Ulaş Geroğlu
Tüm Yazıları
Yazmazsam Olmazdı
Ana Sayfa Tüm Yazılar Yazmazsam Olmazdı

Barut kokusu, sis ve kül bulutuyla sarılı, dinmek bilmeyen bir fırtınanın öfkeli sesiydi sanki top sesleri…  Çanakkale’de çocuk olunca, yüksek yamaçlarda deniz üstündeki gemileri seyretmek, suya düşen mermileri izlemek bir oyundu. Ali, henüz okumayı sökmeden müzik ve resme ilgi duyan, akranlarıyla iletişim kurmakta hep zorlanan çekingen bir çocuktu. O dönemde yaşayan hemen herkes gibi hayali  […]

Barut kokusu, sis ve kül bulutuyla sarılı, dinmek bilmeyen bir fırtınanın öfkeli sesiydi sanki top sesleri… 

Çanakkale’de çocuk olunca, yüksek yamaçlarda deniz üstündeki gemileri seyretmek, suya düşen mermileri izlemek bir oyundu. Ali, henüz okumayı sökmeden müzik ve resme ilgi duyan, akranlarıyla iletişim kurmakta hep zorlanan çekingen bir çocuktu. O dönemde yaşayan hemen herkes gibi hayali  İstanbul’a gitmek, orada okumak ve  yaşamaktı. Gidemedi. Zaten, işgalden sonra İstanbul da hayalini kurduğu o güzelim şehir değildi artık. Balıkesir Öğretmen Okulu’na başladı. Cumhuriyet’in ilanından sonra öğretmeninin de desteğiyle nihayet İstanbul’da eğitimini tamamladı. Bir hayali vardı. Boş boş gezecek, görmediği yerleri görüp yeni insanlarla tanışacak, serserilik edip sadece yazacak, dilediği gibi yaşayacaktı. Muzip, akıllı, temiz yüzlü bir serseri! Hayali güzeldi ama zordu. Cumhuriyet’in yetiştirdiği ilk öğretmenlerdendi. Çanakkale’yi, işgalleri, yoksulluğu, yoksunluğu, istiklal ve hürriyet mücadelesini, kalkınma gayretini, aydınlanma çabasını görerek yetişmişti. Artık kendisini yetiştiren Cumhuriyet’e borcunu ödeme vakti gelmişti. Ağustos 1927’de öğretmen çıktı Ali ve Yozgat’a atandı…

“Ne basit muhit yarabbi. Düşün kardeşim, konuşulacak bir insan bile yok. Hepsi alelade, hepsi dümdüz. Memleketin civarı hep bozkır, gözünün alabildiği kadar çıplak dağlar uzanıyor. Yalnız Yozgat’ın tam karşısında bir çam ormanı var. Ama o da bu dümdüz araziye yakışmıyor. Adeta kirli bir bakkal önlüğüne yamanmış yeşil bir kadifeye benziyor.”

Bu mektubu doğduktan 21 yıl sonra Yozgat’ta kaleme almıştı. Genç bir öğretmendi ve ülkenin eğitim seferberliğine katılmış zihni parlak, zeki, idealleri ve hayalleri olan bir neferdi. Fakat şehre ruhunu sığdıramadı. Gün geçtikçe yalnızlaşıyor, yaşadığı yere ait olamıyordu. Ve âşıktı Ali. Yozgat’ın denize uzak olması, iyot kokusunun sinmediği ceketine alışması zaten zordu. Hal böyleyken bir de aşk olunca mesafeler daha bir uzak, daha ulaşılmaz, zaman daha durağandı… O günlerde kaleme aldığı mektuplar günleri bitiren, yeni günü getiren, zamanın ispatı, anlamı gibiydi. Aşkla kâğıda düşen kelimeler karşılıksız kalsa da hiç vazgeçmedi yazmaktan. Yazmalıydı, birine anlatmalıydı…

“Ah Nahid, yalnızlık asıl böyle kalabalık yerlerde belli oluyor.”

