“Yıllarca Ankara’da yaşadım” dediğimde bir an duraksıyorum; yok, aslında hemen her zaman Çankaya ilçesinde yaşadım, diyorum. Yine duraksıyorum; yok, aslında Çankaya’nın Küçükesat, Kavaklıdere, Ayrancı üçgeni ve komşu semtlerde çok daha fazla zaman geçirdiğimi fark ediyorum. Devam ediyorum, düşündükçe çemberin çapı daralıyor ve sonunda yaşadığım sokakta son buluyor. Neden acaba? Hâlbuki İstanbul’da aşağı yukarı on beş […]
“Yıllarca Ankara’da yaşadım” dediğimde bir an duraksıyorum; yok, aslında hemen her zaman Çankaya ilçesinde yaşadım, diyorum. Yine duraksıyorum; yok, aslında Çankaya’nın Küçükesat, Kavaklıdere, Ayrancı üçgeni ve komşu semtlerde çok daha fazla zaman geçirdiğimi fark ediyorum. Devam ediyorum, düşündükçe çemberin çapı daralıyor ve sonunda yaşadığım sokakta son buluyor. Neden acaba? Hâlbuki İstanbul’da aşağı yukarı on beş yıldır yaşadığım sokakla asla böyle bir ilişkim yok, olmadı. Burada her şey daha büyük ölçekte düşünülüyor. Adalar, yarımadalar, deniz kıyısında yer alan, denizle alakası olmayan semtler, ismi bir kıtayla anılan “yakalar”, velhasıl devasa bir harita, inişli çıkışlı bir sosyal coğrafya. Artık iyice anlıyorum ki Ankara, “eski” ve “yeni” semtleriyle küçük nüvelerden oluşmuş, birbirinden tam anlamıyla kopmamış bir sosyal coğrafyada gelişmiş. Ben “Yenişehir” ve ötesinde yer alan semtlerde büyümüş de olsam, “eski” şehirden hem haberdardım hem de bir bölümü (Ulus, Cebeci gibi) ile asla ilişiğimi kesmeden büyüdüm.
Aklıma ODTÜ Sosyoloji’deki öğrencilik yıllarım, orada aldığım “şehir sosyolojisi” dersi geliyor. Çok şanslıydık, çünkü artık emekli olmuş olsa da, Türkiye sosyolojisinin efsane hocalarından İbrahim Yasa (Hasanoğlan çalışması bir klasiktir), bölümün temel derslerinden olan “köy” ve “şehir” sosyolojisi derslerini veriyordu. Hocalığını ve öğrencilerinden asla esirgemediği dostluğunu özlemle hatırladığım İbrahim Hoca’yla ders bitiminden sonra da sohbet etme imkânı bulurduk. Ders sonrasındaki sohbetlerimizde Ankara’nın bir çemberin halkaları gibi geliştiğini anlatırken piposunu dişlemeye, kaşık yerine kullanmaya alıştığı işaret parmağıyla kül olmuş tütünü haznenin içine doğru itelemeye devam ederdi. Hoca’nın dediklerini tekrar düşündüğümde Ankara’nın aslında nasıl küçük bir ölçekte adım adım geliştiğini, açılan caddeler ve sokaklar ile can bulduğunu ancak şimdilerde kavrıyorum. “Eski” şehir ile “yeni” şehrin arasındaki fark, kendini açılan caddelerde ve sokaklarda gösterir. Eski Ankara’nın sokakları (eğer sonradan açılmadıysa) daracık, bir düzen emaresi göstermeyen, dik yokuşlu ya da çıkmazlarla doluyken, Yeni Ankara’nın cadde ve sokaklarında gözle görülür bir düzen vardır. Kendi semtim olan Küçükesat’tan düzenliliğe bir örnek verecek olursam, çoğu “B” ile başlayan sokak isimlerinden başlayabilirim. Sonradan ismi “cadde” ile değiştirilmiş de olsa, sokak denilince daha dar kaldırım ve asfalt yoldan, cadde denince çok daha geniş yaya kaldırımı ve geniş bir ana caddeden söz edebiliriz. Biz Başçavuş Sokak’a taşındığımızda (1965 ya da 66 olmalı) bir üstteki Ballıbaba henüz imara açılmıştı; yolu toprak, çamur içinde, her tarafı kireç kuyularıyla (harç karmak için) doluydu. Ama bir iki yıl içinde oraya da bizlere benzeyen (sosyolojik olarak) insanlar taşınmaya başladı. Mahalleler, birbiri ardına oluşurken, oralara taşınan insanlarda bir benzerlik, bir homojenleşme şekilleniyordu.
