Japonya sevdam nasıl ve neden başladı, inanın bilmiyorum. Dört beş yaşımdaki fotoğraflarıma bakacak olsanız gözlerime kalem çekmiş, kafama kalem takıp annemin gardırobundan aldığım kumaş veya eşarplarla kimonomsu şeyler yapmaya çalışmış bir çocuk görürsünüz ki bu çocuk, Uzak Doğu’ya hiç gitmemiş, Japon kültürüyle tanışmamış, ne de ailede bu kültüre ilgi duyan birisinden etkilenmiş olabilirdi. Aksine ne […]
Japonya sevdam nasıl ve neden başladı, inanın bilmiyorum. Dört beş yaşımdaki fotoğraflarıma bakacak olsanız gözlerime kalem çekmiş, kafama kalem takıp annemin gardırobundan aldığım kumaş veya eşarplarla kimonomsu şeyler yapmaya çalışmış bir çocuk görürsünüz ki bu çocuk, Uzak Doğu’ya hiç gitmemiş, Japon kültürüyle tanışmamış, ne de ailede bu kültüre ilgi duyan birisinden etkilenmiş olabilirdi. Aksine ne annemin ne de babamın içlidışlı olduğu bir kültürdü. Rahmetli annemim “şayet reenkarnasyon diye bir şey varsa Pelin kesin oralardan bir yerden geldi” dediğini hatırlıyorum. Japonya’ya hep ilgi duydum, merak ettim, en çok gitmek istediğim (ve hâlâ gitmediğim) yerler arasında ilklerdendir. Ortaokul ve lisede de en yakın arkadaşlarım o diyarlardan geldi, Japonların estetiği, sanatı, şiiri beni hep büyüledi. Oraya alelade bir turist olarak kısa süreliğine gitmenin ötesinde orada bir süre yaşayıp orayı gerçek anlamda içselleştirmek istediğim için bu gezi hep rafa kaldırılıp “uygun bir zamana” erteleniyor.
Peki nedir Japonya’da beni çeken? Öncellikle Japonların çizgi romanlarını ve filmlerini izleyenleriniz bilecektir ki en köksüz şeylerin altında bile adeta incirin çetrefilli kökleri budaklanır. Yüzey ne kadar pastel şekerliğinde olsa da derinlerde bir yerde ne karaltılar, ne yılanlar geziniyordur. En sakin yüzüm altında çığlıklar kopuyor, en masum duruşun ardında tuhaf arzular kaynıyor olabilir. Bunu biraz ürkütücü mü buluyorsunuz? Haklısınız. Ben de zaten bu toplumun ikizliklerini ve ikilemlerini seviyorum. Maskeli toplumlardan hazzettiğimden değil, hayır. Ama her daim şaşırtıcı olma potansiyelleri hoşuma gidiyor. Bu kadar çalışkan, disiplinli bir toplumda jilet gibi gömlekleri ve takım elbiselerinin içinde sarhoş olup sokaklarda, metrolarda, merdivenlerde sızmış insanlar olabilmeleri hoşuma gidiyor. Sanki sınırı en iyi çizip koyan ama bir o kadar da o sınırları yerle bir edebilen bir milletmiş gibi geliyor. Hiç beklemediğiniz bir anda hiç beklemediğiniz garipliklerle karşı karşıya kalma ihtimalinin tekinsiz ama heyecan verici olduğunu da kabul etmelisiniz.
Bu çağda en özlediğim ve önemsediğim meziyetler arasında kibarlık ve zarafet yer alıyor. Japonya da bu anlamda ilk akla gelen yerlerden biri. Vahşi kapitalizm insanları ister istemez görgüsüz ve hodbin kılabiliyor. Hız, hayatın pek çok güzelliğini flulaştırabiliyor. Hazmedemeyenler, başkalarına gösteriş yaparcasına yaşamaya başlıyor. Gerekli gereksiz her şeyi altınla kaplıyorlar. Japonya’da bu türden arsızlıkları çok göremiyorsunuz. Evet, dünyada her yerde olduğu gibi orada da sonradan görme münasebetsizler vardır ama benim gözlemim, kültürleri ve o kültürün belkemiği olan etik duygusu o kadar güçlü ki, kendi özlerini kaybetmeden yaşamayı başarabiliyorlar. Altına bulamak demişken Japonların kintsugi sanatının felsefesi metanın nasıl okunduğunun önemli bir göstergesi. Kintsugi’ye göre kırık bir tabağı ya da çanağı birbirine yapıştırıp yapıştırılan yerlerin altını çizercesine altınla boyuyorsunuz. Böylece kırık objenin aslında bu meşakkatli iş için verilen emekle orijinal halinden daha kıymetli hale geldiğini görüyoruz. II. Dünya Savaşı’ndan sonra gerçek anlamda yerle bir olmuş bir ulusun günümüzde kısa bir sürede en güçlü ekonomilerden birine sahip olması şaşırtıcı değil. Geleneklerine sadık kalıp küreselleşmenin getirdiği karaktersizlikten nasiplerini almakla birlikte kendilerini benzersiz kılan özelliklerini de korumayı başarıyorlar. Onların dışarıdan gelen her şeye kendi özel dokunuşlarını katmak gibi bir yetenekleri var. Onlarda da tüketim çılgınlığı var belki ama tarihe ve doğaya saygı ağır basıyor (Balina katliamlarını saymazsak tabii). Saygıları, ciddiyetleri, onura verdikleri ehemmiyet utancın unutulduğu, hiç kimsenin rezil olamadığı bir çağda bana pek değerli geliyor. Ama bu kadar ataerkil bir toplumda yapabilir miydim, sanmıyorum.
