“Millet 23 Nisan’da ilk sözünü söyledi ve milli davaya atıldı. Yoktan bir ordu çıkardı. Dağılan halkı bir araya topladı. Milletin başına musallat olan halifeyi orada yalnız bıraktı. Yalnız Türklerin, yalnız Anadolu’nun değil, bütün İslam âleminin hayatını, istikbalini kurtaracak bir devletin temellerini 23 Nisan’da attı. 23 Nisan günü bu milletin, özgür ve bağımsız Anadolu’nun sonsuza kadar […]
“Millet 23 Nisan’da ilk sözünü söyledi ve milli davaya atıldı. Yoktan bir ordu çıkardı. Dağılan halkı bir araya topladı. Milletin başına musallat olan halifeyi orada yalnız bıraktı. Yalnız Türklerin, yalnız Anadolu’nun değil, bütün İslam âleminin hayatını, istikbalini kurtaracak bir devletin temellerini 23 Nisan’da attı. 23 Nisan günü bu milletin, özgür ve bağımsız Anadolu’nun sonsuza kadar milli bir bayramıdır.”
(Bursa Milletvekili Muhittin Baha Bey, TBMM, 23 Nisan 1921)
İLK MİLLİ BAYRAMIMIZ: İYD-İ MİLLİ
Dünyada ulus devletlerin kurulmaya başlamasıyla birlikte 18. yüzyılda milli/ulusal bayramlar da ortaya çıktı.
Türkiye’de de uluslaşma çabalarının başladığı II. Meşrutiyet döneminde “iyd-i milli” adıyla ilk milli bayram ortaya çıktı. II. Meşrutiyetin ilan edildiği 23 Temmuz 1908 (10 Temmuz 1324) tarihini, Osmanlı Mebusan Meclisi “İyd-i Milli” (Milli Egemenlik Bayramı) kabul etti.
İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin baskısıyla Sultan II. Abdülhamit’in Kanun-i Esasi’yi (Anayasayı) yeniden yürürlüğe koyup Osmanlı Mebusan Meclisi’ni açması ile 30 yıllık istibdat (baskı) döneminin sona ermesi ve halkın-sınırlı biçimde de olsa- Osmanlı Mebusan Meclisi’nde temsil edilmesi “bayram” olarak kutlanmayı hak eden çok önemli ve tarihsel bir dönüşümdü.
21 Ocak 1909’da, İzmir Mebusu Ahmet Müfit Bey, Osmanlı Beyliği’nin bağımsızlığını ilan ettiği 27 Ocak (14 Kânûn-i sânî (Ocak) 1299) gününün millî bayram günü olarak kabul edilmesi için Osmanlı Mebusan Meclisi’ne bir kanun teklifi verdi. Müfit Bey’in bu teklifi, 26 Ocak 1909 günü yapılan on sekizinci oturumda görüşüldü.
Osmanlı Mebusan Meclisi’nde yapılan görüşmelerde milli bayram olarak iki tarih üzerinde duruldu. Bunlardan biri Osmanlı’nın kuruluş tarihi kabul edilen 27 Ocak, diğeri de II. Meşrutiyetin ilan edildiği 23 Temmuz’du. Osmanlı Mebusan Meclisi, 5 Temmuz 1909’da bir kanunla 23 Temmuz gününün “iyid-i milli” (milli bayram) olarak kutlanmasını yasalaştırdı. 27 Mayıs 1935 tarih ve 2739 sayılı kanunla 23 Temmuz “milli bayram” olmaktan çıkarıldı.
YENİ BİR MECLİS, YENİ BİR DEVLET
Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk’ta, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarken “ulusal egemenliğe dayalı yeni bir Türk devleti” kurmayı düşündüğünü söyler. İşte Atatürk, bu yeni Türk devletinin temelini 23 Nisan 1920’de Ankara’da TBMM’yi açarak attı.
TBMM açıldıktan bir gün sonra TBMM Başkanı Mustafa Kemal (Atatürk) TBMM’de yaptığı konuşmada “Meclisin üstünde hiçbir güç ve kuvvet yoktur” dedi. Bu meclise bir padişah vekili atanmasının doğru olmayacağını söyledi. Böylece TBMM’nin açılmasıyla egemenliğin kayıtsız şartsız millete geçtiğini duyurdu.
Gerçekten de 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan TBMM, tarihimizde üzerine padişah gölgesi düşmeyen ilk meclisimizdi. Bu bakımdan egemenliğin kayıtsız şartsız millete verildiği ilk meclisti. Tarihimizde 1876’dan beri Mebusan Meclisleri açılmıştı. Ancak bütün o Osmanlı Mebusan Meclisleri’nin üzerinde demoklesin kılıcı gibi sallanan halife-padişah otoritesi vardı. Her ne kadar 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra 1909’da Kanuni Esasi’de (Anayasa’da) yapılan değişikliklerle halife-padişahın yetkileri sınırlandırılmış olsa da Mebusan Meclisi üzerine halife-padişahın gölgesi düşmeye devam ediyordu. Bu nedenle Osmanlı Mebusan Meclisleri’nin tamamı bir Meşrutiyet meclisiydi.
Atatürk’ün Ankara’da, üstelik savaş devam ederken açtığı, TBMM, her şeyden önce bir Osmanlı Mebusan Meclisi değil, adı üstünde Türkiye Büyük Millet Meclisi idi (Meclis ilk açıldığında adı Büyük Millet Meclisi idi, daha sonra başına “Türkiye” ifadesi getirildi). Bu Meclis’in kabul ettiği 1921 Anayasası’nın 1. Maddesi “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyordu. Dolayısıyla Atatürk’ün 23 Nisan 1920’de açtığı TBMM, bir Meşrutiyet Meclisi değil, bir ‘Cumhuriyet Meclisi’ydi. Her ne kadar henüz şartlar olgunlaşmadığı için cumhuriyet ilan edilmemiş olsa da TBMM’nin açılma şekli, üzerinde –sembolik de olsa- halife-padişahın hiçbir etki ve yetkisinin olmaması ve 1921 Anayasası’nın egemenliği kayıtsız şartsız millete vermesi, TBMM’nin bir Cumhuriyet meclisi olduğunun en açık kanıtlarıdır. Nitekim Atatürk, 1923’te ülkenin rejimi ne olacak diye soranlara, 1921 Anayasası’nın 1. Maddesini göstererek “Bu maddenin tek bir anlamı vardır: Cumhuriyet” diyecekti.
1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı, 30 yıl aradan sonra, Osmanlı Mebusan Meclisi’nin yeniden açılmasını sağladığı ve II. Abdülhamit istibdadına (baskısına) son verdiği için “bayram” olarak kutlanmayı hak edecek kadar büyük bir devrimdi. Ancak artık Osmanlı Devleti yıkılmış, ülke işgal edilmiş, Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde bir bağımsızlık mücadelesi veren yurtseverler (milliciler) Ankara’da milletin temsilcilerinden oluşan yeni bir meclisi, TBMM’yi açmıştı. TBMM, milli (ulusal) direnişin sembolü, karargâhı durumundaydı. İşgalci düşmanın hedefi Ankara’yı ele geçirip TBMM’ye Sevr Antlaşması’nı onaylatmaktı. İşte o koşullarda, TBMM, TBMM’nin açıldığı 23 Nisan’ı “iyd-i milli” (milli bayram) ilan etmeye karar verecekti.
TBMM’DE MİLLİ BAYRAM TEKLİFİ
Tarih 23 Nisan 1921, günlerden cumartesi.
Yer Ankara, TBMM, 24’üncü oturumun 3. celsesi.
Başkanlık makamında Birinci Reis Vekili Hasan Fehmi Bey oturuyor.
TBMM’nin toplanmasının üzerinden tamı tamına bir yıl geçmiş; milletin egemenliğini kendi eline almasının birinci yıldönümü.
Saruhan Milletvekili Refik Şevket Bey ve arkadaşları ile İçel Milletvekili Şevki Bey, 23 Nisan’ın “iyd-i milli (milli bayram) ilan edilmesi” hakkında Meclis’e bir kanun teklifi verdiler. Şevki Bey teklifinde, “23 Nisan 1920 gününde Büyük Millet Meclisi kurularak milletin yazgısıyla ilgili işlere el koyduğu mutlu bir gün olduğundan, (bugünü) halkın yüreğinde yüceltmek için, bu tarihin resmi bayram olmasını” öneriyordu.
Önce Bitlis Milletvekili Hüseyin Hüsnü Bey bir konuşma yaptı: “Efendiler! Halkın zalimane ceberuta karşı galip gelmesini sağlayan ve Doğu tarih sahnesinde önemli bir inkılap kaynağı olan yüksek Meclisiniz, bugün yıldönümü toplantısını gerçekleştiriyor. Bu nedenle 23 Nisan’ın iyd-i milli (milli bayram) olarak kabul edilmesi yolunda verilmiş iki önerge vardır, şimdi okunacaktır.”
Bu konuşmanın ardından kanun teklifleri okundu ve görüşmelere başlandı.
MİLLİ BAYRAM
“Efendiler, rica ederim, milli amacımızı gerçekleştirmek için attığımız adımın şerefi hürmetine bunu bir kutsal tarih olarak tespit etmekle yükümlüyüz. (…) Efendiler, yüreklerimizde zafer azmini öyle bir güçlü imanla yaşattık ki bütün bu şereflerin, bütün bu başarıların ilk adımı 23 Nisan’dır. Rica ederim, bunu kabul etmekte ne sakınca vardır?” (Saruhan Milletvekili Refik Şevket Bey)
Görüşmeler bitince başkan söz aldı:
“Efendim, milli bayram olması teklif ediliyor. Kabul edenler lütfen el kaldırsın. Kabul edildi…” (Görüşmeler için bkz. TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, Cilt 10, s. 69-74.) Böylece, “23 Nisan’ın milli bayram kabulüne dair” 112 sayılı kanun çıkarıldı.
