Tuğrul Keskin
Tüm Yazıları
Yaralı Bir Kalbin Ardından
Ana Sayfa Tüm Yazılar Yaralı Bir Kalbin Ardından

Yaralı şiirlerin sereserpe uzandığı o sahne; 11 Temmuz öğlenden sonra sevenlerinle dolu kültür merkezinin sahnesi;  kızıl bayrağa sarılı yatırıldığın tabutunun kapağını kaldırıp sana şunları söylemek istedim de, her sözcük çığlığa dönüştü dilimin ucunda ve öylece kalakaldım binlerce insanın arasında yapayalnız! Konuşma yeteneğimi ve belleğimi yitirdim, sanki bütün sözcükler uçup gitti zihnimden. Aklıma, eskiden ara ara […]

Yaralı şiirlerin sereserpe uzandığı o sahne; 11 Temmuz öğlenden sonra sevenlerinle dolu kültür merkezinin sahnesi;  kızıl bayrağa sarılı yatırıldığın tabutunun kapağını kaldırıp sana şunları söylemek istedim de, her sözcük çığlığa dönüştü dilimin ucunda ve öylece kalakaldım binlerce insanın arasında yapayalnız! Konuşma yeteneğimi ve belleğimi yitirdim, sanki bütün sözcükler uçup gitti zihnimden. Aklıma, eskiden ara ara dilimize pelesenk olan Hatai’den şu dörtlük geldi birden;  “Şu karşıki karlı dağı gördün mü/ Doldurmuş eyyâmın eriyip gider/ Akan sulardan sen ibret aldın mı/ Yüzünü yerlere sürüyüp gider…” Onca acı içinde birden ve nedense kalkıp da bu dörtlüğe yanıt vereceğin hissine kapıldım, ne çok okurduk bu dörtlüğü, sonra Karacaoğlan’ın kimi dizelerini, sonra Pir Sultan’ı ne çok okurduk birbirimize! 

Ama şimdi sen, her zamanki zarafetin ve alçak gönüllülüğünle tıpkı akarsular gibi yüzünü yerlere sürüyüp gidiyordun işte ve ben kalakalmıştım ‘ıssızlığın ortasında!’  

Ve işte şimdi sen gidiyordun ustam, geriye omzuma dokunan o ağabey eli ve dizeleri bırakarak gidiyordun…

“Üzgün bir çocuğun yalnızlığı kadar saydam kalabilseydim…” demiştin…

Belki de 1961’den, yani benim doğduğum yıldan bu yana yazdığın bütün şiirin bu iki dizede saklıydı, bunu çok geç anladım. Bu dünyaya rağmen kirlenmemek, incinmeyi göze alacak kadar insan kalabilmek, yalnızlığın içinden bile sevgiyi ve umudu eksiltmemek…

“Ölüm hiç de ürkünç gelmiyor / Yaşanmışsa tüm yaşanacaklar.” demiştin sonra…

Bugün bu dizeleri okurken boğazıma başka bir düğüm oturuyor. Ölümü, şiirinde korkuyla değil; yaşanmışlığın ağırbaşlılığıyla karşılayan bir şairdin sen ve şimdi yalnız uğurluyordum seni; oysa kısa bir süre önce ‘sen dostumsun benim neredeysen orada ölmek isterim’ demiştim! Ama gidiyordun işte, ardında eksik bırakılmış değil, dünyalı her bireyin vicdanına emanet edilmiş dizeler bırakarak…

Ustam,  bu ülkenin acısını da sevincini de, yenilgilerini de direncini de en sahici sesinle yaşadın, yazdın. Dünyanın hoyratlığı karşısında hep o “üzgün çocuk”un tarafında durdun. Çünkü biliyordun ki duyarlılığını koruyan insan, bazen mutsuz olur ama asla insanlığını yitirmez, hep öyle kaldın, bir akarsuyun serinliğinde…

Şimdi burada, bu kızıl bayrağa sarılı tabutunun başında, sanki ilk kez gördüğüm bu mikrofonun önünde yine senin dizelerinle söylersem; “Ömrüm diyorum şimdi ömrüm… Üzgün bir çocuksun sen ve yalnız.” Tıpkı öyle! 

Hoşça kal ustam, ağabeyim, ilk gençliğimin ateşli günlerinden bu yana hep yol göstericim; fenerim, şairim hoşçakal. Bana yalnız şiirlerini değil; incinmekten vazgeçmeyen bir kalbin nasıl taşınacağını da öğrettin. Işığın, sözcüklerinin içinden eksilmesin. Hoş çakal can’dostum!

İşte sana bütün bunları bunları bunları söyleyecektim, ki sanki lal oldu dilim ve sanki ellerim yok olmuştu, gözümün yaşını silmez haldeydim…

Şimdi Karanfil dergi okurları için bu satırları yazarken bile, aynı acıyla burgaçlanıyor kalbim! Geçmiş ve gelecek öylesine iç içe ki buradan nereye, nasıl yol alacağımı hesaplayamıyorum. 

