Ozan, öncelikle, saz eşliğinde ezgili şiirler okuyan bir sanatçı, diye anlaşılıyor. Oysa bu kavram, her şeyden çok, halkın sanatçısı diye anlaşılmalı. Karacaoğlan, Pir Sultan, Âşık Veysel… Onların ozan niteliği, halk tarafından ortaya çıkarılmış ve kendiliğinden kitleselleşmiş olmalarından geliyordu. Binlerce yıllık sözel kültür döneminde, üretilen sözleri bir yayıncıya onaylatmak ve sonrasında tanıtım çalışması yapmak gerekmiyordu. Gündelik […]
Ozan, öncelikle, saz eşliğinde ezgili şiirler okuyan bir sanatçı, diye anlaşılıyor. Oysa bu kavram, her şeyden çok, halkın sanatçısı diye anlaşılmalı. Karacaoğlan, Pir Sultan, Âşık Veysel… Onların ozan niteliği, halk tarafından ortaya çıkarılmış ve kendiliğinden kitleselleşmiş olmalarından geliyordu.
Binlerce yıllık sözel kültür döneminde, üretilen sözleri bir yayıncıya onaylatmak ve sonrasında tanıtım çalışması yapmak gerekmiyordu. Gündelik hayattaki duygulara, hayallere, insanlık durumlarına karşılık gelen yapıtlar kendiliğinden kitleselleşiyordu. Derin düşünceler geliştirenler, başka bölgelerde ve başka zamanlarda da geçerli olacak biçimde hayata dair söz söyleyenler kuşaklar boyunca dilden dile yaşıyordu. En yaygın sanat ürünleri en nitelikli olanlardı.
MEDYA ÇAĞINDA BİR OZAN
Livaneli, halkın belirleyici olduğu dönemin son anında ortaya çıktı. Ama Karacaoğlan’dan veya Pir Sultan’dan farklı olarak, kitle iletişim araçlarının etkili olduğu bir dönemde varlığını sürdürecekti. Artık basit, hatta yozlaşmayı yansıtan yapıtlar, yönlendirilen halk beğenisi sayesinde toplumda karşılık buluyor, tarihte görülmemiş bir hızla yaygınlaşıyordu. Livaneli, bu koşullarda, bir son ozan sembolü haline geldi. Onun medya çağındaki varlığı, bir tür halk direnişine karşılık geliyordu.
ÇAĞIN HAKKINI VERMEK
İnternet sayesinde, yayıncı ve dağıtımcı onayına gerek olmadığı çok eski dönemlerdeki gibi, herkes sözünü insanlara aracısız biçimde söyleyebiliyor. Fakat günlerin yavaş aktığı o dönemlere göre, bir yapıtın ortamda kalabilme şansı çok çok düşük. Yıllarca geçerli olacak bir düşünce de diğerleri gibi birkaç saat ilgi gördükten sonra kaybolabiliyor. Bu söz enflasyonu ortamında iyice belirleyici hale gelen hız faktörü, hayatı sığlaştırıyor.
Livaneli, edebiyat çalışmalarını da aynı son ozan anlayışla yürütüyor. Bu hızlı ve parçalı algılamalar döneminin modasına kapılmadan ortaya çıkardığı romanlarıyla; koşullarına teslim olmayan milyonlarca insanın derin duygular, sistemli düşünme, doğru odaklanma gibi beklentilerini karşılıyor. Böylece, çağın hakkını vermenin, ona uyum sağlamaktan çok, direnmekle mümkün olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.
SON OZAN’IN ROMANCILIĞI
Livaneli romanlarında öne çıkan üç tema şöyle sayılabilir: İktidar hırsı, gündelik hayattaki faşizmler, farklı kişilik ve kültürlerin karşılaşması. Romanlarındaki diğer ortak yön ise; duygulu, duyarlı ama asla duygusal olmayan anlatılar olmaları. Kitaplarında da her alandaki yapıtlarından tanıdığımız alabildiğine içten ama mesafeli üslubuyla karşılaşıyoruz. Bu ortak yönlerine karşın, romanlarının her birinde bambaşka biçimler ortaya çıkardığı, farklı anlatımlar geliştirdiği dikkat çekiyor.
Livaneli kitaplarının memleketteki düzenli okur sayısından daha fazla insana ulaştığı, okuyanlarda derin etkiler bıraktığı biliniyor. Kitaplarının sürükleyiciliği, çeşitli bilgiler içermesi, evrenselliği, gerçekçiliği… Birçok yönünden söz ediliyor. Fakat bunların hiçbiri, öylesine derinlikli kitapların, o kadar büyük kitlelere ulaşmasını yeterince açıklamıyor.
Bunun en geçerli açıklaması, Livaneli’nin, son ozan niteliğine uygun biçimde, uzmanlaşma karşıtı bir anlayışla hayata bütüncül bakması olabilir.
Kendisiyle yaptığımız nehir söyleşi kitabının ve ondan yıllar önce Sanat Uzun Hayat Kısa (Sonraki baskılarında adı Orta Zekâlılar Cenneti oldu) kitabının yayına hazırlık sürecinde çalışırken yaşadığım zorluk sayesinde farkına vardığım bir özelliği bu. Geniş kapsamlı bu kitapları, okuma kolaylığı da sağlamak amacıyla, konu başlıklarıyla bölümlere ayırmak istemiştim. Ne var ki bu mümkün olmadı. Livaneli sanatsal düşüncelerini anlatırken işin içine siyaset giriyordu. Güncel konuları konuşurken kültürel sorunlardan söz ediyordu. Tarihsel bir meseleyi ele alırken konuyu güncel bir gelişmeye bağlıyordu.
HAYATA DAİR EDEBİYAT
Livaneli romanlarında da geçerli olan bu diyalektiği fark edemeyen “eleştirmenler”, Kaplanın Sırtında veya Konstantiniyye Oteli gibi romanlarını sadece tarihsel bilgiler veya sadece politik düşünceler olarak ele alıyor. Ama okur anlıyor Livaneli edebiyatını/sanatını. Politik, tarihsel, psikolojik, polisiye, dram… Hiçbiri değil, hayata dair olduğu için seviyor Son Ozan’ın kitaplarını. Normalde hoşlanmayacağı bazı unsurların bile romanda öyle bütüncül şekilde bir araya getirilmesini güzel/anlamlı buluyor.
Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor. Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]
Devamını Oku
Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]
Devamını Oku