Sevgili Hocam Teo Grünberg’in (1927-2025) ölüm haberini aldığım gece bir düş gördüm. Düşümde Teo Hoca’m sınıfta tahtaya hızla mantık formülleri yazıyor. En ön sırada oturuyorum. Arkamda kalabalık bir düşünen, anlamaya çalışan, sorgulayan insan bakışı. Parmak kaldırarak ayağa kalkıp iyice yaklaşıyorum tahtaya. Sessizce fısıldıyorum kulağına hocamın: “Hocam, bu formüllere bakınca bir kez daha anladım, bütün hayatımın […]
Sevgili Hocam Teo Grünberg’in (1927-2025) ölüm haberini aldığım gece bir düş gördüm. Düşümde Teo Hoca’m sınıfta tahtaya hızla mantık formülleri yazıyor. En ön sırada oturuyorum. Arkamda kalabalık bir düşünen, anlamaya çalışan, sorgulayan insan bakışı. Parmak kaldırarak ayağa kalkıp iyice yaklaşıyorum tahtaya. Sessizce fısıldıyorum kulağına hocamın: “Hocam, bu formüllere bakınca bir kez daha anladım, bütün hayatımın dayandığı önermeleri. Niçin böyle düşünüyormuşum, nelere dayanarak bu hayatı kavramaya çalışıyormuşum.” Teo Bey elindeki tebeşiri bırakıp bana dönüyor gülümseyerek: “Ahmet, sen bana yaşamını anlattın günlük dille, biraz da Salvador Dali çarpıtmalarıyla; ben de onları mantık diline döktüm. Yaşamın açık kılındı. Aydınlandı. Şimdi git, ona göre yaşa!” Hocaya teşekkür edip yerime dönerken arkada oturan çocukları selamlıyorum. “Çocuklar mantık öğrenin, onunla yaşamınızın röntgenini çekebilirsiniz. Hangi önermelerden yola çıkarak ne gibi sonuçlara varıp eylemlerde bulunuyormuşsunuz öğrenebilirsiniz.” Uyanıyorum. Yanı başımdaki küçücük bir kâğıda şunları yazıyorum.
Beyaz gömleğiyle
Elinde tebeşir
Kim bilir hangi formüllerle
Hakikate ulaşmaya çalışır Teo
Teo Grünberg. Onun adını ilk ne zaman duydum? Kadıköy Caferağa’da şimdi yerinde yeller esen deniz manzaralı güngörmüş bir çay bahçesinde (Sonraları o bahçede Hulki Aktunç ve Selim İleri ile muhabbetlerimiz olmuştu!) güneşli bir yaz ikindisinde, bin dokuz yüz altmışların başında, ben daha lise öğrencisi iken, yandaki masada üniversite öğrencilerinin yüksek sesli konuşmalarından duymuştum. “Bir Hoca var, matematik formüller yazarak felsefe anlatıyor!” Çok merak etmiştim. Matematikle felsefenin ne ilgisi olabilirdi? Türkiye’deki felsefecileri dergilerden, kitaplardan öğrenmeye çalışan bir öğrenci olarak bu adı hiç duymamıştım. “Herhalde Almanya’dan gelen bir hoca olsa gerek” diye düşünmüştüm.
Sonra ODTÜ Mimarlık amfisinde haylaz mühendislik öğrencilerine beyaz önlüğüyle (Tebeşir tozlarından korunmak için giyiyordu!) verdiği derslerde önüme çıktı yaşayan bir Mantık olarak Teo Grünberg. İstanbul’da duydum. Ankara’ya göçtüm. Mantık da benimle Ankara’ya göçtü. Mantık! Beni Aydınlat! Acılarıma çare ol! Okulumda bir mantık büyücüsü var!
Teo Grünberg. Benim hocam. O matematiksel mantığı kendi kendine öğrenmiş, 1927 İstanbul doğumlu, İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nden mezun kimya mühendisi. Benden yirmi yaş büyük. Bir Yahudi. Dedesi felsefeyle ilgilenen bir haham. Almanca, Fransızca edebiyat metinlerini okuyarak büyümüş. Zengin bir kültürle kendini donatmış genç yaşta. Çok meraklı. Çok zeki. Çok çabuk kavrıyor, soyut düşünme ustası. Erken yaşlarda Whitehead ve Russell’ın Principia Mathematica’sını okumuş. Felsefe doçenti Hüseyin Batuhan Teo Grünberg’i keşfedip İstanbul Üniversitesi’nde mantık dersleri vermesini, doktora yapmasını sağlıyor. Bilim odaklı, matematiksel mantığa dayalı felsefe anlayışı, fakültedeki bir bölük felsefeciyi rahatsız ediyor. Daha özgür bir çalışma alanı bulmak için Batuhan Hoca’yla birlikte ODTÜ’ye geliyorlar. Yıl 1967.
