyecanlıydım, üstelik rakipleri dişliydi: Mazhar Fuat Özkan, Bulutsuzluk Özlemi, Yeni Türkü, Ezginin Günlüğü gibilerinin arasından sıyrılarak kendilerini sevdirdiler ve beni hiç hayal kırıklığına uğratmadılar.
İlk sevdiğim şarkıları “Dert Olur”. Yeğenlerden Gökhan’ın bestesi. Oysa topluluğun karakterini belirleyen şarkıları yapan, amca İlhan. O dönem bilmiyorduk, sonradan öğrendik ve hep birlikte “Amca” demeye başladık. Şeşen, İlhan’lıktan Amca’lığa geçişi şöyle anlatıyor: “Grup Gündoğarken’deki iki yeğen, özbeöz amcaları olmam hasebiyle bana küçüklüklerinden beri amca demeye alışmışlardı. Grubu kurduktan sonra, ‘bana amca demeyin, adımla hitap edin’ dedim ama cevapları yalvarır bir halde, ‘diyemiyoruz be amca’ oldu. Derken, beraber çalıştığımız müzisyenler, benden büyükler bile bana amca dedi. Adım Amca oldu. Hatta bir gün caddede yürürken, bir bankta benden yaşlı iki kadın oturuyordu. Yaşı bana yakın olan, bizden daha yaşlı olan yanındaki hanıma, ‘bak popun amcası geçiyor,’ deyince, teyze, ‘o Türkiye’nin amcası’ dedi.”
Buradaki tanım iddialı gibi görünebilir ama doğru. Hepimizin amcasıydı. Gittiğinde bir boşluk bıraktıysa, kendimizi bir anda öksüz hissetmeye başladıysak bundan. Şarkıları her dönemimize eşlik etti; yaşadığımız sürece eşlik etmeye devam edecek. Sadece Gündoğarken’le yaptıkları değil, solo çalışmaları da… Her birinin bir yere dokunması, sahiciliklerinden. Amca’yı ve Gündoğarken’i özel kılan da bu.
Gündoğarken dağıldığında üzülmüştüm. Son konserlerinde tesadüfen oradaydım. Bir üniversitenin bahar şenliğiydi, kimse bunun bir veda olduğunu bilmiyordu. Bilgiyi “içeriden” aldığım için konserin sonuna doğru ağlamaya başlamış, son şarkıları “Ankara’dan Abim Geldi”ye hıçkırarak eşlik etmiştim. Bütün konserlerinin son şarkısıydı, son yolculuğuna da onunla uğurlandı.
Şarkıyı, “Ankara’dan zaman zaman baba ocağına gelen ve gerçekten evde bir bayram havası estiren jet pilotu ağabey” için yazdığını her fırsatta söylerdi. O abi, yeğenler Gökhan ile Burhan’ın babası… Gençliğindeki idolü… Bu yüzden onu hep ayrı bir yerde tutmuş. İlk gitarı da abisinden hediye. İtalya’ya yaptığı bir uçuş sonrasında getirmiş.
İlhan Şeşen, ailenin beşinci ve son çocuğu. Kendini tekne kazıntısı olarak tanımlıyor. Abileriyle arasında 13-15 yaş fark var; ablası ondan iki yaş büyük. İsmi diğerleriyle kafiyeli: Orhan, Turhan, Ayhan ve Nurcan’dan sonra geldiği için İlhan. Erken yaşlarda müziğe meyletmiş, gitar çalmayı mahalle arkadaşı Orhan’dan öğrenmiş. Karşılığında ona bezik öğrettiğini yazıyor anılarında. Gitarı “yalnızlığın en yakın arkadaşı” olarak tarif ediyor ve ucuna şu cümleleri ekliyor: “Ona dokunmadığınız sürece susar. Dokunulmasından çok hoşlanır ve düşündüğünüz her şeyi onaylar.”
Üniversitede hukuk okumuş. Sonrasında bir dönem avukatlık da yapmış ama müzik ağır basınca o macera kısa sürmüş; defter bir daha açılmamak üzere kapanmış. Yıllar sonra, Levent Kırca için hazırladıkları şarkılarından birinde o günün izlerine rastlıyoruz: “Adalet mülkün temeli / Mülkü olana / Adalet / Eski bir şarkının boş teranesi…” Tiyatro, müzikle birlikte hayatındaki bir diğer önemli şey çünkü. Levent Kırca Tiyatrosu’ndan Ortaoyuncular’a uzanan bir tiyatro kariyeri de var aslında. Yeğenleriyle birlikte pek çok oyunun şarkısını yapmış ve onları sahnede canlı seslendirmiş. Gündoğarken’in grup olma sürecinde bu mesai çok önemli.
