Nebil Özgentürk
Tüm Yazıları
Bizim Köyün Enstitüsü
Ana Sayfa Tüm Yazılar Bizim Köyün Enstitüsü

Geldi çattı yine Öğretmenler Günü. Öğretmen deyince tabii ki şu an ter döken, emek veren, milyonu aşan  ve yarının gençlerini yetiştiren öğretmenlerimizi sevgiyle selamlıyorum ama az biraz da gerilere gitmek istiyorum. Şairimiz, ozanımız Can Yücel’in “hayatta en çok sevdiği” babası Hasan Âli Yücel’e de uzanacak satırlarımız; Ankaralara da… Anadolu’daki “Bozkırın Çiçekleri”ne de…  Yaslanarak okuyun lütfen. […]

Geldi çattı yine Öğretmenler Günü. Öğretmen deyince tabii ki şu an ter döken, emek veren, milyonu aşan  ve yarının gençlerini yetiştiren öğretmenlerimizi sevgiyle selamlıyorum ama az biraz da gerilere gitmek istiyorum. Şairimiz, ozanımız Can Yücel’in “hayatta en çok sevdiği” babası Hasan Âli Yücel’e de uzanacak satırlarımız; Ankaralara da… Anadolu’daki “Bozkırın Çiçekleri”ne de…  Yaslanarak okuyun lütfen.

***

1940 yılının baharında Menderes ve Bayar ekibinin muhalif oylarına rağmen yasa çıkmıştı. 

Anadolu kasaba ve köylerinde onlarca Köy Enstitüsü kurulacaktı. İş içinde eğitim ilkesiyle hareket edilecek, öğrenciler, hem dünya vatandaşı olma yolunda ilerleyecek hem meslek edineceklerdi. 

***

Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel, kurmayı da İsmail Hakkı Tonguç’tu. Tonguç, enstitülerin icracısıydı. Bozkırda bir vaha hayal etmişti Bakan ve Tonguç. Her öğrenci, bir yıl içinde 25 klasiği okumak zorundaydı. Klasiklerin çevirisi Bakan tarafından yapılmıştı. Düşünün ki bağlama derslerini enstitüleri bir bir gezen Âşık Veysel veriyordu. Ayrıca tarım dersleri vardı, yetiştirdiklerini yiyorlardı. 

Fakat çok geçmeden homurtular yükseldi. Kız ile erkeklerin birlikte okumaları ve kalmaları eleştirilerin baş sebebini oluşturdu. 

Enstitü, “solcu yuvası” diye de eleştiriliyordu. Dönemin kökten akımları, aleyhte kampanya başlatmışlardı. 

Bugün bile oldukça iddialı eğitim yapısına sahip okullar, yani Köy Enstitüleri, dünyadaki Soğuk Savaş’ın (NATO Paktı ile Sosyalist Pakt çatışmasının) kurbanı olacak ve cadı kazanı kaynayacaktı. 

Yücel ve Tonguç görevden alındı. Enstitüler, bir bir kapanmaya başladı.

***

Ve 1953’te, Celal Bayar’ın Cumhurbaşkanı, Adnan Menderes’in Başbakan olduğu zamanlarda Demokrat Parti iktidarında, Köy Enstitüleri tamamen kapatıldı. 

Bu zaman zarfında yetişen yüz bini aşkın öğretmene “milli eğitim zencileri” denecekti. 

Fakat yaşanmışlıklar kalacaktı geriye. 

Enstitü müdürlüklerine yıllarca dilden düşmeyip tartışılacak bir genelge yollamıştı İsmail Hakkı Tonguç; “Hiçbir öğretmen bir öğrenciye el kaldıramaz, vuramaz ve dayak atamaz. Eğer öğretmen bunu yapıyorsa öğrencinin de hakkı doğar.” 

Ve daha neler neler…

***

Bir gün, Eskişehir’in kaymakamları o hafta sonu merkezdeki Köy Enstitüsü’nü ziyaret ettiler. Her cumartesi, tüm birimlerin katıldığı bir toplantı yapılıyordu. Herkes eleştiri, özeleştiri yapma hakkına sahipti, öğrenciler de… Bir öğrenci söz alıp coğrafya ve tarih öğretmenlerini eleştirdi. Öğretmenler kitaplıktan aldıkları haritaları geri getirmiyorlardı. Öğrencinin oldukça sert sözleri kaymakamları irkiltti. Bir kaymakam sordu; “Bu öğretmen şimdi bu öğrenciye kin güdüp notunu kırmaz mı?” Yanıtını birazdan gözleriyle alacaktı. Toplantıdan sonra bir öğretmen o konuşmayı yapan öğrencisiyle buluşmuş, gülerek sohbet ediyordu. 

Bir başka günse… 

İkinci Savaş’ın kıtlığı enstitüye de sıçramış, üretim yapılacak tohum dahi bulunamaz olmuştu. 

SOFRADAN AÇ KALKILAN ZAMANLAR… 

1940’ların ortaları… Cumhurbaşkanı İnönü, Hasanoğlan’ı ziyarete gelir, ancak İnönü’ye özel yemek hazırlanması rahatsızlık yaratır. Paşa ayrılır ve hafta sonu yapılan o eleştiri toplantılarında bir öğrenci arkadaşları adına Müdür’e sorar; “Niçin böyle ayrıcalık yapıldı!” Müdür Rauf İnan, “Protokol nedeniyle değil Cumhurbaşkanımız şeker hastasıdır da ondan.” diye cevap verir… Öğrenciler, çok üzülmüştür. Mahcuplardır bir de… 

Kısacası “Köy Enstitüleri” kısa ama onurlu bir yürüyüştü. Çok değerli öğrenciler ve öğretmenler yetiştirdi.