Seninle bu sohbeti şuradan sürdürmek istiyorum: Bizden önceki şiiri konuşurken halk şiirlerini derinlemesine sorguladığını, bildiğini nasıl da zarafetle sezdirirdin. Kendinden önce yazılan şiiri daha genç yaşlarında izlemiş, dünya şiirini bilmiştin; ama yerli, yaşadığı toplumsal acıların öznesi, içten, lirik ve kişisel bir şiir dünyası yaratmayı başarmıştın. ‘Yangın Yılları’nda yer alan şiirlerindeki izlenimci, sezgici öğeler, o yıllarda bile kaba toplumculukla hemen ayrışan ve yeni sayılabilecek benzetme (metafor) ve imgeler, yoğun ve kişisel şiir dünyasıyla büyük ve özgün bir şiiri, sonraki yıllara taşıyabileceğini de kanıtlamıştın; nitekim öyle de olmuştu. Hüznün İsyan Olur’la, yeni, bütün gücünü hayattan ve eylemden alan lirik ve başkaldıran şiirleri, yollar yürünürken o yollara düşürülmüş yanık karanfiller gibi dövüşen insanların eylemine sermiştin! 

Sonrasında gurbetten de öte bir sürgünle, 12 Eylül faşizminin düşünen insanı yok etme kanunnamesiyle 1402’likler arasına katıldın; Gazi Eğitim’deki hocalık işine son verildi ve tam da bu günlerde kardeşin oldum senin. Sanırım 1980 Aralık’tı bu tarih.

“Dövüşen Anlatsın”ın yayını öncesi nasıl da heyecan içindeydin, Veysel (Çolak), ‘Dövüşen Anlatsın’ demişti aşağıdaki şiiri okur okumaz; ‘Dövüşen Anlatsın’ olsun bu kitabın adı: 

“Elimizde acının kehribar tespihi/ ki kayıp durmakta parmaklarımızdan/ Ey şair/ yine bölük pörçük anlattın/ yine eksik bıraktın bir şeyleri/ gün devrilmekte ama sen/ tutmamışsın acımızın çetelesini/ Sen sus artık, bize bundan sonrasını/ dövüşen anlatsın…”

Dövüşenlerin hayatı anlattığı günden bu yana sen, bir vicdan olarak ve hayatın bütün renklerini sahiplenmek adına, şiirini, o vicdan deltasından, insanlığın sınandığı yangınlar ocağından uzağa düşürmedin hiç ve şimdi kızıl bayrağa sarılı tabutunun başında ‘Enternasyonel’i söyleyen binlerce insan biraz da buna ağlıyor belki de…

Hayatın ciddiyetini ciddiye almadığın zamanlar da olurdu… Edebiyattan, ciddiyetten usandığın zamanlarda iki el tavla oynamak isterdin ki, bu oyunlarımızın pek çoğunda gördüm; senin kişiliğinde yenilme duygusu yoktu. Çünkü sen yenilgiyi doğuran nedenlere karşı mutlaka direnir, yenilgiyi kabullenmezdin. Şiirindeki direniş ve reddiye bundan olmalıydı… 12 Eylül Faşizmi’nin ve daha sonraki baskı süreçlerinin senin kişiliğine toz konduramamasının nedeni de buydu. Çünkü sen, toplumsal olandan, öznel durumlara kadar, yenilgiyi ortaya çıkaran nedenleri bulur ve ona karşı dururdun. Bu kişilik yapın belki de yazdığın şiirin oluşma nedeniydi… Yüzün, bilgin, bilincin, duygun insanlığa dönüktü hep! Bunun içindi ki, sokakta tek başına yürüyen bir karınca görsen, onun kıyıcığındaki insan olurdun. Taşıdığın ‘bireysel vicdan’, senin bilincini hem yenilgiden uzak tuttu ve hem de her zaman mazlumdan yana kıldı seni…

Yazarın Diğer Yazıları
Yaralı Bir Kalbin Ardından

Yaralı şiirlerin sereserpe uzandığı o sahne; 11 Temmuz öğlenden sonra sevenlerinle dolu kültür merkezinin sahnesi;  kızıl bayrağa sarılı yatırıldığın tabutunun kapağını kaldırıp sana şunları söylemek istedim de, her sözcük çığlığa dönüştü dilimin ucunda ve öylece kalakaldım binlerce insanın arasında yapayalnız! Konuşma yeteneğimi ve belleğimi yitirdim, sanki bütün sözcükler uçup gitti zihnimden. Aklıma, eskiden ara ara […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara’da Nerede Serinleyebileceğini Bilen Bir “Yaz”ar

Virginia Woolf, yazabilmek için insana kendine ait bir oda gerektiğini söyler ya hani, bana da Ankara’da yaz gerekir yazabilmek için. Veya James Baldwin’i analım, o da der ya hani, insanın evi doğduğu yer değil kendini eksik hissetmediği yerdir, diye; işte benim için de o yer Ankara’dır, kendimi eksik hissetmemenin mevsimi de hep yazdır. İlk kitabımı […]

Devamını Oku
Çalışma

Bizi çalışmak yaşattı Yaşam akıp giderken Bir gurur mesaisi “Uyanıyor Ankara, günün ilk saatleri.” Çağdaş Türkü’nün bu şarkısı ve üniversiteli hayatlarımızı işçi sınıfının bir günüyle birleştiren sözleri, bize heyecan veriyordu. Günün ilk saatlerinde uyanamayacak kadar haytaydık o zaman. Devamsızlık tehdidi olan sabah sekiz derslerine şiş gözlerle gider, sıralarda uyuklarken bir sonraki eylemin planlarını yapardık.  Ancak […]

Devamını Oku