İade imzalı dönen karşılıksız mektuplarda çok bile düşler sevdiğini. Daha fazla durmaz şehirde. Yedi yaşından beri yollarda, kağnılar, dümeni umuda sabit vapurlar ve sallanıp uyutmayan katarlar. Ali yine yollarda. Eğitim için menzil Almanya… 

Ali, yeni şeyler öğrenmeye meraklı ve hep hevesliydi. Kısa sürede Almancayı da söktü. Yeni dil, ona daha önce görmediği dünyaların kapılarını araladı. Ülkesinde okuyamadığı kitaplara sarıldı. Sanki çocukluğundan beri ruhu ve gerçekliği ile arasında kalan boşluğu tamamlıyordu. Gorki, Turgenyev… Eline ne geçtiyse  büyük bir açlıkla okudu. O günlerde Upton Sinclair’in Petrol’ünü okuyunca ne zamandır meraklı olduğu yazma isteği, artık gönlüne düşen tohum gibiydi. O tohum hızla filizlenecek, büyüyecek, kökleri sağlam bir ağaç gibi yıllara, asırlara meydan okuyacaktı…

Yeni bir hayali vardı, yazmak… Ve tek yeni olan şey hayali de değildi. Aşkta yeniydi. Maria ile tanıştığında dünyaya bambaşka bakmaya başladı. Maria ile her şeyi paylaşıyor, konuşuyor, fikir sohbetleri gerçekleştiriyordu… Ahh Maria! Uzun yürüyüşlerde bitsin istenmeyen sohbetlerin kadını… Ahh Maria! El ele tutuşmanın saflığı, belki büyük bir romanın kahramanı…

Almanya’da yedi sene kalması gerekiyordu. Fakat o, dört senede dönerim diye düşünüyordu. Maalesef sadece iki sene kalabildi.

Dünyanın bir süre sonra saplanacağı karanlık,  o günlerde yavaş yavaş yükselmeye başladı. Yabancı düşmanlığının git gide tırmandığı zamanlardı ve ırkçı bir grubun sataşmasıyla güzel olan her şey birden tepetaklak oldu. Karıştığı kavga neticesinde dönmek zorunda kaldı.

Almanya’dan memleketine döndüğünde gittiği gibi değildi, çok değişmişti. Yeni fikirler üretiyor, baktığı, gördüğü her şeyi çarpıcı fakat sade bir üslupla kâğıda dökülüyordu…

“Benim kafam acayip bir dimağ taşıyor,

Her dakika insanlardan uzaklaşıyor.

Zaman zaman mağlup olsam bile etime,

İnsan olmak dokunuyor haysiyetime.”

Geçti o fiyakalı zamanları. Bahsedince yazılarında köylüden, haktan, ekmekten, üleşmekten… Derslerinde anlatmaya başlayınca gördüklerini, okuduklarını, fikirlerini, soruşturuldu Ali en hakikisinden…

Yatılı öğrencilerinin dolaplarına yasaklı yayınlar bırakarak propaganda yapma iftirasıyla suçlanıp tutuklandı. İsnat edilen suç onun yapısına göre bir şey de değildi. Gizliden gizliye böyle şeyler yapacak bir karaktere sahip değildi. “Ben yazdım, ben söyledim, ben düşündüm” diyordu soruşturmalarda. Birkaç ay sonra suçsuzluğu kanıtlandı ve cezaevinden çıktı. İçeride geçirdiği zaman belki hayatının en önemli günleriydi. İleride, tanıştığı kişilerle, duydukları ve şahit olduklarıyla, kalemiyle ülkesinin sınırlarını aşacaktı. Biraz daha zamanı vardı…

Cezaevinden çıkınca tekrar öğretmenlik yapmasına izin verildi ve Konya’ya atandı. Yerel bir gazeteyle de anlaşıp yazılarını yayımlamaya başlamıştı. Yazdıklarıyla, gazete öngörülemez bir tiraj yakaladı. Gazetenin okurları Ali’nin tefrika ettiği “Kuyucaklı Yusuf”u okuyorlardı. 