***

Bu yürüyüşe tanıklık eden ve hissedenlere belgesellerim sırasında sormuştum. 

Maarif Vekili Hasan Bey’in oğlu Can Yücel’e mesela… 

Bakın neler anlatmıştı..

“Babam öteden beri sadece bana değil herkese karşı şefkatli bir adamdı, sevecendi. Yalnız bizim birlikte hayatımız çocukluk sırasında pek birlikte geçmedi. Babam müfettişti, Maarif Müfettişi’ydi. Sonra Fransa’ya talebe müfettişi oldu, sonra orada tedrisat müdürü oldu. Yani ömrü hep İstanbul’un dışında geçti. Sonra da milletvekili olunca bizi Ankara’ya aldırttı. Ondan dolayı bir bakıma uzaktan uzaktan sevebildim babamı… Babam memleket gezilerine çıkınca beni de alır götürürdü ve bu bütün Köy Enstitüsü girişiminin yakından tanığı olabildim. Bütün o Köy Enstitülü arkadaşları Mehmet Başaranlar, Fatihler, Mahmutlar… Hepsi benim arkadaşlarımdı. Yani küçükten arkadaşlarımdı. Hep beraberdik ve Köy Enstitüsü’nün içinden bir insandım ben…

Can Yücel’in eşi Güler Abla da anılarını anlatmıştı.

“Hasan Âli Yücel, yani kayınpederim bana demişti ki; ‘Bak Güler sen buradasın ve sen Türkiye’de eksik olan Anaokulu Çocuk Gelişimi kısmıyla ilgili İngiltere’de okuyacaksın, sakın bu diplomanı almadan gelme, burası senin için çok büyük bir fırsattır ve bunu yapman gerekir.’

Ben de onun verdiği bu destekle beraber Can’la da oturduk konuştuk ve bu eğitimimi onun sayesinde sürdürdüm.”

***

Nobel’e uzanan başarısında Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmenlerin çok katkısı olduğunu söyler Aziz Sancar… Aziz Sancar, orta eğitim anılarını şöyle anlatır..

“Çocukluk, aile çiftçilikle uğraşırdı.  Bahçemiz bağımız vardı. Fakir değildik, evimizi gördünüz. Güzel bir evimiz vardı ama paramız yoktu. Bunu söylemişimdir kaç kere. Kardeşler duymak istemez ama orta üçe kadar ayakkabı giymezdik, sadece okula gittiğimizde ayakkabı giyerdik. Ayakkabı alacak paramız yoktu. Yani yoksul değildik ama durum öyleydi. O zaman sadece biz değil herkes öyleydi. Öyle bir çiftçi çocuğu olarak büyüdüm ondan sonra. Orada ilkokulu, ortaokulu Savur’da okudum.  Şimdi, buna bağladıktan sonra herkes soruyor. Ta Türkiye’nin neresinden gelmiş, Savur’dan gelmiş nasıl olur. Ben öyle bakmıyorum. Ben oradaki eğitimi İstanbul’dakilerle değişmiyorum. Yani o zamanlar çok güzel eğitim gördüm, harika öğretmenlerim vardı ilkokulda. Bunlar çoğu Köy Enstitüsü mezunlarıydı ve çok idealist yetişmişlerdi bunlar. Hâlâ o Cumhuriyet’in idealizmi vardı. O ruhla geldiler bizi onunla yetiştirdiler. Yani tam Cumhuriyet sevgisi, memleket sevgisi ve özgüven verdiler bize. Yani ben onunla büyüdüm yani o bakımdan evet Savur bir İstanbul değil ama benim kendime güvenim vardı. Ve öğretmenlerim bana o güveni verdi. Öğrenim bakımından ben güzel öğretim gördüm Savur’da. Teşekkür borcum var onlara. Bütün benim kuşağımın o Cumhuriyet’in yetiştirdiği öğretmenlere vefa borcu vardır. Ben öyle inanıyorum.’’

Yazarın Diğer Yazıları
Çocuklar Düşe Kalka Büyür!

Çocukların yurdu yoktur… Tüm dünya çocuklarındır.   Ama dünya zalimleri ve delileri, en büyük kötülüğü çocuklara yapıyor…  Hele şu yakın zamanlara, Gazze’ye, Tahran’a baksanıza!.. Yemek ve su kuyruğunda açlık, susuzluk içinde çocuk fotoğrafları gelip geçiyor önümüzden… Ya da okula atılan bombalar… Paramparça olan kız çocukları… Yaralı ya da cansız bedenler.. Kahredici, hem de çokkk. * […]

Devamını Oku
Haldun Dormen

Şahane uğurlandı Haldun Bey.  Kibarlığının, sahne tutkusunun, akademisyenliğinin, dostluklarının, arkadaşlığının karşılığını aldı aslında. Sanat ülkesi, tiyatro mahallesi öz evladına görkemli bir veda yaptı.  Türkiye, kararlı bir Cumhuriyetçiyi, sonsuz bir Atatürkçüyü kaybetti.   Haldun Dormen yaşamını kaybetti, evet…  Kaybeden aslında replikler oldu… Kaybeden, tiyatro koltukları oldu…  Hayalini kurduğu, hazırlıklarını yaptığı müzikallerin-oyunların seyircileri kaybetti…  Yolunu gözleyen öğrenciler […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara’da Çocuk Olmak

Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]

Devamını Oku
Ankaram = Anadolum…

Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]

Devamını Oku