1 Kasım 1922’de saltanat kaldırılınca 1 Kasım’da Hâkimiyet-i Milliye Bayramı ilan edildi.
Zamanla 23 Nisan, Milli Hâkimiyet Bayramı olarak kutlanmaya başlanınca 1 Kasım kutlamalarından vazgeçildi.
1935’te çıkarılan 2739 sayılı kanunla bayram, “Ulusal Egemenlik Bayramı” olarak adlandırıldı. 1981’de kabul edilen 2429 sayılı kanunla bayramın adı “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” oldu.
ÇOCUK BAYRAMI
Atatürk’e göre “Vatanı korumak çocukları korumakla başlar”, “Çocukları her türlü ihmal ve istismardan korumalı ve onlar her koşulda yetişkinlerden daha özel olarak ele alınmalıdır.” Atatürk, zorlu savaş yıllarında kimsesiz kalan çocukları, özellikle şehit çocuklarını korumak için 1921’de Ankara’da kurulan Himaye-i Etfal Cemiyeti’ne destek oldu, cemiyeti himaye etti. Cemiyetin etkinliklerine katıldı. Cemiyete para yardımı yaptı. Eşi Latife Hanım cemiyeti temsil etti. Atatürk, Soyadı Kanunu çıktığında, cemiyetin başkanı Fuat Bey’e, Türk mitolojisinde “çocukların koruyucu tanrıçası” Umay’a atfen “Umay” soyadını verdi. Cemiyetin adını da Çocuk Esirgeme Kurumu yaptı.
1922’de Ankara’daki 23 Nisan kutlamalarına öğrencilerin de katılması ayrı bir coşku yarattı. Atatürk’ün desteğini alan Himaye-i Etfal Cemiyeti, 23 Nisan 1923’te yetim ve öksüz çocuklar için, şehit çocukları için yardım toplamaya başladı. Bu sırada yardım amaçlı rozetler çocuklar tarafından satıldı. Böylece 23 Nisan’da çocuklar ön plana çıktı. Atatürk’ün de bu faaliyetlere destek olmasıyla 23 Nisan 1925’te “Çocuk Günü”, 1926’dan itibaren ise “Çocuk Bayramı” olarak kutlandı. İlk kapsamlı “Çocuk Bayramı” kutlamaları Atatürk’ün himayesinde 1927’de yapıldı. 23 Nisanlar, 1929’dan itibaren “Çocuk Haftası” olarak kutlandı.
Yazımızı, 23 Nisan 1937’deki Çocuk Bayramı törenlerinde bir konuşma yapan lise öğrencisi Ayla’nın şu sözleriyle bitirelim: “Kardeşlerim, arkadaşlarım! Bize bugünü çocuk bayramı diye bağışladıkları için ne kadar sevinsek azdır. Bize bu bayramı veren yüce Atatürk ve Kamutay’dır. Yaşasın yüce Atatürk, yaşasın Kamutay’ımız.”
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’mız kutlu olsun. Meclis üstünlüğünün sağlandığı nice 23 Nisan’lara…
Atatürk’ün The Saturday Evening Post gazetesine verdiği röportaj. “Bir zamanlar Ankara sadece kedileri ve keçileriyle ünlüydü. Bugün Anadolu’nun uzak tepelerindeki bu ağır ilerleyen eski şehrin başka, dünya çapında bir önemi var. O sadece yeniden inşa edilmiş Türk devletinin başkenti ve dolayısıyla bütün çağdaş demokrasi tecrübelerinin en renklisinin mekânı değil, aynı zamanda Dünya Savaşı’nın nihayet bulmasından […]
Devamını Oku
“17 Kasım 1922 günlü resmi bir telgrafın ilk cümlesi şu idi: Vahdettin Efendi, bu gece saraydan kaçmıştır.” (M. Kemal Atatürk, Nutuk) Son Padişah Vahdettin, 17 Kasım 1922’de, İstanbul’u işgal altında tutan İngiltere’ye sığınarak Türkiye’den kaçtı. II. Mehmet (Fatih) 1453’te İstanbul’u fethetmişti. VI. Mehmet (Vahdettin) ise 1922’de İstanbul işgal altındayken İstanbul’u işgal edenlere sığınıp kaçtı. İNGİLİZ GEMİSİYLE KAÇTI […]
Devamını Oku
Bu şehirde çocuk olmak; sabah okul yolunda yanaklarına vuran ayazı, öğle vakti kaldırım taşlarından yükselen sıcaklığı, akşamüstü göğü saran puslu turuncu vedayı iyi bilmektir. Havasında, gökyüzünde, anıların ve saklı kalmış çocukluk hikâyelerinin peşine düşmek bu yüzden mümkündür. Bir şairin baktığı göğe baktığını, bir tarih sayfasında sözü geçen rüzgârların sana da dokunduğunu bilirsin. Şehrin kendisi gibi […]
Devamını Oku
Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor. Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]
Devamını Oku