Özge Mumcu Aybars
Tüm Yazıları
Sinemanın Önünde Buluşalım
Ana Sayfa Tüm Yazılar Sinemanın Önünde Buluşalım

Teknolojik ve kültürel değişimlerin hızla yaşandığı bir zaman aralığından geçtik. Çevirmeli telefonlardan bir ekran üzerinden herkese ulaşmayı mümkün kılan cep telefonlarına geçiş, göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşti. Dönüp baktığımda teleks makinelerini de hatırlıyorum, kâğıdı sürekli biten faks makinelerini de… 145’ten bağlandığımız internet hatları ise aslında çok uzak bir geçmişe ait değil. 145’i düşüremeyince 146… O […]

Teknolojik ve kültürel değişimlerin hızla yaşandığı bir zaman aralığından geçtik. Çevirmeli telefonlardan bir ekran üzerinden herkese ulaşmayı mümkün kılan cep telefonlarına geçiş, göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşti. Dönüp baktığımda teleks makinelerini de hatırlıyorum, kâğıdı sürekli biten faks makinelerini de… 145’ten bağlandığımız internet hatları ise aslında çok uzak bir geçmişe ait değil. 145’i düşüremeyince 146… O dönemi hatırlar mısınız? İlk dijital iletişimim ICQ ile başlamıştı. Sözel konuşmanın yerini yazılı iletişim almıştı. Kısaltmaların ne olduğunu anlamaya çalışıyordum – onu hatırlıyorum. Bir de dünyanın her yerinden insanla iletişim kurma heyecanı çok başkaydı.

David Harvey, 2000’li yıllardan itibaren toplumsal hayatımıza nüfuz eden bu durumu “zaman-mekân sıkışması” olarak tanımlıyor. Bu hızlı dönüşümler, insan ilişkilerindeki sadelikten uzak, hız odaklı ve anlık mesajlara geçişi de beraberinde getirdi. “Dijital dokunuş” ile selamlıyoruz birbirimizi. 

O günlerde, bir kişiye ulaşmak için harcanan çaba, o kişiyle kurulan bağın ne kadar kıymetli olduğunu hissettirirdi. Arkadaşlara ve kuzenlere yazılan uzun mektupları da unutmamak gerek. 

Harvey’nin “zaman-mekân sıkışması” kavramı, küresel sermayenin genişlemesiyle hızlanan teknolojik yeniliklerin mekânsal ve zamansal mesafeleri azaltması ya da ortadan kaldırması olarak tanımlanıyor. Telgraf, telefon, faks makineleri ve internet gibi iletişim teknolojileri ile demiryolları, otomobiller ve jetler gibi ulaşım teknolojilerinin eşzamanlı gelişimini kapsıyor. Temel motivasyon, mekânsal engelleri aşmak, yeni pazarlar açmak ve üretim döngülerini hızlandırmak; haliyle bizlerin de tüketmesini hızlandırmak.

Diğer yandan Paul Virilio ise bu sıkışmayı “hız-mekân” olarak adlandırdığı bir alana geçiş şeklinde tanımlar. Ona göre bu yeni zaman, elektronik iletimin ve yüksek teknoloji makinelerinin zamanı olup, insan fiziksel varlığıyla değil, programlama aracılığıyla bu alanda yer alır. Virilio, hızı zenginlik ve gücün gizli faktörü olarak tanımlar. Tarihsel dönemlerin ve siyasi olayların şekillenmesinde de hız belirleyici. Malum dünyanın hızına 24 saat bile yetmiyor. Uzman yorumcular dahi dünyanın bu hızında yorum yapmakta zorlanıyorlar. Belki de, tam da bu nedenle bilgi önemli hale geliyor. 

Evimizde olan kırmızı çevirmeli telefonlardan, jetonlu telefon kulübelerinden bir düğmeyle herkese ulaşmayı mümkün kılan cep telefonlarına geçiş, zaman-mekân sıkışmasının en somut örneklerinden biri. Bu teknolojik dönüşümler, insan ilişkilerindeki sabır ve emeği de bir kenara koyuyor. Bir sağa kaydırmayla başka bir yüze bakıyor insanlar aplikasyonlardan. İnsanlar mutsuz ve aradığı ilişkiyi bir türlü bulamıyor. Lügatimize giren “ghosting” kavramının cümle içinde kullanılan rutin bir kelime olması boşa değil. 

Şimdi bundan yaklaşık yirmi yıl önceye gidelim. Bir buluşmaya gitmeden önceki hazırlıklar, planlamalar, saatlere bakılarak yapılan hesaplar… Hepsi birer ritüel niteliğindeydi. Sözleşilen saatte orada bulunulmalıydı. Kavaklıdere Sineması’nın önü veya Kızılay’ın o büyüleyici kalabalığı, işte bu güvenin ve sıcak insan ilişkilerinin sembolüydü.