Bir de Japon zevki diye bir şey var. Bir Japon bahçesini düşünün… Evet, bir İngiliz bahçesinde insan eli değmemiş görünümlü bir düzen içinde kaybolmak, Fransız ve Pers bahçelerinin mükemmel sahteliğini bir labirent oyununa dönüştürmek de güzeldir ama Japon bahçelerine ayak bastığınızda zen felsefesinin içinde yürüyor, kafanızdaki tüm gereksiz sesleri susturabileceğinizi hissediyorsunuz. Bahçe felsefenin kendisi oluyor, ki bu sadece bahçeleri için geçerli değil. Bir haiku şiiri okuduğunuzda sadece üç dizede ne kadar büyük bir kelamın telaffuz edilebildiğini görüyorsunuz. Bazen sözleri o denli sade ve basittir ki, “Eeeeee???” deyip geçersiniz. Sonra üzerinizde ince bir zar gibi, ipek gibi kalır. Başo, Issa, Shiki gibi şairlerin dizeleri herkes için değildir ama her canlı bir haikunun yalın güzelliğini tadacaktır. Başo, parfümlü bir orkidenin kelebeğin kanatlarına esansını verdiğini yazdığında biliriz ki orkideler kokusuzdur ama bu sekiz kelimeyi okuduğumuzda ruhumuzdaki orkide renk alır, sinestetik bir uyanma yaşanabilir. Ya da Buson, ağaçlardan yere düşmüş çiçekleri yıldızlara benzetince kapkara bir toprağın üzerinde uçuşan gelip geçici çiçek yapraklarını gözümüzün önüne getiririz ve kendimizin yıldız paresi olduğunu hatırlayıp oraya tekrar karışacağımızı hatırlayabiliriz.
Sizi tüm bu şiirsellikten Mishima ile çıkartacağım. Çok sevdiğim romancılar vardır fakat bu rahatsız edici, narsistik, kendine ait bir dövüş kulübünü kurup Amerikanlaşan Japonya’yı tekrar samuray ihtişamına çekmek isteyen, son romanını teslim ettiği gün öğrencileriyle Tokyo’daki bir askeri üssü basıp ciddiye alınmayan bir balkon konuşması yaptıktan sonra harakiri yapıp kafasını kestiren o meşhur Mishima’nın edebiyatı insanı dehlize sürükler, yer yer de mutluluktan uçurur, ki bana göre dünyada yazılmış en iyilerin arasındadır. Keza Dazai’yi okuduğunuzda onun Yeşil Bambu adlı kargasına dönüşesiniz gelir. Bahsettiğim iki yazar, yüzyıllar boyunca kendi içine kapalı kalmış, beslendiği yegane kaynak olan Çin’in dışında başka hiçbir toplumla irtibat kurmamış olan bir kültürden Avrupa ve dünyayla tanışıp bambaşka bir sentez oluşturan 20. yüzyılın yazarları ama bir taraftan da Japon mitlerinden ve folklorundan beslendiklerini görüyorsunuz.
Keza bir Miyazaki filmi izlediğinizde bir taraftan Batı’yı ister istemez hissediyorsunuz ama sonra o uçan şatoları, Totoro gibi dev pofuduk hayvanları, cadılar veya balıkçıl’ını izleyince her şeyin ne kadar özgün ve Japonais olduğunu da algılayıp heyecanlanıyorsunuz. Şayet bana “hayatın amacı nedir” diye koca bir soru soracak olursanız, güzellik yaratıp insanları mutlu etmek gibi bir cevap üretirdim. O yüzden de dünyaya bu kadar güzellik katan bir topluma müteşekkir olmaktan başka bir şey hissedemiyorum. Yemeklerinden animeleri ve modalarına kadar bu zevk her şeye sirayet ediyor. Japonya denilen “ay” içimi hem ürpertmeye hem de ışıtmaya devam ediyor. Belki bu sene yolum düşecek diye diye sakura zamanını kolluyorum…
Binlerce yıl boyunca kozmopolit, çok renkli, çok dilli ve çok dinli bir başkenti bırakıp bozkırda bir “tabula rasa” olan Ankara’yı başkent olarak seçince, biricik bir cumhuriyet rol modeli oluşturma olanağı doğdu. Böylece yeni başkent cumhuriyet ideallerini ve idealizmini aynalanması için bir zemin oluşturdu. Sıfırdan bir kent inşa etmek, zengin ama bir o kadar kaotik bir […]
Devamını Oku
Guernica sadece haritada gitmediğim bir yer değil – ve bu yazımda her zamanki gibi hayalini kurduğum, gezmeyi umduğum bir yeri anlatmakla yetinmeyeceğim zira Guernica benim için açık bir yara, bir fikir, bir sözü temsil ediyor. Burası Gazze’den önce, Hiroşima’dan bile önce İkinci Dünya Savaşı’nda kullanılmaya başlanan savaş taktiklerinin, blitzkrieg denen “Yıldırım Harekâtının” prova sahnesiydi. Guernica […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku