Uğur Mumcu, 1 Aralık 1970 günlü Devrim’de böyle yazmıştı: “Türkiye ilginç günler yaşıyor. Toplum her kesimi ile çöküntü içindedir. Cici demokrasinin faturaları, artık iflas masasına konmuştur. Egemen sınıfların bütün kirleri ve suçları sergilenmektedir…” 1970 nere, 2025 nere? Aradan geçmiş 55 yıl, Türkiye yine ilginç günler yaşıyor. Bu satırların yazarı, “Öldürülürsün!” tehditlerine karşın terörsüz, özgürlük için […]
Uğur Mumcu, 1 Aralık 1970 günlü Devrim’de böyle yazmıştı: “Türkiye ilginç günler yaşıyor. Toplum her kesimi ile çöküntü içindedir. Cici demokrasinin faturaları, artık iflas masasına konmuştur. Egemen sınıfların bütün kirleri ve suçları sergilenmektedir…”
1970 nere, 2025 nere? Aradan geçmiş 55 yıl, Türkiye yine ilginç günler yaşıyor. Bu satırların yazarı, “Öldürülürsün!” tehditlerine karşın terörsüz, özgürlük için belgelerle karanlık odaklara savaş açan ödünsüz bir Atatürkçü, korkusuz bir gazeteciydi; eksik bilgi… Mumcu çoklarının sıradan gördüğü olay-oluşumların nedenini, yol açacağı sevinci, yıkımı ilk gören düşün insanlarından biri ve öngörüsü yüksek bir hukukçuydu. Hukuk Fakültesi asistanıyken, “Sakıncalı Piyade” yaptılar. Korkutamadılar.
Öngörüsü yüksek ödünsüz bir hukukçuydu; ben, onu hep öngörüsü yüksek ödünsüz devrimci Mustafa Kemal Atatürk’le birlikte düşünürüm. Ödün vermek, 2000’in ilk çeyreğini tükettiğimiz bu dönemde demokrasinin etkin gücü basının kurdu oldu. Uğur Mumcu Vakfında çalışırken iki ay, Mumcu’nun çalışma odasında, çoğunu kitaplaştırdığı dosyalarını düzenledim. Yolsuzluk, haksızlık yapanları izlerken kendine de dosya açıp bekârken, evliyken bütün harcamalarını, kazancını gösteren belgeleri, borçlanarak aldığı arabasının faturalarını sıralamış; gazetesi ya da kendi karşılayamıyorsa hiçbir siyasinin uçağına binmemiş, çamur atmak için açılan davaları boşa çıkarmış… Cam gibi dupduru, lekesiz bir yaşamı vardı, alçaklarca öldürüldü. Birçok kez kendim ve Dil Derneği için hukuk bilgisinden, deneyimlerinden yararlandığım Uğur Mumcu ile 80’lerin ortasında gazetede, kimi etkinliklerde görüşür, çoğunca dili konuşurduk. Toplumun neredeyse tamamının onu iyi anlamasının, karşıtlarının diken üstünde olmasının gizi neydi?
En karmaşık karanlık konuları gülmece öyküsüymüş gibi herkesin anlayacağı dille yazıyordu. Karamsarları gülmecenin gücüyle uyarıyordu. “Büyüklerimiz; Liberal Çiftlik; Söz Meclis’ten İçeri” ve “Sakıncalı Piyade”yle polemik yazılarının çoğunda da gülmece baskındı. Dile egemenliği, edebiyatla varsıllaşan güçlü belleği konuşur yazarken sözcüklerle oynamasını sağlıyor; renkli, etkili dil kullanımıyla okurla dinleyeni ortak dilimiz Türkçenin bütün sokaklarında dolaştırıyordu. Yazısının gazetede, konuşmasının konuştuğu yerde kalmaması, köşe yazarlığını aşan bir ustalıktı.
Türk Dil Kurumu 1983’te kapatılınca Bilgi Yayınevi’nde çalışmaya başladım. Cüneyt Arcayürek’in ve kimi Cumhuriyet yazarlarının editörüydüm. Ben de sıkça Cumhuriyet’te yazıyor, Ankara bürosuna gidiyordum. Mumcu gazetedeyse Mustafa Ekmekçi’nin odasında Arcayürek, Gencay Şaylan, yazarlar konuklarla en çok dili konuşuyorduk. Mumcu, ara ara dilbilgisi yanlışı yaptığını belirtiyor, Türkçesi varken yabancı sözcük kullananları eleştiriyordu. Bazı sözcüklerle terimleri tartışırken Türkçenin eklerine, köklerine ilişkin bilgisine şaşırmama şaşırmıştı. Onun deyişiyle 12 Eylülcü “paşa tasarruflarıyla kurulan” resmi TDK’nin Türkçe Sözlük’ünde devrim tanımı, “1. Çevrilme, katlanma, bükülme”ydi. “Tek sözcükle gülünç. Bu tanımı yapanlara göre devrimci kim? Yazık!” demişti.