Gazetenin yatırmadığı telifler nedeniyle yazı göndermeyi bıraktı. Yaşadığı bu küçük problem sonunda, başına gelecekleri asla tahmin edemezdi. Küçük bir telif hakları sorunuydu fakat isnat edilen başka suçlarla davanın seyri değişti.  İlk defa “Ben Yapmadım!” dediğinde bir yıl hapse mahkûm edildi. Yazmadığı okumadığı bir şiirdi mahkûmiyet sebebi. Hemen temyize başvurdu, iki ay daha üstüne koydular, cezası  14 ay oldu. Bu da o günlerin kıssadan hissesi…

Cemsenin dar bir penceresinden dışarıya çevirdi yüzünü. Yol boyu dizili selvi ağaçlarını saymaya başladı. Her yolculuk bir heyecandı Ali’ye. Bu sefer üzgün, kırgın, endişeliydi. Bu sefer yolculuk bir  hücreden başka bir hücreye…

“Bir mahpusu dünya ile hiç alakası olmayan bir yere kapatmak ona en büyük iyiliği yapmaktır. Onu en çok yere vuran şey hürriyetin elle tutulacak kadar yakınında bulunmak aynı zamanda ondan ne kadar uzak olduğunu bilmektir.”

Sinop Kalesi dünyanın bittiği yer gibidir. Ötesinde engin bir mavilik, uçsuz bucaksız  boşluktan başka bir şey yoktur. Kuşlar bile çok ileri gitmez, deniz sanki o boşluktan kaçıp sahilin sarp kayalıklarına canhıraş tırmanmak ister. Duvarlar olmasa, öylece bakabilsen o maviliğe, kaybolsan boşlukta on dört ay belki daha çabuk geçer. Fakat, nemli, yapışkan duvarların iki karış pencerelerinden dışarısı, donmuş film sahnesi gibidir. Denizin öfkesi, kuşların çığlıkları, rüzgârın ıslığı… Dışarıda bir hayat var, senden çok uzakta. Tutsan tutarsın kuşları, elini biraz uzatsan dalgalar ıslatır avuçları ama uzakta, senden çok uzakta… Olsun, “seni bu sesler oyalar, aldırma gönül, aldırma”…

11 ay… 11 ay hürriyetin sesi, kokusu ile sarıldı hücresi. Serserilik edip sadece yazı yazmayı düşlediği zamanları unuttu Ali.  Cezaevinden çıktığında artık memur da değildi, sadece yazmak kalmıştı ona. Bir süre İstanbul’da dergilere, gazetelere yazılar gönderdi. O dönemde şiirlerine bir isim buldu;  “Dağlar ve Rüzgârlar”.  Ülkenin en çok okunan yazarları arasına girdi.

İleri derecede bildiği Almanca kısa süre sonra memuriyeti geri getirdi. Hatta o günlerde  “Altın gibi sarı saçlı, fevkalade güzel lacivert gözlü” bir kadınla aşkı da buldu. Her şey çok güzel gidiyordu. Ailesini kurdu, işi gücü yerinde, huzurlu ve mutluydu. Tabii bir de Filiz doğmuştu. Artık  tek derdi, gayesi  “Filiz üzülmesin”di…

Bu huzur dolu iyi günler sadece üç yıl sürdü. “İçimizdeki Şeytan” romanı yayımlandıktan kısa bir süre sonra zor zamanlar başladı.

“İçimizdeki Şeytan” kaldırınca paravanı, gizlenen, söylenmeyen, bilinen ama göz yumulanlardan bahsediyordu. Kahramanlar gerçekti, içimizden öylesine basit kişilerdi. Kitap, onu hem daha tanınır yapmış hem de işsiz bırakmıştı. O artık sadece hakkında soruşturma açılan biri değildi. Karşıt görüşlü kim varsa hedefine Ali’yi koydu. Karşılıklı davalar, dergi ve gazete köşelerinden hakaret boyutuna ulaşan taşlamalar, sert eleştiriler, gözaltılar, mahpusluk, özgürlük, tehditler, dostlar, yeni maceralar… Ali için çalkantılı bir dönemin kapıları 1940’lı yılların başında açılmış oldu.

Artık derdini söyleme sırası “Marko Paşa”nındı. Ali, dostları Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin’le birlikte çıkardığı siyasi mizah dergisi ile edebiyatın en çok konuşulan, tartışılan, yasaklanan dergisini yayımlamaya başladı. Hem güldürüyorlardı hem düşündürüyorlardı hem de sinirlendiriyorlardı.  Bu süreçte “Marko Paşa” bazen “Merhum” oluyordu bazen “Malum”, bazen “Hür” oluyor bazen de “Bizim” oluyor, fırsat bulduğunda, toplatılmadığında ve yazarları tutuklanmadığında çıkıyordu. Sürekli yazarları soruşturuluyor, aranıyor hatta cezaevine gönderiliyordu…

“Ey, bir cılız kalemden dile gelen hakikat. Sen devleri korkutacak kadar korkunç musun?”