İlk topluluklarından biri (içinde bir dönem Erol Evgin’in de olduğu) Yarasalar. “Yıl 1967. Henüz ’68 Kuşağı olmamışız. Yarasalar isimli bir grubumuz var. İstanbul Yelken Kulübü’nde çalışıyoruz. İşten sonra Moda’daki müzisyenler kahvesinde cep konyaklarıyla sabahı ediyoruz.” diyerek anlatıyor o günlerini. İlk plağı, 1971 yılında yayımlanan bir 45’lik: “Dua / Kavga”. Yıllar sonra, benim de aklımı çelen ilk albümle çıkageldiğinde bu plağın etiketinde yazan İlhan’ın Gündoğarken’deki İlhan Şeşen olduğunu kimse fark etmemişti belki ama ilerleyen yıllarda bu ortaya çıkınca acemilik döneminde yaptığı iki şarkı daha bir anlam kazandı. Acemilik dediğime bakmayın, dinlediğinizde usta işi olduğunu anlayacaksınız. Diğer bütün şarkılar gibi.
“Yaşadığım veya yaşayamadığım her şeyden bir şarkı yapma isteği gibi sapkın bir duygum var.” cümlesi önemli çünkü yazdığı bütün şarkılarda izinin olduğunu bu sayede biliyoruz. Bizi etkileyen kimi şarkıların bir çevirme sırasında kaptırdığı ehliyetine ya da hacizle el konan gitarına yazıldığını anılarından öğrenmesek hepsini bir sevgiliye yazdığını düşüneceğiz ama işin aslı öyle değil. Biz yine sevgiliyi düşünerek dinliyoruz, ayrı. Şu satırlardaki gitarın az önce andığım gitar olduğunu bilsek bile: “Henüz borcunu ödemedim / Çaldığım ucuz gitarın / Bu yüzden biraz bozuk çalıyorum / En güzelini tatmadım belki sevdaların / Bu yüzden biraz yanık çalıyorum / Ne aşklar yaşadım oysa / Güzel günlerdi onlar / Her birinde biraz sen vardın / Her birinde bir ucuz gitar…”
İlhan Şeşen ya da bildiğimiz, sevdiğimiz adıyla Amca, kendini çok saklayan bir insan değildi. Şarkılarının hikâyesini anlatırdı. Yürümeyi sevdiğini biliyoruz. Anılarını yazdığı kitabın başında şu cümleye rastladığımızda bu bizi şaşırtmıyor: “Bir şarkının bittiğini sandığımda, kendime bir hediye veririm. Bu hediye genellikle uzun mesafe yürümektir.” Ara ara Bodrum’a gitse de sevdiği şehir İstanbul. Sevmediği şey, acele etmek. “İstanbul’da yaşamak için acelen olmayacak.” cümlesi, mottolarından biri. Sakin yaşayan, sakin şarkılarıyla kalbimizi fetheden bu güzel insanın bu acele gidişi, acımızı daha da artırıyor. Neyse ki şarkıları ve ondan yadigâr Gündoğarken var. Topluluk yeğenler tarafından yenilendi, yoluna devam ediyor. Şarkıları derseniz, her yerde.
Uzun uzun anlatmaya gerek yok: Gündoğarken bu ülkenin güzelliklerinden. İlhan Şeşen, o güzelliğin üç mimarından biri. Şarkıları yeğenler tarafından söylenecek, geleceğe taşınacak. Yokluğu elbette büyük bir boşluğu beraberinde getiriyor ama kendimizi onun sesiyle avutabiliyoruz.
Benim için biraz zor bir yazıydı bu. Aradaki alıntılar, Hayatım Hikâye (Pupa Yayınları, 2019) adlı “anı-roman”ından. Her zaman olduğu gibi bu zor yazıda da yardımına sığındım. Aynı zaman diliminde yaşamış olmak, onunla büyümek, karşılaştığımızda beş dakika da olsa sohbetinden faydalanmak güzeldi. Hatırası bizde, şarkıları hepimizin. “Hoşça kal Amca.” diyoruz ama bir gün bir yerde buluşacağımızı biliyoruz. Onun için yazı nokta değil, virgülle bitiyor. Şimdilik.
Ankara benim öğrencilik yıllarımda neşeli bir şehirdi. Öncesinin de neşeli olduğunu yaşayanlar anlatıyor. Gazinolar, müzikli mekânlar, Gençlik Parkı ve sokak buluşmaları, bu neşenin yaşandığı yerler ve taşıyıcıları. Önce gazinolar kapandı, sonra müzikli mekânlar şekil değiştirdi ve Gençlik Parkı neşesiz, yapay bir yere dönüştü. Yeşil neonlar, plastik palmiyeler ve her yeri kaplayan beton bu güzelim parkın […]
Devamını Oku
1988 yılında üniversite okumak için Ankara’ya geldim ve kendimi müzik âlemlerinin ortasında buldum. Öyle bar bar dolaştığımı düşünmeyin; yaşım tutmadığı için oralara giremiyordum. Pek bir şey de yoktu zaten o tarihlerde… Olanın peşindeydim. İlk hedef, TRT 3’te dinlediğim klasik müzik konserlerini canlı dinlemekti. Bu yüzden ilk öğrendiğim yer Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın (CSO) salonu oldu. İlk […]
Devamını Oku
Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]
Devamını Oku
Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]
Devamını Oku