Uğur Mumcu güler, güldürürdü. Ankara bürosunda Ali Sirmen’le Mumcu’nun birbiriyle, Ekmekçi’yle, siyasetçilerle atışmaları hâlâ kulağımda… Bir seçim gezisinde yazısını bitiremeyen İttihatçı Cemal Paşa’nın torunu, Cumhuriyet’in Genel Yayın Yönetmeni Hasan Cemal’e, “Kardeşim, bu kadar zamanda, paşa deden üç defa ihtilal yapardı” demiş. SHP Genel Başkanı Erdal İnönü gazetecileri, Ankara’nın ünlü oteli Bulvar Palas’a çağırmış, kendi gecikmiş. Mumcu partililere, “Sizin başkan, ‘palas’ı unutmuş, bulvara çıkmıştır, kapıdan bakıverin” demiş. Erdal Bey bu şakayı, bir basın toplantısında söz alan Mumcu’ya, “Siz hangi gazetedendiniz?” diye gülerek karşılamış. Cemal Süreya’nın dediği gibi kimi kez ağır konuşurdu; kimi siyasetçiler, gazeteciler için kullandığı, “liboş… dönek… alafranga solcu… sahibinin sesi… liberal tosunlar…” gibi onlarca sıfat halk ağzına inmişti.
Uğur Mumcu’nun öldürüldüğü 24 Ocak’la Muammer Aksoy’un öldürüldüğü 31 Ocak arasındaki Adalet ve Demokrasi Haftası’nda andığımız Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı, Abdi İpekçi, Çetin Emeç, Cavit Orhan Tütengil, Turan Dursun, İlhan Erdost, Hrant Dink, Necip Hablemitoğlu ve niceleri niçin öldürüldü? Keşke Mumcu’nun öldürülmesinden 32 yıl sonra uyuşturucu, silah kaçakçılığı, laik eğitimi, kadın-erkek eşitliğini tehdit eden sorunlar silindi diyebilseydik…
Yıllar önce söze, “Ankara’dan yola çıktım, Menderes Airport’ta indim. Manisa’nın Celal Bayar Üniversitesinde, Süleyman Demirel salonunda buluştuk” diye başladım. Hocalar gülüştü, gençler birbirine baktı. Uğur Mumcu, bir gencin göğsünden bakıyordu; gülümsemesi içimi kabartmıştı. Onu anlatırken dili de anlatacaktım. Ayrılırken mutluydum; gençler Mumcu’nun desteğiyle “Menderes Airport, Celal Bayar Üniversitesi, Süleyman Demirel salonu” arasındaki tarihsel bağı kurabilmişti.
Uğur Mumcu hâlâ adalet ve demokrasi için yapacaklarımızı anlatıyor.
Bu yıl, “19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı”nı kimimiz okullarda, resmi kurumlarda görev savmak için… Yüreği Cumhuriyet için atanlar da alanlarda, salonlarda… Atatürk’e saygı sunmaya koşanlarla… Anıtkabir’de gençlerin her zamankinden büyük coşkusuyla kutladık. Bizim ilçede lise yoktu. Ortaokullular bütün ulusal, özel günlerde başroldeydi. Kız erkek 19 Mayıs’ta, ilçenin küçücük alanında, büyük gösterilerde yer […]
Devamını Oku
Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]
Devamını Oku
DÜŞLER KENTİ ANKARA Öyle değil midir? Ankara’nın bir “düşler kenti” olduğunu 1987’den beri haykırırım, da herkes duyar mı, kimse duymaz mı? Kimisi duyar da duymazdan mı gelir? Bastığı toprağı ayağının altında kendi varlığı için anıt kaidesi ya da çöp zannedenler ayırt etmez, edemez zaten bunu. Bir de portal alanı çizmişim Ankara Ankara Güzel Ankara şiir […]
Devamını Oku
Ankara, her bir sokağında ayrı bir hikâyenin, her köşesinde farklı bir dönemin izini taşıyan bir şehir. Bu nedenle var olan binaları, parkları, sokakları, caddeleri ve mekânları da bizlere çok şey anlatabiliyor. Cumhuriyet modernizminin planlı başkenti olma mirasını omuzlarında taşıyan bu şehir, bu güçlü mirasla birlikte kendini yenileme potansiyelini de her zaman bağrında saklar. Bugünlerde Çankaya’nın […]
Devamını Oku