Yuvarlak çerçeveli gözlüğü, papyonu, güler yüzü ile Ali’nin seveni kadar sevmeyeni de çoğaldı. Daha çok üretmek, daha özgür, daha sorunsuz ve huzurlu zamanlarda yazmaya devam etmek istiyordu.  Gün geçtikçe çocukluğu, gençliği, hayalleri siliniyordu ülkesinde. Belki başka bir yerde, başka bir toprakta, havada, ağaçta olmaktı çaresi güzel yaşamanın. Bir yol vardı önünde; ne gidilesi ne dönülesi… Bir çıkış, bir başlangıç umudu vardı o yolda. Yolculuk; ne hevesli ne de heyecan verici… Sadece gitmek gerekti…

Bir sabah gün ağarırken düştü yola. Denizle vedalaştı, çocukluğuydu deniz. Yol boyu selvilerle vedalaştı, gençliğiydi selviler. Havasını derin derin soludu, kokusunu için için çekti toprağın. Yol boyu unuttuklarını anımsadı. Savaşın ortasındaki çocukluğunu, hürriyet kavgasıyla geçen gençliğini, kalkınma mücadelesinde öğretmenliğini, aydınlık arayışındaki kalemini. Gidiyordu Ali. Durulmazdı artık şehirde, denizinde. Durulmazdı artık dostta, sevgilide. Durulmazdı hayalinde.

“Bu ölü toprakların üstünde hiçbir şey ölmek ve öldürmek kadar kolay değildir.”

Duyun sesimi kuşlar,

Duyun beni dalgalar… 

Karşılıksız mektuplar,

Köşesinde yer bulamadığım sayfalar,

bir bir tanıdığım kahramanlarım,

aşklarım,

hiç büyümeyen çocuk tarafım, duyun beni…

Duy beni çağımın karanlığı; 

Bir düş var yarına dair,

Işıklı, masum, saf, insanca bir düş

bu düş benim, bu düş senin

bu düş hepimizin

duyun beni…

Son kez ne yaptığını biliyoruz. Kitap okuyordu. Son gördüğünü de biliyoruz. Yeşildi, alabildiğine yeşil. Tepeli düzlü, uçsuz bucaksız yeşil. Son kokladığı topraktı, yağmurla burculanmış toprak. Ve böyle gitti Ali, bize nerede olduğunu anlatarak…

“Bir gün kadrim bilinirse,

İsmim ağza alınırsa, 

Yerim soran bulunursa:

Benim meskenim dağlardır.”

Sabahattin Ali, bir ormanın sessizliğidir şimdi. 

Bir ağacın hürriyeti, yağmur sonrası toprağın kokusu, “Meskenim dağlardır” dese de köpük köpük hırçın bir dalgadır şimdi…

Yazarın Diğer Yazıları
Çocuklar Kurtarır

Ses değişti, yüz değişti, yürüyüş ağırlaştı. Eller büyüdü, gözler yoruldu, omuzlara yılların yükü yerleşti. Hayat silkeledi, ruhun tozlandı. Yırtıp attığın takvim yapraklarını saydın, çok olmuş. Fakat bir inat var içinde. Onca değişikliğe rağmen öyle bir şey yapıyorsun ki, hiç değişmediğini sanıyorlar. Yorgun gözler aynı ışıkla bakıyor, büyük eller aynı şefkatle uzanıyor. Omuzlar biraz düşük belki, […]

Devamını Oku
Ankara’nın Kutusu

Bu şehirde sabah, yorgun bir geceyi ardında bırakarak solgun bir ışıkla başlar. Ne tam gündüzdür ne geceye benzer. Bir tereddüt halidir. İnce bir tül serilmiştir sanki gökyüzüne. Henüz  insan selinin sesine karışmamışken, sokakların geceden kalan sohbeti devam ediyordur. Şehir, kaldırımları sırdaş ederek geceyi geride bırakır, eski bir mektubu katlayıp cebine koyar gibi yola devam eder. […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara’da Çocuk Olmak

Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]

Devamını Oku
Ankaram = Anadolum…

Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]

Devamını Oku