Yazıya başlığını veren “muhit” (kültürel çevre) ile tam da bunu kastediyorum. Aslında, iki tür iç göçten söz edebiliriz. İlk olarak, daha “iyi” bir mahalleden birçok farklı nedenle taşınmak zorunda kalan Ankaralılar; ikinci olarak da, Ankara dışından gelen ve kendilerine benzer insanlarla yaşamak isteyen Ankaralı olmayanlar. Şimdi etrafımızdaki insanları, aileleri, onların sosyolojik kökenlerini yeniden düşündüğümde, durumun tam da böyle olduğunu kolayca fark ediyorum. Memur, subay, öğretmen aileleri, ülkenin farklı şehirlerinde görev yaptıktan sonra Ankara’ya geliyor, yerleşecek ev ararken de kendilerine benzer sosyal katmanların yer aldığı mahalleleri seçiyor olmalıydılar. Tabii ki, bu Ankara yerlisi olmama hali, aynı mahalle göçenler için kolay bir “kaynaşma” için zemin yaratıyordu. Örneğin bizim apartmanda, Manisalı, Konyalı, Kayserili ve sonradan taşınan bir Maraşlı aile olduğunu hatırlıyorum. Apartman görevlisi de en alt katta ailesi birlikte yaşıyordu ve o yıllarda Ankara’daki apartman görevlilerin çoğu İç Anadolu şehirlerinden olurdu. Sokakta ise hemen bir bölümlenme olmuş, aşağıda onu kesen belki 100 metre ötesindeki sokağa daha varmadan sokak ikiye, “aşağı” ve “yukarı” olarak (iki komşu köy gibi) ayrışmıştı. Aşağı mahalledeki çocukları tanırdım ama pek arkadaş olamamıştım. Hemen biraz aşağıdaki, bizim sokağı kesen sokağın hemen devamındaki Maliye Evleri’nden ise hiç arkadaşım olmadı! Sokaklar kendi sosyal çevrelerini, dar “muhitlerini” hemen yaratıyordu anlayacağınız.
İşte böyle düşünüldüğünde, en azından o yıllar için söyleyebilirim. Ankara sokaklarında dolaşmak bir muhitten diğerine hızla geçmek gibiydi. Boşuna değil, Ankaralılar kendilerini her zaman yaşadıkları sokaklarıyla tanıtırlar. Tabii ki semt de, mahalle de söylenir ama bu yetmez; hangi sokak, hatta hangi apartmana kadar gider kimlik “sunumu”. Ben de yıllarca Başçavuş Sokak’ın en sonundaki apartmanda ikamet etmiş biriyim. Küçükesat’ın neresi mi? Hemen cevaplıyorum: Esat, “son durak!”
Boyutları bakımından Şili Meydanı, Ankara’nın en küçük meydanı olabilir. Buna rağmen, bu küçücük üçgen şeklindeki meydanda Ankara kültür tarihinin birçok unsuru yer alır. Bu pek de şaşırtıcı değildir çünkü meydana çıkan yollardan ilkinin (Paris Caddesi) hemen yakınında Fransız Büyükelçiliği bulunur. Caddenin karşısında, meydanın diğer tarafında Güneş Sokak bulunur, birazdan yazacağım üzere, orada da Ankara kültür […]
Devamını Oku
“Yıllarca Ankara’da yaşadım” dediğimde bir an duraksıyorum; yok, aslında hemen her zaman Çankaya ilçesinde yaşadım, diyorum. Yine duraksıyorum; yok, aslında Çankaya’nın Küçükesat, Kavaklıdere, Ayrancı üçgeni ve komşu semtlerde çok daha fazla zaman geçirdiğimi fark ediyorum. Devam ediyorum, düşündükçe çemberin çapı daralıyor ve sonunda yaşadığım sokakta son buluyor. Neden acaba? Hâlbuki İstanbul’da aşağı yukarı on beş […]
Devamını Oku
Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor. Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]
Devamını Oku
Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]
Devamını Oku