1998 yılına dönelim. Arkadaşımı aramak için ev telefonunu kullanır, kısa bir konuşmayla buluşma detaylarını netleştirirdim. Hedef odaklıydı: film izlemek. Kavaklıdere Sineması önünde buluşmak. Gazeteden matinelere bakar, uygun bir film seçerdik; diyelim ki 16.30 seansı. Plan belliydi, saat 16.00’da buluşulacak. İlk gelen biletleri alacak – mümkünse arka sıra, sonra akşam yemeğine geçilecekti. Hepsi sade ve güzeldi, bu sadeliğin farkında değilmişiz. 

Buluşmadan önce kırmızı EGO otobüsüne binilir, evden durağa yürürken otobüsün saatine ve buluşma saatine göre bir tahmin yapılırdı. Bugün yerini farklı otobüslerin aldığı o kırmızı nostaljik otobüsler, birer macera hattı gibiydi, buluşma öncesinde bir olay yaşandıysa anlatırdık. Filmi dikkatim dağılmadan izler -telefona mesaj gelmezdi malum- çıkışta arkadaşımla yorum yapar, sonra akşam yemeğine geçerdik. Her şey aslında planlıydı ve bundan doğan bir huzur vardı. İnsanlar birbirine güvenir, sözleşilen saatte orada olurdu. Bir buluşmanın keyfi, bekleyişin heyecanı ve gözlerin kalabalıkta tanıdık bir yüz arayışıyla taçlanırdı. Ne selfie çekmek vardı ne de “bu akşam ne kadar eğlendik” diye paylaşma kaygısı. Tüm bunlar ne ara değişti? İşte son yirmi yıl içinde. Zaman ve mekân ceplerimizdeki veya çantalarımızdaki telefonlara ve aplikasyonlara sıkışınca. 

Geçmişin jetonlu telefonları, postaneleri ve sabır gerektiren iletişim biçimleri belki geri gelmeyecek ama hız çağında, bazen yavaşlamak, insan olmanın en değerli yanını tekrar hatırlatabilir.

Kavaklıdere Sineması, Ankara’nın kültürel zenginliklerinden biri olarak yalnızca bir sinema salonu değil, aynı zamanda dostlukların pekiştiği, anıların canlandığı bir mekândı. Kızılay’da Gima veya PTT önünde buluşmak da bu nostaljik ritüelin bir parçasıydı; Kızılay’ın kalabalık caddelerinde yol almak, şehrin ruhunu hissetmek, eylemlerin ortasından geçmek veya eyleme katılmak, hepsi birbirinin içindeydi.

Ankara’ya kış geldi. Karlı havada otobüse binmek daha güvenli. Hava kış nedeniyle biraz puslu ve yollar çamurlu. Kavaklıdere Sineması’nın önünde buluşulan o günler belki geri gelmez ancak o duyguları yeniden yaratmak bizim elimizde. Kavaklıdere Sineması kapandı çoktan ama yerine “Kült Ankara” açıldı, yeni bir sosyalleşme alanı olarak hayatına devam ediyor. Ankara, tüm kültürel birikimiyle yeniden doğuyor.

İnsanlar hâlâ mutsuz oysa, göz göze gelmek ve gülümsemek halen moda olmalı, yoksa insanlar neden sürekli ghosting yaşasın ki şu kısa hayatta?

Yazarın Diğer Yazıları
Bir Ankara Dayanışması: Adalet ve Demokrasi Haftası

Aslında her şey büyük bir acının taşıdığı ağırlıkla başladı. 27 Ocak 1993’teki Uğur Mumcu’nun cenazesinde, milyonlarca insan Ankara’nın sokaklarında sloganlar atarak, ağlayarak, öfkelerini ve yaslarını birlikte taşıyarak yürüyordu. İnanılmaz bir yağmurlu bir havada kentin üzerinde aynı anda hem keskin bir isyan hem de dayanışmanın yükseldiği bir hava vardı. O gün atılan her adım, belki de […]

Devamını Oku
Ankara’da Bir Rüya

Koca bir çınar yanıyordu ve ben bir yangından kaçıyordum. Kaçışımda sızlayan topuklarımın ardında kalan yollar beni gece yarısında, bilmediğim bir sokağa taşıdı. Ankara’nın serin rüzgârı yüzüme çarpıyor, her adımda taşların iniltilerini duyuyordum. Arnavut kaldırımları sanki benden önce yürümüş bütün insanların hafızasını saklıyordu. Bir an için zamanda yolculuk yapar gibi hissettim; o an, kendimi Eski Ankara […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku