Sonsuzluk bir zaman değildir. Pişmanlık ya da hazdan yapılmış bir çınlamadır, bir uğultudur, giderek bir hiçliktir. Dünya bir yaşama mucizesi olarak tüm varlıklarıyla içimizden geçerken, biz bu görkemin içinden bir ayin duygusuyla geçerken, dünyada olmayacağımızı bile bile bu büyünün ölümden sonra da sürmesi isteğimize verdiğimiz addır sonsuzluk. Çaresizliğimizi avuttuğumuz bir güzel yanılsamadır. Güzelliğin acı vermesi […]
Sonsuzluk bir zaman değildir. Pişmanlık ya da hazdan yapılmış bir çınlamadır, bir uğultudur, giderek bir hiçliktir. Dünya bir yaşama mucizesi olarak tüm varlıklarıyla içimizden geçerken, biz bu görkemin içinden bir ayin duygusuyla geçerken, dünyada olmayacağımızı bile bile bu büyünün ölümden sonra da sürmesi isteğimize verdiğimiz addır sonsuzluk. Çaresizliğimizi avuttuğumuz bir güzel yanılsamadır. Güzelliğin acı vermesi bu gizli bilgiden kaynaklansa gerektir.
*
Güzellik bir beden büyüsü olsaydı, insanın hayranlığı çok çabuk hayal kırıklığına dönüşürdü. Biz bir yüzde, bedenin bir ince kıvrımında, insan ruhunun en derinlerindeki varoluş esrarının, açıklanamaz bir hazzın, bir iyilik duygusunun bizi yücelten, değerli kılan ışıklı gölgeli bir yansımasını gördüğümüz için tutkuyla severiz güzelliği. Varlığımız menevişlenir. Kötülüğü unuturuz. Bilmediğimiz bir heyecan, taşlara yıldızlara dolar. Yine de bu varoluş ayinine kırılgan bir keder eşlik eder. Ah o canımıza batan geçicilik sezgisi, ölüm bilgisi! İnsanın size rağmen yaşaması nasıl bir mucize!
*
Biz hepimiz bir başkasının acısını, arzusunu, korkusunu, kederini, sevincini yük etmek istemiyoruz. Anlamak, kolay bir insan erdemi değil. Bağışlamak, sevmek, bir başka hayatı paylaşmak… kimse kendi cehenneminden başka bir cehennemi sevmiyor. Bir başkasının kalbine dokunacak ne merhametimiz var ne bir gelecek rüyamız. Yeraltı böcekleri gibi yaşamaya başladık. Şu farkla ki biz yaşayanları yiyoruz!
*
“Çok çiğ çağ” demişti, Necatigil. İnsan nasıl bu kadar düşkünleşir!
Sosyal medya! İnsan ruhunun pazarı! Çağın, hayatımızın ortasına bıraktığı bir bataklık. Görünmeden yaşamak istedikçe herkesin salkım saçak her yerde olduğu bir hileli gerçeklik. Tuhaf bir pornografi herkesi suç ortağı yapıyor. Acı magazinleşiyor, iyilik çürüyor. Hiçbir çağda insan bu kadar çıplak yaşamamıştı.
*
Başkaları tutsakken, temel varoluş hakları yaşama cezasına dönmüşken, insanın mutluluğuna inanamam ben. Böyle bir ahlakı küçümserim. Dünya, özgürlüğün ve barışın beşiğiymiş gibi bir yalanla yaşayamam. Benim belkemiğim haysiyetimdir. Haysiyetim merhametimdir. Başkalarının acısından yapılmış bir insan sevgisidir. Ne diyordu Rimbaud “ben, bir başkasıdır.”
Yücelmek göğe doğru olmaz, yere doğru, toprağın kalbine doğru olur.
*
Ve bir şiir… YARASALARIN AVLUSUNDA’dan…
Konuşmalarımda, elbette sözün akışına bağlı olarak, sık kullandığım iki dizesi vardır, Louise Elisabeth Glück’ın, olağanüstü iki dize: “Dünyaya bir kere çocukken bakarız / Ondan sonrası hatıradır.” Bu iki dizenin çağrışım alanıyla bir biçimde örtüştüğünü düşündüğüm iki dize de Attilâ İlhan’dan alıntılayalım: “Çocukluktan çıktığını sanmak / Aslında çocukçadır.” Madem alıntılarla başladık, şiirsel yaratıcılıkla ilgili iki çok […]
Devamını Oku
Eski, hüzünlü Yeni, uzak. İki yalnızlıktan yapılmış Dilsiz kirpiksiz bir çatı Kapı pas Avlunun şarkısı yok Hiçbir çocuğun oynamadığı Bir sokak dışarda Büyükler bin yıl önce ölmüş Avluda bir ağaç hayaleti Yıldızların arasından Ne bir kamyon geçiyor Ne üzüm bağlarını getiren Bir kağnı sesi Dere, bir küçücük köprünün Gözlerinde boğuldu. Ne istiyordun ki? Bilmiyorum Belki […]
Devamını Oku
Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]
Devamını Oku
Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]
Devamını Oku