Işığı oradan geldi bana. Altmışlı yılların sonları. Devrim yapacağız. “Diyalektik Mantık” diyor arkadaşlar. Ben nedense devrimin matematiksel mantıkla olabileceğini düşünüyorum. O yıllarda edebiyat metinlerine böylesi bir mantıkla bakmayı tasarladığım “Çözümleyici Eleştiri” düşüncesini geliştiriyor, yayımlıyorum.
Mantık beni kurtaracak. Beni değil yalnız, edebiyatı da kurtaracak. Salt edebiyatı mı? Dünyayı kurtaracak! Bu düşünceler Teo Grünberg’in büyüsünden. Mantık, yaşamla bağı olmayan bir kuru alan değil. Şiir yahu! Şiir bu matematiksel mantık! Bir çalsın kendinizi tutamaz dans edersiniz. Elbet müzik kulağınız ritim duygunuz olacak. Yoksa verdiğim “İleri Mantık” dersinden kalıp bana saygılarını sunan öğrenciler için değil bu sözlerim. Burada matematiğin ve mantığın hızarından geçmiş, konar göçer bir düşünce ozanı olarak konuşuyorum.
Yıllarca bir efsane oldu ODTÜ’de. Bir bilim insanı neye benzer, nasıl yaşar, onda görürdünüz. Çok çalışkandı. Mutluluktu onun için çalışmak. Hep yeni olanın ardına düştü. Sürekli olarak kendini tazeledi ve üretti. Ömrünün sonuna kadar çalıştı. Oğlu David’le değerli ürünler ortaya koydu. Sağlam düşünme sağlam bir dille olabilirdi. Bilim neden başarılıydı? Olgulara gösterdiği saygıdan ve matematiksel dilinden. Felsefede matematiksel mantıkla geliştirilebilecek bir dil, düşüncenin hakikate giden yolunu aydınlatacaktı. Bu aydınlıkta yürünerek karanlıklar aşılacaktı.
Hep bu aydınlığı duyurdu öğrencilerine. Eleştiriye açıktı. Kendini sürekli düzeltirdi. Bu ülkede mantığın gelişmesinde aydınlık çözümleyici felsefenin oluşması için büyük mücadeleler verdi. Duru, güzel bir Türkçesi vardı. Dünya çapında çalışmalara imza attı. Onun gibi bir insanın bana katkısının bedelini canla başla ödemeye çalışıyorum. Işığın bu yarı karanlık dünyada bana yaşam umudu veriyor Teo Hoca’m. Aydınlığın hiç sönmesin.
Salâh Ağabey’ime (Salâh Birsel) bir vakitler sormuştum: “Salâh Abi, sen Boğaziçi Şıngır Mıngır diyorsun, ben de ‘Ankara tıngır mıngır’ dersem, ne dersin?” Bir şey demedi, elbette. Nedenini çok sonraları anladım. Salâh Bey Tarihi’nde yerim yoktu. Düşündüm. Ankara Sevinci için “Ankara takur tukur” desem olmaz, kuru olur çünkü; “Ankara tiril tiril” desem, resmi giysiler için uygun […]
Devamını Oku
Açık açık sorayım: Siz yeniyi eskiticilerden misiniz? Yeniyi hiç yaşayamayanlardan? Dokunduğunuz her şeyi eskitenlerden? “Zaten güneşin altında yeni bir şey yok” diyenlerden. Öyle mi diyorsunuz? Öyleyse göğün üstüne bir bakınız. Evren yeniyi deniyor. Evren o demek: Yeniyi deneyen. Gördüğümüz düzenlilikler, hani doğa yasaları dediğimiz, her an yenileniyor. İlkbahar, yaz, sonbahar kış. Devreden bir şey var. […]
Devamını Oku
Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]
Devamını Oku
Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]
Devamını Oku