1941 yılının Nisan ayıydı. Havalar ısınmaya başlamış, beni Ankara’ya geldiğime pişman eden, her gün deniz ve sıcak özlemiyle yanıp tutuşturan asrın soğukları nihayet sona ermişti. Çeviri bürosunda birlikte çalıştığımız sarı saçları, harikulade gülüşüyle bana fena halde Ingrid Bergman’ı hatırlatan Sevim, yanıma gelip o güne kadar hiç yapmadığı bir şeyi yapıp “Seni çok seveceğin bir yere […]
1941 yılının Nisan ayıydı. Havalar ısınmaya başlamış, beni Ankara’ya geldiğime pişman eden, her gün deniz ve sıcak özlemiyle yanıp tutuşturan asrın soğukları nihayet sona ermişti. Çeviri bürosunda birlikte çalıştığımız sarı saçları, harikulade gülüşüyle bana fena halde Ingrid Bergman’ı hatırlatan Sevim, yanıma gelip o güne kadar hiç yapmadığı bir şeyi yapıp “Seni çok seveceğin bir yere götüreceğim.” dediğinde, onun istihbarat servisinde çalıştığını, Nazi subayına karşı tenis oynayacağımı, II. Dünya Savaşı’nın seyrini değiştireceğimi ve birkaç sene içinde onunla evleneceğimi henüz bilmiyordum.
Sevim’in gizemli bir şekilde yanıma gelmesi, etrafı üzüm bağları, kavak ağaçlarıyla çevrili Kavaklıdere Spor Kulübü’ne tenis oynamaya davet etmesi önceden hazırlanmış bir planın parçasıydı. Fransız ve Türk istihbaratının tasarladığı plana göre tenise meraklı Hitler’in gözde subayı Karl Hollman’le bir maç ayarlanacak, maç oynanırken, onun çantasında taşıdığı ve Berlin’e götürmesi gereken savaş planları çalınacak, Hitler iş üstünde enselenecek ve bu iş bitecekti. Uzun yıllar Paris’te yaşamış, tenis oynadığını züppece herkese söyleyen, Ankara’dan nefret eden biri olarak bu görev için biçilmiş kaftandım. Sevim yolda planın tüm detaylarını ve neler yapmam gerektiğini bir bir anlattı. Tek yapmam gereken maçı olabildiğince uzatmaktı.
Kendimi bir anda toprak kortta, elimde beyaz renkli raketle bulmuştum. Kortun karşı tarafında bana doğru bakan bu iri yarı adam maçı kaybedecek gibi durmuyordu. Naziler, bu heriflerden nefret ediyordum!
İlk set başlamadan evvel şöyle bir göz ucuyla tribüne baktığımda kavak ağacının altında oturan protokolü görünce omuzlarıma görevimin ağırlığı ilk defa bu denli düşmüştü. Üzüm bağlarının, kavak ağacının yaprakları arasında dolaşıp, etraftaki tüm bitki, çiçek kokularını yanında getiren rüzgâr benim tarafımdaydı. Topu ne kadar hızlı vurursam, rüzgâr etkisini artıracaktı. Ona karşı direnebilmenin en iyi yolu buydu.
Paris’te tenis oynadığım dönemlerde hep çim sahada oynamıştım, ilk defa toprak sahadaydım. Maç başlamadan önce ayağımı toprak zemine şöyle bir sürtmüştüm ve ayakkabımın zemin için iyi olmadığını anlamıştım; çünkü her adımda patinaj yapıyordum.
Üçüncü sete doğru neredeyse yorgunluktan bitmiştim. Hollman ise maça yeni başlamış gibiydi. Servisleri ölümcül, topu karşılama beceresi muazzamdı. İnsan değil makineye karşı oynuyordum resmen. Dayanabilmem giderek güçleşiyordu. Umutlarımın tükendiği noktada, Fransız ve Türk istihbaratçıları gizli bir şekilde Karl’ın çantasında sakladığı planların yerini bulmuş, kapı önünde dikilen iki çam yarmasını yere serip, planları çalmayı başarmışlardı.
Son sete doğru Sevim’le tribünde göz göze gelmiş, işlerin yolunda gittiğine dair mesajı almıştım. Artık gönül rahatlığıyla maçı kaybedebilirdim. Maç sonunda bu kibirli Nazi’nin elini içimden küfürler ederek sıktım. O gün maçı rahat kazanmıştı ama boş çantayla Berlin’e döneceğinden, Hitler’in savaşı kaybedeceğinden henüz haberi yoktu. Tarih başka türlü yazılıyordu ve bu önemsiz tenis maçı ona teselli bile olamayacaktı.
İşte, ben Muzaffer Sarı, o gün Ankara’yı sevmeye başladım, Sevim’e âşık oldum, savaşın seyrini değiştirdim. Evet, hepsi aynı gün içinde oldu, ne tuhaf değil mi? Ne demişler hayat fena halde tenise benzer.
1973 yılı. Aylardan Ağustos. Günlerden Pazar. Bezdirici bir sıcak var dışarıda ve babam arabayı kaybetti. Emek Mahallesi’nde, gölgesi yol boyu uzanmış bir ağacın altındaydık. Burası babamın arabayı her zaman park ettiği yerde. Şimdi arabaya değil ondan kalan boşluğa bakıyorduk. Babamın yüzünde hiçbir panik ifadesi yoktu. Dün gece arkadaşlarıyla yemeğe gitmişti. Böyle gecelerde mutlaka geç gelirdi. […]
Devamını Oku
Rafael Demircan anısına… Bu kaçıncı voltam? Saymayı unuttum. Deniz rüzgârdan esiyor. Sert. Burnumda deniz ve yosun kokusu. Tepe yüksek, güneş kırmızı bir top gibi batmak üzere. Bir taraf komple kırmızı gelincik. Renklere bak, kırmızı kara, mucize resmen. Harika bir manzara, başkası bu anın tadını çıkarırdı benim aklım Ankara’da. Biri duysa, deli derler, desinler. Bu kadar […]
Devamını Oku
Ses değişti, yüz değişti, yürüyüş ağırlaştı. Eller büyüdü, gözler yoruldu, omuzlara yılların yükü yerleşti. Hayat silkeledi, ruhun tozlandı. Yırtıp attığın takvim yapraklarını saydın, çok olmuş. Fakat bir inat var içinde. Onca değişikliğe rağmen öyle bir şey yapıyorsun ki, hiç değişmediğini sanıyorlar. Yorgun gözler aynı ışıkla bakıyor, büyük eller aynı şefkatle uzanıyor. Omuzlar biraz düşük belki, […]
Devamını Oku
Nisan, bu memlekete yalnızca baharı getirmez. Biraz ferahlık, biraz hatırlayış, biraz da içimizi usulca yoklayan bir umut getirir. Kışın içimize sinen ağırlık çekilirken, dallar hafifçe yeşile döner, rüzgâr sertliği bırakır, gökyüzü yeniden bir açıklık kazanır. Sonra takvim usulca 23’ü gösterir. İşte o gün nisan, yalnızca bir ay olmaktan çıkar; bir milletin hafızasına, bir çocuğun gülüşüne, […]
Devamını Oku