Orhan Tekelioğlu
Tüm Yazıları
Satranç Kıraat Etmek!
Ana Sayfa Tüm Yazılar Satranç Kıraat Etmek!

Birçok hobim de olsa, hiçbir zaman vazgeçemediğim, satranç olmuştur desem yeridir. Çok küçük yaşta öğrendiğim satranç, ilk başlarda evde, sahiden acemi bir oyuncu olan zavallı annemi yenip durduğum, bu da yetmeyince oynamak için dış mekânlar aradığım bir alışkanlığa dönüşmüştü. Nerelerde oynanıyordu sahiden bu oyun? Çok kısa bir süre sonra anladım ki satranç Ankara’da kahvelerde (o […]

Birçok hobim de olsa, hiçbir zaman vazgeçemediğim, satranç olmuştur desem yeridir. Çok küçük yaşta öğrendiğim satranç, ilk başlarda evde, sahiden acemi bir oyuncu olan zavallı annemi yenip durduğum, bu da yetmeyince oynamak için dış mekânlar aradığım bir alışkanlığa dönüşmüştü. Nerelerde oynanıyordu sahiden bu oyun? Çok kısa bir süre sonra anladım ki satranç Ankara’da kahvelerde (o sıralar “kıraathane” deniyordu) oynanıyordu ve henüz ortaokula başlamış benim için pek de uygun olmayan mekânlardı. O yaşlarda kendime oynayacak bir mekân (Eskrim Kulübü) buldum sonunda ama bu yazıda Ankaralı satrançların gittiği kahvelerin birinden bahsetmek istiyorum. Evet, kahvelerde oynanırdı satranç ve bu bağlamda Kızılay civarındaki Kızılırmak, Bulvar, Fatih ve şimdilerde Taraça bu tarihin öne çıkan mekânlarıdır. Kızılay’ın diğer ismi “Yenişehir” olduğunu unutmadan bu kez şehrin “eski” merkezine, yani Ulus’a baktığımızda ise bir başka “kıraathane” belirir: Santral Kıraathanesi. Tesadüfen keşfetmiştim bu kıraathaneyi, hem de yeni satranç mekânıma giderken. O yıllarda, eskrimci olan ağabeyimin teşvikiyle, 19 Mayıs Stadyumu’nun oradaki Eskrim Kulübü’ne gitmeye başlamıştım, hem antrenmanlara katılabiliyor hem de satranç oynayabiliyordum. Yalana gerek yok, eskrimden çok satranç oynamak, oraya devam edenlerle arkadaş olmak benim için çok daha önemliydi. Sakin, eskilerin deyimiyle, “nezih” bir mekândı Eskrim Kulübü’nün lokali. Eskrim dersi olduğundan konservatuvar öğrencilerinin de geldiği, müzisyeninden müdürüne, bu amatör sporla ilgilenen birçok insanın gelip zaman geçirdiği, güzel sohbetlerin yapıldığı şahane bir ortamı vardı. Ben de müdavimlerinden olmuştum.

Küçükesat’ta oturmama rağmen oraya gitmem zor olmuyordu. Yakınımızdan geçen Seyran minibüslerine biniyor, onların Ulus İşhanı’nın arkasındaki son durağında iniyor, Ulus Meydanı’ndan geçip Rüzgârlı Sokak’tan aşağıya yürüyor, Kazım Karabekir Caddesi’ni geçip Eskrim Kulübü’ne varıyordum. Şimdilerde hırdavatçılara ev sahipliği yapan Rüzgârlı Sokak, Ankara tarihinde çok önemli bir yere sahiptir; Eski Meclis’in hemen arkasında, “eski şehrin” en merkezî noktasında olduğu düşünülünce, kuruluş yıllarındaki tüm önemli gazetelerin (Ulus, Zafer, Son Telgraf, Tan vb.) neden bu sokakta yer aldığını anlayabilirsiniz. Yürüyerek geçtiğim dönemde, merkezî basın çoktan İstanbul’a kaymış, sokak başka bir çehreye bürünmüş, birçok pavyon ve gazinoya ev sahipliği yapmaya başlamıştı. En sonunda, Gazanfer Bilge otobüslerinin terminali de vardı. Anlayacağınız, gündüzleri boş, akşamları hareketliydi.

Şimdi sokağın başına dönelim: Rüzgârlı’ya sapmayıp Ulus’tan Yıldırım Beyazıt yönüne doğru giden Çankırı Caddesi’nde ilerlerseniz önce vitrininde nar gibi dönen tavuklarıyla Uğrak Lokantası’nı fark eder, karnınız toksa bir iki adım daha atar ve Santral Kıraathanesi’ne varırdınız. Ben de böyle tesadüfen keşfetmiştim orayı. Malum, algıda seçicilik diye bir şey var, pencereden içeriye baktığımda sadece satranç oynayanları değil, etrafındaki kalabalığı da fark etmiştim. Hayatımda kahve nedir bilmeyen bir ortaokul öğrencisi olarak içeri girmekten de geri durmadım. Bilardosuyla, kâğıt oynanan masalarıyla, tavlasıyla, damasıyla, satrancıyla ve kalabalığıyla tam tekmil devasa bir salondu. Henüz “okey tahtaları” avdet etmemişti memlekete (kâğıt oyunları, ismiyle müsemma “kağıt” ile oynanıyordu), henüz pulların o tahtalara vururken çıkardığı “şakırtılar” yoktu ama tavla ve şaşıracaksınız satranç oyuncuları benzer seslerin kaynağı durumundaydılar. Tavlacıların pulları koyarken çıkardıkları sesleri anlamak zor olmasa da, satranç taşlarını ellerine alıp gideceği kareye çakarcasına vuran, aynı anda mutlaka bağırarak bir şeyler söyleyen bir satranç oyuncusu türüyle ilk kez karşılaşmış, şaşakalmıştım. Benim bildiğim satrançta taşlar yavaşça yerine konur, oyuncular konuşmaz, oyuna odaklanırdı. İzleyenlerin de hali tavrı tuhaftı. Bahse giriyor, taraf tutuyor, bazen oyuncularla, bazen de birbirleriyle atışıyorlardı. Satranç literatüründe, teoriden pek haberdar olmayan, kendine özgü açılış ve tarzları olan ve daha çok taktik hamlelerle oynayan ve “kahve oyuncusu” diye isimlendirilen bir oyuncu tipi vardır ama buradakiler bayağı farklıydı, satrancı tavla gibi oynuyorlardı. Öyle ki emin olun abartmıyorum, tahtanın merkezindeki kareler aldıkları darbelerden basbayağı “göçmüş” vaziyetteydi. Taşların çoğu da perişandı, birçok atın kafası kopmuş, sonradan yapıştırılmış, bazılarının burunları kırıktı. Yine de partiler tüm hızıyla devam ediyor, sigaralar zincirleme içiliyor, yenenler keyifle çaylarını yudumluyor, kahvelerini höpürdetiyordu. Velhasıl asayiş berkemaldi… Sonrası? “Kıraat devri” bitmiş olmalı ki seksenlerde, bu “kıraathane” devrin yükselen değeri olan bir “birahaneye” dönüştü. Şimdilerde ise bir müzikhole dönüşmüş vaziyette devasa bir mekân olarak  varlığını sürdürüyor. Bazı mekânların da böyle ironiye meyyal sosyolojileri oluyor, ne yapalım?

Yazarın Diğer Yazıları
Satranç Kıraat Etmek!

Birçok hobim de olsa, hiçbir zaman vazgeçemediğim, satranç olmuştur desem yeridir. Çok küçük yaşta öğrendiğim satranç, ilk başlarda evde, sahiden acemi bir oyuncu olan zavallı annemi yenip durduğum, bu da yetmeyince oynamak için dış mekânlar aradığım bir alışkanlığa dönüşmüştü. Nerelerde oynanıyordu sahiden bu oyun? Çok kısa bir süre sonra anladım ki satranç Ankara’da kahvelerde (o […]

Devamını Oku
Küçük ve Şahane: Şili Meydanı

Boyutları bakımından Şili Meydanı, Ankara’nın en küçük meydanı olabilir. Buna rağmen, bu küçücük üçgen şeklindeki meydanda Ankara kültür tarihinin birçok unsuru yer alır. Bu pek de şaşırtıcı değildir çünkü meydana çıkan yollardan ilkinin (Paris Caddesi) hemen yakınında Fransız Büyükelçiliği bulunur. Caddenin karşısında, meydanın diğer tarafında Güneş Sokak bulunur, birazdan yazacağım üzere, orada da Ankara kültür […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara’da Çocuk Olmak

Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]

Devamını Oku
Ankaram = Anadolum…

Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]

Devamını Oku